20 Ağustos 2010

Şeytan Yalamış

Yaşamak kadar basit bir eylemi içinden çıkılmayacak denli karmaşık denklemlere dönüştürdüğümüzden beri bir sıkkınlık var üzerimizde. Mütemadiyen. Neye biraz meyletse gönlümüz, tadını alana kadar emiyor suyunu, sonra elinde kalan kabuğa bakıp sıkılıyor. “And again, again, again…” Enteresan şeyler bunlar. Çocukken mesela, hani şimdi çeşitli vesilelerle kıyamet koparılıyor ya çocukların ruhsal gelişimi zart zurt diye, ağzımızdan küfür eksik olmazdı. Küfür dediğim, ağız alışkanlığı… “**ına koyim” ne zaman küfür oldu? Dağıtmayalım, bir keresinde –artık kimeydi hatırlamıyorum- birine şöyle ağzımı doldurarak bağır çağır küfür ettim sokağın ortasında. Sonra kafamı yukarı kaldırdım, balkonda platonik aşkımızın (yalnız değildim!) annesi çamaşır asıyor. İşte o gün gitti bende ruh sağlığı; dedim ki, şu andan itibaren ağzınla kuş tutsan vermezler oğlum bu kızı sana. Gerçi on üç yaşındaki çocuğa normalde de kız vermezler ama ben geleceğimin de içine sıçmıştım. Halbuki ne güzel, ben Trabzonluydum, kız Rizeliydi, böyle lokal bir milliyet yakınlaşması filan… Hem bunun abisi uzun saçlı, efemine biriydi. Bizi yakalasa dövmezdi kesin. Öyle tahmin ediyordum yani, ne bileyim. Asla öğrenemedim. Ama aynı zamanda “öğrenemedik!” Ahah, yabancıya gitmiştir kesin, içim rahat o konuda. “Arkadaşımın aşkısın” arabeskliğini yaşatmadı yüce rabbim, çok şükür…

Yahu kardeşim, öyle de pis bir mahallede büyüdük ki, elini sallasan psikopata çarpıyordu. Biz tabii pısırık, temiz yüzlü çocuğuz (bu sefer tekil). Şu saçımın ön tarafındaki yatmayan kısım yüzünden ben de psikopat oldum olacağım (adını bilmiyorum bak onun, halk arasında “şeytan yalamış” derler hani, bir de başımın arka tarafında şu saçların çıkış noktası olan anafor gibi şey var ya, ondan iki tane var. Öndekini de sayarsak üç hatta. Çocukken hep “iki kere evleneceksin” derlerdi. 30 yaşına geldik ama tık yok. Demek ki böyle saçma şeylere inanmamalı insan!). Parantezi çok uzattığım için ne anlatacağımı unuttum. Başka bir konuya geçeyim en iyisi ben…

Daha eskiye gidelim, nostalji yapalım biraz. Bilinç akışıyla gidiyorum nasılsa, şimdiki zamana sıçramak için herhangi bir tutarlılık izleği oluşturmam şart değil. Gerçi bir önceki cümlede “izlek” kelimesini yazmam da şart değildi. Ben de götleşiyorum arada bir ha! Şimdi efendim, sene 1986 mı, 87 mi, ondan pek emin değilim, sıcak bir yaz günü anam geldi yapıştı yakama “oğlum aman dikkat et, sakallı bebek doğmuş, Cuma günü kıyamet kopacakmış” (seneler sonra bu efsanevi şakayı Fatih Solmaz sahiplendi ama o adamda böyle kolpacı bir hava var. Kendine pay çıkarıyor olabilir). İyi de ne yapayım? Tabii o zaman kıyamet nedir, niye kopar, herhangi bir fikir sahibi değilim. Yalnızca sakallı bir bebeğin ne de çirkin olduğunu düşünüyorum. Böyle pamuk gibi yanaklar, yumuk gözler, minicik burun ve sakal! Neyse, diğer yandan da paçalarımız tutuşmuş haliyle, Cuma günü ölme ihtimalimiz doğmuş. İyi ama herkes ölecek? O zaman salla gitsin lan, neyin paniğini yapıyoruz ki? Şimdiki aklımla düşüneyim, hadi diyelim sadece ben öleceğim, gadasını aldığımın Benjamin Linus’ından gelsin: “so?” Öl yani ne olmuş. Büyüyünce başına gelecekleri bilmiyor ki salak, bilse bebeği mebeği beklemez, gider meraktan prize çivi sokar (yaptım lan, onu da yaptım).


