31 Aralık 2009

Son On Yılın Bazı İyi Filmleri

En iyilerini yazmam mümkün değil. İzlemediğim tonla film olması bir yana, şu an aklıma gelmeyen de epey vardır. Yine de sırasıyla vereceğim ne varsa. Maksat eğlenti olsun, tavsiye olsun.
1 - Vozvrashchenie (2003) - Andrei Zvyagintsev
2 - Izgnanie (2007) - Andrei Zvyagintsev
3 - Reconstruction (2003) - Christoffer Boe
4 - Into the Wild (2007) - Sean Penn
5 - Hunger (2008) - Steve McQueen
6 - Nôi Albînôi (2003) - Dagur Kâri
7 - Los Lunes Al Sol (2002) - Fernando Lêon da Aranoa
8 - Das Leben Der Anderen (2006) - Floerian Henckel von Donnersmarck9 - Katyn (2007) - Andrzej Wajda
10 - Sonbahar (2008) - Özcan Alper
11 - Hotel Rwanda (2004) - Terry George
12 - No Man's Land (2001) - Danis Tanovic
13 - Bin-Jip (2004) - Kim Ki Duk
14 - Requiem For A Dream (2000) - Darren Aronofsky
15 - House of Sand and Fog (2003) - Vadim Perelman
16 - Eternal Sunshine of the Spotless Mind (2004) - Michel Gondry17 - Yumurta (2007) Semih Kaplanoğlu
18 - In the Valley of Elah (2007) - Paul Haggis
19 - District 9 (2009) - Neill Blomkamp
20 - The Kite Runner (2007) - Marc Forster
21 - La Faute a Fidel (2006) - Julie Gavras
22 - Hayat Var (2008) - Reha Erdem
23 - V for Vendetta (2005) - James McTeigue
24 - Mio Fratello ê Figlio Unico (2007) - Daniele Luchetti
25 - A Fost Sau n-a Fost? (2006) - Corneliu Porumboiu

21 Aralık 2009

Ölüm

Filmdeki karakterin ölümüne ağlayıp, gerçek ölümü sadece bir siyah tülbentle karşılayana karşı duyulan şaşkınlık, ölümü rasyonel bir düzleme oturtma çabasının boşunalığını idrak edene kadar sürer. Ölümü kavrayış çabası; felsefeden arındırılmış, salt düz mantık/rasyonalite ile nafile sonuç verir. Zaten dini de bilimsel terminolojinin yardımıyla anlama(ma)ya çalışan ademoğullarında kopan kayışlarla dünyanın çevresini birkaç kez dolaşabiliyor olmamız da aynı hikayenin retrospektifi.

Filozoflar/romancılar/şairler, ölüm mefhumuyla yakından ilgilenenler ve ölümü bir takıntı haline getirenler olarak ikiye ayrılmış. Zihindeki ölüm fragmanını -ve arkadaşı intiharı- takıntı haline getirenlerin önemli bir bölümü materyalist/agnostik camiadan. Ölümü kavrayışta rasyonalizmin disiplinlerine tenezül etmeyenler de normal olarak antirasyonalistler. Birinci grup ölüme bir anlam atfetme uğraşına hayatlarını adıyor veya bu uğraşın sonucu olarak kendilerini öldürüyorken, ikinci grup; ölümün herhangi bir şey/yaşanması gereken kişisel bir rönesans olduğu konusunda hemfikir.

