11 Kasım 2009

Diyarbakır Cezaevi - Bu Kalp Seni Unutur Mu? ??? ?

"23 Haziran 2003 tarihli Radikal gazetesinde, Neşe Düzel tarafından, Selim Dindar ile yapılmış ve okurken kanımı dondurmakla kalmayıp gözlerimi yakıcı bir şekilde yaşartmış olan söyleşi sayesinde haberdar olduğum yüz karası mekândır bu cezaevi. Gazetenin o sayfasını hâlâ saklarım. Fikirlerimde hatırı sayılır değişikliklere yol açacak bir dizi beyin fırtınasının ilk adımı olmuştur çünkü. En can alıcı noktalarını aynen aktarıyorum;

"Biz sülale olarak Seyitiz ve ben zengin bir ailenin oğluyum. O dönemde eğlence içinde yaşıyordum. Hiçbir siyasi faaliyetim yoktu. Zaten ben yakalanmadan önce de siyasi değildim, yakalandıktan sonra da olmadım. Ama tabii Cizreliyim ve 12 Eylül 1980’i orada yaşadım, nasibimi aldım. Bizim bölge eskiden beri KDP’liydi. Ailem de öyleydi. Haliyle benim de Barzani’nin partisine sempatim vardı ve ‘KDP’liyim’ diyordum. KDP nedeniyle arandım, sınırda yakalandım ve ceza yedim. Mardin'de 78 gün sorguda tutuldum. Oradan Diyarbakır’a götürüldüm ve mahkemeye çıkarıldım, tutuklandım.”
“Ben hiç PKK’lı olmadım ve PKK’lı da değilim. Üç yıl boyunca hep tek başıma mahkemeye çıkarıldım ben.”

“Cehennem… Biz sorgularda günlerce hiç kıpırdam
adan tabutların içinde gözlerimiz bağlı dikine tutulduk. Falaka, elektrik verme, soğuk duş hepsini yaşadık. Sabahtan akşama işkence gördük, geceleri bir battaniye içinde koğuşun önüne bırakıldık. Meğer bunlar ne kadar demodeymiş. Biz esas vahşeti Diyarbakır Cezaevi’nde yaşadık. Hâlbuki yakalanmadan önce, işkencenin sorguda yapıldığını, cezaevine konulduktan sonra koğuşların rahat olduğunu sanıyorduk. Diyarbakır Cezaevi’nde ise sorgu işkencehanelerini özledik.”

“Akşama kadar eğitim vardı. Sabah koğuşun içinde yüz kişi sıraya tutuluyorduk. Esas duruşta askeri marşlar söylüyorduk. 60’tan fazla marş ezberlemiştik. Eksik ya da yanlış söyledin diye, bu marş söylemeler dayaksız geçmiyordu. Her koğuşta mutlaka muhbirler ve gözetleme delikleri vardı. Birbirimizle konuşamıyorduk, oturamıyorduk. hep ayaktaydık. 24 saat dayak vardı. Her an, gecenin 12’si, sabahın üçü, dördü, koğuşa bir bölük asker baskın yapabiliyordu. Haydar denilen kalaslarla, coplarla, su borularıyla dövülüyorduk. Öğleden sonraları, gardiyan bize ‘eğitime hazırlanın’ komutu veriyordu. İşte o zaman herkeste korkudan tuvalete gitme ihtiyacı doğuyordu. Dışarıdaki beton avludaki eğitimden canlı dönemeyeceğimizden korkuyorduk. Çünkü bu eğitimler işkenceyle yapılıyordu. Avlunun ortasında bir kapak vardı. Oradan hapishanenin ya da mahallenin lağımı akıyordu. Her birimiz tek tek o lağım suyunun içine indiriliyorduk. Lağımın içinde nefesimiz kesilene kadar tutuluyorduk. Diyarbakır Cezaevi’nde yatan herkes yaşadı bunu. O pisliği içmedim, yemedim diyen gururu yüzünden yalan söylüyordur.”
“Elimde sigara söndürme izini görüyorsunuz. Yumurtalık bölgemde de sigara, kibrit söndürdüler. Mahkemede bir hemşerime tebessüm ettim diye bir gardiyan elime beş milimlik çivi çaktı. Copu ısırtıp, tekmeyle vurdular ve sonra ağzımdan dişlerimi copla birlikte çıkardılar. Ağzıma soktukları copu sağa sola döndürdüler, gördüğünüz gibi ağzımı bir yanından yırttılar. İnsanoğlunun bunları nasıl yapabildiğini hâlâ kavrayamıyorum. Gözümün önünde öyle çok olay oldu ki. Ölümler, işkenceler... Abbas Çelik diye bir köy sahibi vardı. Oğluyla birlikte içerideydi. Oğluna soktukları copu çıkartıp babanın ağzına veriyorlardı. Sonra babaya soktuklarını oğlunun ağzına veriyorlardı. Batmanlı Veli Gürgen adlı bir genci de babasıyla getirdiler ve babasının gözünün önünde işkenceyle öldürdüler. Tayyip Erdoğan’a, belediye başkanlığı döneminde danışmanlık yapan gazeteci Altan Tan’ın babası Bedii Tan’ı da bir gardiyan işkenceyle öldürdü.”

