* * * * *
Otuz yaşındayım. Paçalarımdan futbol bilgisi ve kültürü akmasa da hatırı sayılır derecede tutkum var bu spora. Her şeyin önüne Trabzonspor'u koyduğum bu tutkuyu yaşamaya seksenlerin sonu, doksanların başındaki Van Basten, Rijkaard, Gullit'li yenilmez armada Milan'la başladım. Hemen sonraki dönemde yine o yılların efsanevi Hollanda jenerasyonunun biçimlendirdiği Barcelona'yı gördüm. Hayatımda iz bırakacak Liverpool fırtınasına (Fowler, McManaman, Collymore hücum hattıyla) şahitlik ettim. Cafu, Dunga, Romario, Bebeto gibi yıldızların sürüklediği Brezilya milli takımının 1994 (ABD) dünya kupasındaki maçlarını izlemek için sabahın köründe uyandığımı hatırlıyorum (saat farkından dolayı). Önce Zidane'ın, sonra Nedved'in uçurduğu Del Piero ve Inzaghi'li Juventus'un pek zevkli olmasa da bir türlü alt edilemeyen futbolunu çözmek için çok kafa yordum. Mourinho'nun ilk mucizesi Porto ile birlikte önce Uefa, sonra da Şampiyonlar ligi kupasının kulplarından asıldım. Sir Alex'in Red Devils'ine saygı duymaktan başka bir şey yapamadım. Milyarder Rus'un oyun alanı Chealse'nin Robben, Duff, Terry, Mutu, Gudjohnsen, Cole ve biyonik kaleci Cech'ten müteşekkil, başlarında yine Mourinho namussuzunun bulunduğu kadrosuyla Premier ligi süpürüşünden büyük zevk aldım. Maradona'nın sadece son yıllarına yetişebildiğim için üzüldüm. Brezilyalı Ronaldo'nun ayağının kırılmasına -ki o talihsiz olay yaşanmasa şu an kendisi dünyanın en büyük futbolcusu olarak anılacaktı muhtemelen- kahroldum. Ve daha neler neler...
Ancak, tüm bu futbol efsanesi takımlar, hocalar, oyuncular bir bir gözümün önünden geçiyor da; hiçbiri şu son iki-üç senedir izlediğimiz Barcelona'nın yanına bile yaklaşamıyor! Böyle bir oyun anlayışı, böyle bir seyir zevki, böyle bir gol makinası daha futbol tarihinde görülmemiştir diye tahmin ediyorum. Üstelik yaptıkları şeyin hiç de gizli saklı, anlaşılmaz bir yanı yok. Pas yapıyorlar; sadece pas yapıyorlar. Ama bunu öyle korkunç bir kondisyonla, öylesine zarif ve şairane yapıyorlar ki, ağzınızın açık kaldığını bile anlamıyorsunuz. Bir Xavi'nin, Iniesta'nın, hayvan gibi pres yapan üç-dört elemanın arasında bile elinde kahve fincanı varmış da eski bir arkadaşıyla keyifle muhabbet ediyormuşçasına bir havada, eşsiz bir rahatlıkta pas dağıtmasını izlemek bir İsmet Özel şiiri okumak gibi büyülüyor insanı. Çocukken faks makinesine bakıp "şimdi bu yazılar nasıl öbür tarafa gidiyor ki", uçağa bakıp "nasıl havada duruyor ki" diye sorduğum merakla soruyorum, "bu takım nasıl böyle pas yapıyor ki".
Dün akşama gelelim... Real Madrid yıllardır hoca değiştirip duruyor. Sırf Barça'yı yenebilmek için! Çünkü hangi hoca geldiyse bu takımın başına, temiz 70-80 puan sınırını aşmış, şampiyonlar liginde yarı finali/finali görmüştür. Daha geçen sezon 90 puan topladılar ama yine de ikinci oldular! Buna rağmen hoca şutlandı, çünkü Real her halükarda La Liga'nın tozunu attırıyor, fakat Barça'ya gelince bırak kazanmayı, her defasında en az üç-dört gol yemekten kurtulamıyor. İşte bu talihsiz düzenin önüne geçebilmek için yapabileceği en büyük atılımı yaptı Real; dünyanın en iyi hocasını getirdi takımın başına. Ve dünyanın en formda hücumcusunu kattı kadrosuna... Fakat buna rağmen dün akşam Nou Camp'ta görülen manzara şuydu; kedinin fareyle oynadığı gibi oynayan bir Barcelona ve daha ilk yarıda sinirleri yıpranan, ona buna sataşan, Barça'lı futbolcuları tekme ve dirsek manyağı yapan, yüzlerinden çaresizlik akan beyaz formalı sıradan bir takım. Öyle ki, hafta içinde yaptığı bir basın açıklamasında Mourinho Barça'nın bir hafta önceki 8-0'lık Almeria karşılaşmasına gönderme yaparak maçın muhtemel sonucuna dair "biz Almeria değiliz" demişti. Eğer dün akşam hakem birazcık adil davransa ve Real'li oyuncuların hak ettiği kırmızı kartları çıkarsaydı maçın sonucu 5-0'dan çok daha öteye taşınacak, Mourinho da "gerçekten Almeria değilmişiz" demek zorunda kalacaktı!
(Bir de şu var; işbu Barcelona'nın kadrosunda banko oynayan bazı elemanlar bugün serbest bırakılsalar öyle aman aman taliplileri olmayacak seviyedeler. Bu bakımdan -tek tek ele alırsak- kadrosu Barça'dan daha iyi olan takımlar var. Ama zaten ben sana yıldız olamazsın demedim, ad-...)
Çok uzattım, toparlayayım... "kaçan bir gol kadar üzülmedik değil mi / ölürken o kara çocuklar Afrika'da" dizesini aklımdan çıkarmadan, tüm fanatikliğime rağmen kendimi delicesine futbolun içine bırakmadan, yavaş yürüyerek, koşmadan şunu söylemek istiyorum: bize bu müthiş futbol zevkini yaşattığın için teşekkürler Barcelona.


0 yorum:
Yorum Gönder