Annesinin mezarı başında ciddiyetini korumak zorunda olmadığını bilir mesela bir antirasyonalist. İslami geleneğe veya herhangi bir yordama göre hoş karşılanıp karşılanmayacağı önemli değildir. İslam çok şeydir ama gelenek nedir ki? Evrilirken yolunu şaşırmış bir sürü gelenek var. Tıpkı felsefe tarihi gibi. Nerede tıkanmışsa, hangi çatal yolda doğru istikameti şaşırmışsa, kudretin varsa atarsın elini, çıkartırsın zehiri oradan. Kant'ı birileri yanlış anladı diye bunun ceremesini çekmek zorunda değiliz ya. Dönersin Kant'a, tekrar kurarsın sistemini çok lazımsa. Her neyse, bak adam gülüyor annesinin dualı mermeri başında. Hatta yüzünü Hugo'ya benzetecek kadar neşeli:Ölümde mantık aramamak gerek. Dolayısıyla hayatta da aramamak gerek. Hayatın anlamı da yok zaten. İnsan binlerce yıldır anlamlı bir hayatın özlemini duyarak yaşıyor. O hayatı hak edip etmediği de anlamsız hayatına anlam katıp katamayacağına bağlı. Yani sen bedenini emanet alırken, yanında "bu da anlamı" diyen olmamış. Katarsın/katmazsın, senin bileceğin iş.

Görevle ilgili bir derdin varsa, bir an önce onu tamamlayıp ölmeyi diliyorsundur. O zaman bir saçmalık olduğunu bildiğin ama merkeze koyduğun acılar için ağlamak istediğinde utancından kendini susturmazdın muhtemelen. Ağlamak da istemezdin, bu duygulanıştan mahrum olur ve bu duygulanıştan mahrum olmana üzülme duygusundan da eksik olurdun. Ne güzel.

Zindanın derinine inmek zorunda kaldıkça boğuluyor insan, diyorsun. İnmeden de olmuyor. Bu ölüm isteği çok şımarıkça aslında. İntiharla beraber olmayınca karizmatik de değil hem. Âlâ.

14 Aralık 2009

13.12 Özbek Apartmanı sohbeti kafaları karıştırdı ve bu yüzden...

Yine Kierkegaard'dan soruldu:

K: Kendi olmaya cesaret edemeyenin inancı olamaz. İnanç bir anda kendiliğinden, tepeden inen bir olay değildir. Büyük çabaların sonucunda ulaşılacak tepe noktasıdır. Bu tepe diyalektiktir, paradoksaldır. Sevdiğini yaratıcısına kurban etme paradoksudur. İnancın formülü şudur: "Ben'in kendine dönerken, kendi olmak isterken, saydamlığı arasından onu ortaya koyan gücün içine atlamasıdır." İnanç her şeyi kaybetmeyi göze almak demektir. Varoluş ancak paradoksun, akıldışılığın tepe noktasında inancın derin gerilimini hissedebilir. İnanç, varoluş devinimin sonsuza vurmasıdır. Bu, aklın ölçülülüğüne, düzenliliğine sığan bir şey değildir. Yine de Murat Menteş şirin bir kardeşimizdir.

13 Aralık 2009

Boys In Blue

Vurgu 1 Mayıs'ta değil. Türkiye'nin tüm "Bilmemnerede bilmemkimleri kesiyorlar, hiç oralı olmuyorsunuz" adamları sakin olsun. Vurgu, insan ve mavili mikro otoriter karşılaşmasındaki adaletsizlikte. Belgesel gibi. Sürünün gerisinde kalan için artık geri dönüş yok. Avcı bu sefer çocuklarını göndermiş. Avdan bir parça koparıp onlara götürmek zahmetli gelmiş. Hedefi etkisiz hale getirmek de bu çocuklara yetmemiş:

Rimbaud buyurdu


"Kentin planında olduğu kadar evlerin döşemelerinde ve dış görünüşlerinde de bütün bilinen beğeniler umursanmadığı için çağcıl olduğu sanılan ham bir anakentin geçici ve hoşnutsuzluğu pek aşırı olmayan bir hemşerisiyim."

Benden soruldu:

- Rimbaudlar, Baudelaireler önce Paris için dedise, ben şimdi İstanbul için dedisem; noldu!?

8 Aralık 2009

Evlat?