“Bedii Tan yaşlı olmasına rağmen, işkence yapıldığında bağırmıyor, yalvarmıyor, işkence yapanların gözlerinin içine bakıp tebessüm ediyordu. Bu tavrı, onları kızdırdı. Çok dayak yed
i ve yatağa düştü. Yatağa düşünce gardiyan, ‘onu bana getirin’ dedi. Götürdük. Bedii Tan ayakta duramıyordu. Kafasından bir bidon soğuk su boşalttılar. Yere yığıldı. Kalkması emredildi. Duvara tutunarak güçlükle kalktı. Kalkmasıyla beraber, gardiyan bir tekvando hareketiyle dönüş yaptı ve botunun tabanını Bedii Tan'ın göğsüne indirdi.”

“Böyle bir vahşet tekrar yaşandığı takdirde insanların gene sessiz kalacaklarından ürküyorum. Bakın, cezaevinde kendisine tekmil verdiğimiz bir ‘komutan Co’ vardı. Benim cezaevindeki ilk aylarımdı ve hücrede kalıyordum. Gündüzleri hücrenin içinde esas duruşta marş söylüyorduk. Nefesim o gün pislikten kesilmişti ve çömelmiştim ki, komutan Co’nun sesi geldi. Komutan Co hücrelerin önünde geziyor, oturanı görünce havlıyordu. O bir kurt köpeğiydi ve biz ona ‘komutanım’ diye tekmil veriyorduk. Gardiyan bize onu , ‘işte
komutanınız’ diye tanıtmıştı. Komutan Co'ya tekmil vermemiz emredilmişti.”

“Mehmet Salih Besen olayında gerçeklik duygumu ben tamamen yitirdim. 50 yaşlarındaydı. TKİ'de memurdu. Kendisini ve bizleri ölü zannediyordu. ‘Biz ölüyüz, şu anda kabirdeyiz’ diyordu. Biz, ‘amca yok öyle bir şey, gerçek hayattayız’ desek de, koğuşun aslında bir mezar olduğunu öyle mantıklı savunuyordu ki, ben dahil bazılarımız ölü olduğumuza inanmaya başlamıştık. Mesela Cuma günleri görüşme günümüzdü. Bize soruyordu. ‘Bizi ziyarete gelenlere biz dokunabiliyor muyuz? Hayır. Bize uzaktan bakıyorlar, ağlıyorlar ve gidiyorlar. Çünkü onlar bizim kabrimizi ziyaret ediyorlar. Cizre’de biliyorsunuz kabir ziyareti Cumalarıdır’ diyordu. Gardiyanların da zebani olduğunu söylüyordu. Gerçekten de koğuşun camları boyalıydı. biz dışarıyı göremiyorduk, koklayamıyorduk, duyamıyorduk. Bu durum uzun sürdü ve ona yaşadığımızı bir türlü ispat edemiyorduk.”

“Sabaha karşı saat üç sularında koğuşta müthiş bir patlama oldu. Bir arkadaş alevlerin üstüne su döktü. Alevlerin içinden bir ses geldi. ‘Bu bir yangın değil, eylem. Kahrolsun işkence, kahrolsun vahşet’ dedi. Alevler küçüldüğünde biz o dört insanı kafa kafaya vermiş gördük. Ben Ferhat hoca’nın başucuna gittim. eğildim, ‘Hocam bir şeyler söyle’ dedim. Dişleri kenetlenmişti. Tıslar gibi bir sesle zorlukla, ‘bana türküyü söyle’ dedi. ‘Sevdalım’ adında çok sevdiği Kürtçe bir aşk türküsüydü bu. Ben ağlayarak türküyü söylemeye başladım. Beni teselli etmek ister gibiydi. Ağlamamam için bana tebessüm etti. Tebessüm ederken yanaklarından etler dökülüyordu.”

