Geçenlerde bir akşamüzeri işten eve dönerken uzaklardan bir yerden kulağıma çalınan “benim için üzülme” dizesini duyar duymaz garip bir hüzne kapıldım. “zıvııyyn zıvııyyyn” efektleri eşliğinde kişisel tarihimde küçük bir yolculuğa çıktım. Fazıl Say’ın nelerden utandığını daha iyi anlayabilesiniz diye sizlerle paylaşmak istiyorum bu yolculuğu.
Asıl adı Belgin Sarılmışer olan Bergen, çocukluğumun o hiçbir boku umursamayan rahatlığında bile gelip boğazımın orta yerine bir yumru gömmeyi başarabilmiş yegâne şarkıcıydı. 1989 senesinde kocası Halil Serbest tarafından kaçırılıp öldürüldüğü zaman, henüz ilkokul üçüncü sınıf sıralarında fırlamalık yapan piçin tekiydim. O ise 28 yaşındaydı. Bugün ben ondan iki yaş büyüğüm…
O dönemler malum, arabesk kültürü ahtapot gibi yurdun dört yanını esir almış. Ferdi Tayfur’un bir türlü kavuşamadığı sevgilisi, Küçük Emrah’ın ölen babası ve sapık amcası Nuri Alço, İbrahim Tatlıses’in önlenemez yükselişi, ağlaklık sınırlarının uçlarında gezinen Gökhan Güney filan derken kendisi gencecik fakat sesi yıllanmışlık kokan Bergen giriverdi hayatımıza.
Pavyon kültürünün lale devrini yaşadığı o yıllarda birçok genç kız gibi Bergen de ünlü olma hayaliyle, henüz 17 yaşındayken evden kaçar ve kendini o bitik dünyanın içinde bulur. Ses rengi ve yorumundaki olgunluk sayesinde şöhrete giden basamaklara çabuk ulaşır. Halil Serbest’le tanışır ve evlenirler. İşte bu evlilik, kendisinin markası haline gelecek olan “acıların kadını” sıfatını farkında olmadan üzerine giymesine vesile olur.
İnanılmaz derecede kıskanç bir koca olan Halil, Bergen’in pavyon kültürü içerisinde ‘mecburen’ benimsemek zorunda kaldığı kişiliğe karşı günden güne önlenemez bir nefret beslemeye başlar. Bergen’in albümleri peşpeşe bomba gibi patlayıp şöhreti arttıkça Halil kuduracak raddeye gelir. Evlilikleri sürekli bir dayak ve işkence ritüeli içinde dönüp dolaşmaya başlar. Fakat Bergen –artık her ne sebepleyse- bir türlü kopamaz bu adamdan. Derken günün birinde kocası iyice kontrolden çıkar ve rahmetlinin yüzüne kezzap döker (o yıllarda yaşamış olan birçok çocuk kezzabın ne lanet bir şey olduğunu bir daha çıkmamacasına kafasına kazımış ve bu maddenin adını her duyduğunda aklında muhakkak Bergen fotoğrafı canlanmıştır). Sesiyle olduğu kadar güzelliğiyle de meşhur olan şarkıcı bu olay sonrasında sağ gözünü kaybeder ve artık bir efsane haline gelen fotoğraflarında gördüğümüz gibi, saçını öne dökmek suretiyle gözünü saklamaya başlar. Bu olaydan bir süre sonra da boşanırlar. Fakat boşanmak da kâr etmez Bergen’e…
Tüm bu yaşananların ardından, o dönem revaçta olan ‘acındırma, dramatizasyon’ çalışmalarıyla git gide ünlenir Bergen. Haliyle -eski- kocası Halil’in öfkesi de giderek artar. Her fırsat bulduğunda Bergen’i bir yerlerde yakalar ve öldüresiye döver. Ki bu haberler o dönemin gazetelerinde sıklıkla yer almıştır. Derken bir gün, ’89 yılının (yanlış hatırlamıyorsam) bir Pazar günü, televizyonda acı haber patlar; kocası Bergen’i Adana yolunda arabasıyla seyir halindeyken –sanırım annesiyle birlikteydi- kaçırır ve aynı gün kurşunlayarak öldürür.
Üzerine biçilen ve tamamen bir pazarlama stratejisi olan “acıların kadını” imgesinin, rahmetli şarkıcının hayatını göz önüne getirdiğimiz zaman hiç de yalancı durmadığı rahatlıkla görülebilir. Hatta bunun için sadece şarkılarını dinlemek bile yeterlidir. Henüz 8–9 yaşlarında olan bir çocuğu (beni!) bile “acıların kadını”, “benim için üzülme”, “elimde fotoğrafın”, “kurtar ya rab”, “kul feryadı bu” gibi, bugün bile kendilerine bir alternatif gösteremeyeceğim kadar acı dolu ve ‘damar’ tabir edilen şarkılarla hüzne boğabilmiş bir şarkıcının salt pazarlama başarısı olduğunu söylemek komik kaçar. Öldüğünü duyduğum anda nasıl üzüldüğümü hâlâ hatırlıyorum. Benzeri yaklaşık 17 yıl sonra Kazım Koyuncu ile tekrarlanacak bir üzüntüydü bu.
Bugün, ‘her şeye ve herkese’ isyan halinde olduğumuz ergenlik dönemlerimizde dinlediğimiz Anathema, My Dying Bride, Opeth, Katatonia vs. gibi grupları düşündüğümde kendi kendime gülüyorum. Meğer asıl zehir çocukken girmiş damarlarımıza. Etkisi de böyle uzaktan uzağa kulağımıza çalınan melodilerle sınırlı kalacak kadar yok olup gitmiş.
.



0 yorum:
Yorum Gönder