5 yaşına geldiğinde bazı adamlara bey dendiğini öğrenir. 6 yaşında köprüdeki dilencilere kimsenin bey demediğini fakeder. 9 yaşında hayatta "bey" olmak için uğraşacağını anlar. 13 yaşında okulda ona soyadı kanunu çıkmadan önceki türlü ünvanlardan biri olduğu söylenir "bey"in. 16 yaşında artık o da birilerine bey demek zorunda kalır, laubaliliği çocukluğuna verilmez olur. 18 yaşındayken bir şoförü varsa çaba göstermeden bey olur. 21 yaşındayken Amerikalarda bir üniversiteye gitmişse mister der hocası. Buralardaysa, şimdilik kredi kartı kakalamaya çalışan kravatlı yavşaklar için beydir. 24 yaşına geldiğinde hala bey olamamışsa 9 yaşındayken anladığı şeyi sorgulamaya başlar. Kulağına Acun'un veya Mehmet Ali'nin arkasında daha bir aşina gelen bu ünvan için yarışan milyonlarca adamla adaletsiz bir yarış içinde bulur kendini. Acun gibilerine neden bu kadar çok bey dendiğini düşünür.

Arsanın verildiği müteahhite, patron ve onun gözbebeği yağlı müşteriye, insan hayatından aylar çalabilme kudreti olan bir devlet memuruna, indireceği yeri duyduğu sesin tonuna göre ayarlayan minibüs şoförüne, mal sahibine, her türlü çok hücreli kalantora ve hatta adamlığından vazgeçmesine rağmen ufak bir uçak pahasındaki yüzüğü sayesinde bir transeksüele (bile bazen) bey denir.

24 yaşını doldurana kadar bir Türk gencine evlat denir. Bey olana kadar "bizim oğlan" olur. Yapıyı karşısına alması "bizim oğlan" mertebesiyle taçlandırılır. Şovmen olup bir sarı taçlı modern zaman fahişesini Türkiye'ye yarışma için getirene, bir patron edinip ondan yağlı müşterinin yağından sebeplenmeyi öğrenene veya mülkiyet delisi olana kadar "oğlan"lıktan çıkamaz. Sonra bu bir gün ölür, "canım oğlum" olur. Birilerinin üstüne basarak yükselebilseydi, kendi ahlak kuralları yerine her gün değişen evrensel ahlak kurallarını benimseyebilseydi; yaşarken patronun platin saçlı kızının "can"ı bile olabilirdi. Şimdi bir an önce işine dönüp birkaç kişiden daha "bey" lafını duymak için sabırsızlanan adamların helvalarını bitirmesini bekliyor, belki lise aşkının "sen güzel bir adamsın" sözünün tesellisiyle "o kadar da kötü değildi" diyor. Ebedi istirahatgâhında.

7 Aralık 2009

Asena

"Bizim çocuklarla takılacağız, gelsene sen de" buyurdu. Yine Schopenhauer'dan soruldu:

S: İnsanların yarenlik için hemcinslerinin, oyalayıcı şeylerin, eğlencenin, her türden lüzumsuz lüksün peşine düşmesi esas itibariyle demin bahsettiğim deruni boşluk (bönlük) nedeniyledir, ki çoklarını sefalete ve savurganlığa sürükler. Eve git sen.

"Adım atacak mecalim yok, rahat olmak istiyorum" buyurdu

Schopenhauer'dan soruldu:

S: İmdi, zihinsel körlük yahut kütlüğün temelinde yatan şey ruh boşluğu (ya da bönlüğü)dür, ki bir sürü çehreye damgasını vurmuştur, ve kendisini dış dünyadaki bütün önemsiz-lüzumsuz şeylere sürekli ve canlı bir dikkatle ele veren bir zihin durumudur. Bu boşluk, can sıkıntısının gerçek kökenidir ve sürekli olarak zihni ve ruhu bir şeyle meşgul etmek için dışarıdan gelen bir uyarıya ihtiyaç duyar. Ruhu bön Ulvi, tamamı çizgiyi geçmeyen Ulvi.

"Aklım ermiyor, boşladım emaneti" buyurdu

Kierkegaard'dan soruldu:

K: İnanç akılla açıklanamaz. İnancın içinde varoluşun gizeminin akıldışılığı vardır. Aptal olma. Hıyar!
 

©2009 Litost | by TNB