“Her koğuşta hoparlör vardı. Her gün cezaevinin amiri olan yüzbaşı
nın konuşmasını esas duruşta bir saat dinliyorduk. Hasta biriydi. Yedinci kolordu komutanı’nın adamıydı. Oradan kendisine cezaevi için öldüren türden adamlar seçiyordu. Bunlar, bu vahşeti yaptıktan sonra nasıl yemek yediler, akşamları çocuklarını nasıl okşadılar insan bunu asla anlayamıyor.”

“Benim dile getirdiklerimin siyasetle bir ilgisi yok. Ben ülkemizde geçmişte yaşanılan bir vahşeti anlatıyorum. Bugün 43 yaşındayım, Diyarbakır Cezaevi'nden konuşulduğunda hâlâ hay
attan kopuyorum. İçimdeki fren boşalıyor, bağırmak, ağlamak, haykırmak istiyorum. Benim hanımım ve çocuğum var. Kalabalık bir ailem ve dost çevrem var. İçimdeki frene basamıyorum ve herkesin önünde hüngür hüngür ağlıyorum, ağlıyorum...”

-Robbiefowler'ın gör dediği- ~2006

***

Şimdi genç nesil bu hikayeyi; kendisi de oyuncu olan bir ayyaşın renkli gözlü sevgilisi, üstünden geçenleri üstüste koysak 3. köprünün bacaklarını aradan çıkarabileceğimiz bir manken eskisi, 4. sınıf Banu Alkan filmlerinin vazgeçilmez jönü, meşhur "yaşanmışlıklı kitap kurdu" ve birtakım yeni nesil apolitik dizi oyuncusunun oynadığı "Bu Kalp Seni Unutur Mu?" isimli diziden duyuyor. Bu haliyle bile dönemi hatırlatıyor ya, medyanın şeytaniliğinin tepe noktası belki de bu. İnsanın gözü dolsa, bu üç kuruşluk dizinin başarısı olacak. Ratingler tavan yapmış diyorlar. Güzel hikaye değil mi Murat Belge? Adamlar iyi ki kendini yakmış. İyi ki kafalarını lağım çukurlarına sokmuşlar, iyi ki çocuğa soktukları copu babasının ağzına vermişler. Sizin yaratıcılığınızdan böyle bir hikaye çıkamazdı sonuçta. Yazılmışı var "netekim."

***


Murat Belge -bilmeyenler için söylüyorum- şuradan çıktı: Bu (içeriği yüzünden yine de hakaret edemeyeceğim) dizinin senaryo danışmanlarından biri kendisi. Diğerleri de Mümtaz’er Türköne, Fehmi Koru, Tuğrul Eryılmaz, Yasin Aktay, Ertuğrul Kürkçü. Hepsini anladım, hatta Tuğrul Eryılmaz'a bile -tam aksi sebepten dolayı şaşırsam da- bu danışmanlığın verilmesini anlayabildim ama Ertuğrul Kürkçü'nün ne işi vardır çözemedim.

Bu böyledir ama. Birileri öldürür, işkence yapar. Sonra bu hikaye olur, "gerçekleri ortaya çıkarıyoruz, ne kadar cesuruz lan biz; dizisini falan çekiyoruz" triplerinde dolaşır birkaç postmodern öküz. Bir nevi saadet zinciri. Yavuz Bingöl yeni albümüne koymak için "Bu Kalp Seni Unutur mu" şarkısının telif hakkını almış. Biraz da o yesin. "Hani bana"yı da şimdilik 2009 Türkiye'sinde yapılan işkenceleri bir gün pazarlayacak olanlar desin. Aman şimdi ses etmesin kimse. Bir gün milyonlar duygu seli olup akacak aptal kutusunun karşısında. Zamanı gelmedi. Prim yapmaz şimdi. Başın belaya girer oğul.

0 yorum:

 

©2009 Litost | by TNB