Yusuf Hayaloğlu… Bu güzel adam da öldü geçen sene. 2001’deydi, Maraş’ın diplerinde bir yerde, 10 no.lu kulübede nöbet tutarken (en kral kulübeydi şerefsizim, nöbetçi subay devriyeye çıktığında oraya çaktırmadan baskın yapamazdı, bölük binasına uzaktı, gider üç saat hayat muhasebesi yapar, keyfimize bakardık) dandik bir radyoda duymuştum ilk kez. Bilinen kalıpların dışındaki sesi, bilinen kalıpların dışındaki şiiri ve bilinen kalıpların dışındaki yorumuyla o dakika sevmiştim. Ahmet Kaya’ya da sevgi ve saygımız büyüktü elbette ama o zamanlar Yusuf Hayaloğlu şiirlerini bu defa kendisi yorumlayarak çok şahane bir iş yapmıştı. Sonra da sevdim tabii, hep sevdim. Ahmet Kaya’yı daha çok sevdim ama Yusuf Hayaloğlu’nu yemin ederim bir başka sevdim. “hangi çirkin gerçek uğruna tükettin güzel ütopyamızı? Hangi boşboğazlara deşifre ettin en mahrem sırlarımızı?” Ve ölümüyle birlikte çok daha manidar hale gelen o meşhur dizeler: “Ah ulan Rıza... Bu mahallenin nesini beğenmedin de öte yere taşındın? Ara sıra gıcıklaşırdın ama inan ki, benim en kral arkadaşımdın…”


*  *  *

Beni her tanıyan yanlış tanır. İyi tanırsınız, Erol Taş çıkarım. Kavun değilim ki götümü koklayasınız? Kötü zannedersiniz, aslında bir tek kanatlarım eksiktir. Ne biçim insansınız oğlum? Vallahi anlamadım, billahi anlamadım. İyi sanıyorum iyi çıkıyorsunuz, kötü olduğunuza karar veriyorum, şerefsizin önde gidenisiniz! Kararsız kaldığımdaysa başıma bir iş geliyor muhakkak. Beklemiyorum ya, çünkü bilmiyorum bundan bana ne gelir. Aman ya siktir edin, çok da mühim değil. Mühim olan, Trabzonspor bu sene şampiyonluğa ulaşabilecek mi? Ulaşsın lan! Bir kere de biz ulaşalım oğlum, ne olur bi tur verseniz? Senelerdir hep siz şampiyon oluyorsunuz, bir şey dedik mi? Ayıp be kardeşim, göz hakkı der müsaade eder insan. Din kardeşiyiz sonuçta. Ben sevinecek, eğlenecek başka şeyler de bulurum ama… Bordo be abi, “mavi” desen incilerin mi dökülür? Ya da vazgeçtim lan, durun durun, vallahi vazgeçtim, zorla alacağız anasını satayım. Yeter lan! Yeter! Şu sessiz sakin adamı allem ettiniz kallem ettiniz delirttiniz sonunda. Vermeyin, biz alırız…


Ya tamam, bitiriyorum. Çokça küfür ettim, argo kullandım, bu yazıyı gençlere okutmayın! Şaka lan şaka, okutun oğlum okutun. Vallahi. Okumasınlar da serseri mi olsunlar sonra? Gidip Recep İvedik gişelerinde sıra mı beklesinler? Her Allah’ın günü “hesabım onaylanmış mı acaba” diye Ekşi Sözlüğe mi girsinler? Yazar mı vursunlar, karakollarda poster oğlanı mı olsunlar? Seçim bürolarında kemik kovalayan köpeklere mi dönsünler? Dağlarda mı ölsünler? Peygambere mi sövsünler? Ebelerininkini mi görsünler? Hayatlarının baharını görmeden intihar mı etsinler? Aynalardan mı kaçsınlar? Sivilcelerinden utanıp her güzel kız gördüklerinde kafalarını öne mi eğsinler? Almanya’dan çikolata da mı gelmesin bunlara? Tüm mesajlarını Garanti Bankası mı göndersin? Şemsiye almadıklarında yağmur yağsın, kaban giydiklerinde güneş mi açsın? Fotoğraflarda hep mi kötü çıksınlar? İlk kez küçük bir şey çaldıklarında mağazanın detektörleri mi gürlesin? Bir kez olsun Tim Burton filmi izlemesin, Erkan Oğur dinlemesinler mi?

Bu kadar gaddar olmayın… Bırakın okusunlar. Benim zararım yalnızca kendimedir.

Size bir şey olmasın.


“Güzel olan sevgili değildir, sevgili olan güzeldir”


0 yorum:

 

©2009 Litost | by TNB