[Aslında hepsi tek başına birer yazıyı hak etmesine rağmen, hakkını vererek yazamayacağımı düşündüğüm, fakat değinmeden de geçmek istemediğim konular hakkındaki kısa notlarımın ikinci perdesidir bu yazı. İyi okumalar.]
* Aklına geldikçe takip edenler fark etmemiş olabilir ama blog’umuz iki hafta kadar ortadan kaybolmuştu. Cinnet getirecek kadar sinirli araştırmalarımızdan bir sonuç çıkmayınca beklemeye karar vermiştik ki Hakan işe el atıp bunun Blogger kaynaklı bir sansür yüzünden meydana geldiğini, bu sansüre de henüz bu kadar meşhur olmadığı zamanlarda burada paylaştığımız bir Wikileaks videosunun sebep olduğunu ortaya çıkardı. Bağırış çağırış derken sorun ortadan kaldırıldı. Blog’una erişemeyen ve bunun sebebini bir türlü çözemeyen arkadaşlar varsa duyurulur. K-Tunnel ya da benzeri bir site üzerinden erişebiliyorsanız anlayın ki Blogger sizin de üzerinize perde çekmiş…
* Kenan Sofuoğlu, bir çeşit sponsorluk anlaşmasından olsa gerek, İddaa’dan kendisine gelen 800.000 lirayı geri çevirmiş. Bunu da dini inançlarına bağlamış. Ne kadar yüce bir davranış değil mi? Ama burada bile insanın hasetlik damarı kabarıyor. Diyorlar ki; madem o kadar müslümandı, hiç izin vermeseydi adının kullanılmasına. Ben de diyorum ki; zor olan hangisi? Haramdan tamamen uzak durmak mı, yoksa içine düşülmüş haramdan kaçıp kurtulmak mı? Ortada bir şey yokken inanç sınamak ne kadar kolay değil mi? İçimizde kaç kişi “hoca atla gel, 800.000 liran var burada” dendiği zaman “kalsın abi, o paradan bana hayır gelmez” diyebilir?
Bu bana geçtiğimiz senelerde izlediğim bir haberi hatırlattı. Birlikte Mesnevi’yi okuyan bir karı-koca okuduklarından çok etkilenip tüm malvarlıklarını satarak hayır kurumlarına bağışlıyor. Yeni bir hayata başlamak, bir lokma bir hırka felsefiyle takılmak amacıyla yapıyorlar bunu. Şimdi siz bunu aptalca bulabilirsiniz -ki bence de aptalca- ama müdahale edemezsiniz değil mi? Gelin görün ki kadının annesi mahkemelere başvuruyor “bunlar deli, mallarını geri alın” diyor. Kendi malından/parasından vazgeçmiş olan birine üçüncü bir şahıs kahroluyor. Bu Sofuoğlu hadisesi de bu durumla ilintili aslında. İnsan kendi parası gitmiş gibi hayıflanıyor. Bu ayrı bir yazı konusu olabilir bakın…
* Ekşi sözlükteki “bazı” yazarların cidden sorunlu olduğunu (daha doğrusu sanal platformlarda uzun süre vakit geçiren çoğu kimsenin) defalarca söylemişim/söylemişlerdir. Benim yoğunlaştığım sorun; işaret ettiğim bu insanların, ciddi anlamda yaşadıkları dünyayı sözlükten edindiği algıya göre yorumlamalarıdır. Örnek vereyim. Mesela geçen birisi Behzat Ç. dizisinin başlığına şöyle bir şey yazmış mealen:
“Kurtlar Vadisi’nin yayın süresi ile aldığı entry sayısına bakın, bir de Behzat Ç.’nin yayın süresi ile entry sayısına. Görmüyor musunuz ne kadar izlendiğini.” Bir diğeri “Hakkında bu kadar entry giriliyor, Star yöneticileri bunu nasıl görmez”
İşte bu algı yapısı, bu körlük onları sersemletiyor. Sokaktaki insanın Kurtlar Vadisi kadrosunu ezbere saydığından haberi yok. Ondan sonra Tayyip Erdoğan başlığındaki binlerce entry’nin neredeyse tamamına yakınının kitabına uydurulmuş küfür ve hakaret içermesine bakıp seçim tahminlerinde bulunuyor ve son sekiz yıldır her seçimden sonra olduğu gibi “Aptal bu halk! Terk etmek istiyorum bu ülkeyi!” diye kendini paralıyor. Yani bu Ekşi Sözlük ve diğer birçok benzeri, sayısız faydalarının yanında kafası çalışmayanlar için kalın, simsiyah bir perde işlevi görüyor! (Laf aramızda, Behzat Ç.’nin sıkı bir takipçisiyim. Dizi izlemek gibi boş işlerle meşgul olmak isteyen herkese tavsiye ederim)
* Hakan kardeşimin kısaca “afilli flinstones” diye tanımladığı genç İslamcı jenerasyonun yaldızları iyiden iyiye dökülmeye başladı. Son zamanlarda cereyan eden önemli birçok hadisenin ardından (wikileaks belgeleri, öğrenci protestoları, silah yasası, yolsuzluk iddiaları vs.) takındıkları tavır aydınlanmak için daha birkaç fırın ekmek yemeleri gereğine işaret ediyor. Ben de kendimi “Müslüman” olarak adlandırıyorum, hatta onların çoğu zaman açıkça ifade etmekten çekindikleri biçimde Tayyip Erdoğan’a destek de vermişimdir ama bu kadar sosyal adalet körü de olunmaz yani. Öyle şeyler yazdılar ki son zamanlarda, isimlerini görmesem benim de onlar gibi açıkça nefret ettiğim faşist/ulusalcı kalemlerin elinden çıktığını zannedeceğim o yazıların. Hep diyorum; vicdana dayanacak yazarın kalemi. Başka yere dayandığı zaman (o dayanak görünüşte iyi, doğru ve güzel de olabilir) olmuyor. Bir yerden sonra sıvalar dökülmeye başlıyor. Duvar çöküyor.
* Av Mevsimi’ni izledim geçen hafta. Hakkındaki olumsuz eleştirileri okuyunca içimden “ulan Yavuz Turgul bu, çektiği film ne kadar kötü olabilir ki” demiştim. Gördüm ki gerçekten ağır eleştiriler yapılmış. İçeriğinde “suç, cinayet, gizem” gibi olguların yer aldığı herhangi bir yapıtın sonunda “oohaa!” çekmeyi arzulamak gibi garip huylar edinmişiz. Arkadaşımız filmi izledikten sonra “yahu adam ne şahane karakterler yaratmış, ikilemlerini, dönüşümlerini ne güzel vermiş, nasıl da insanı içine çeken atmosfer kurmuş” demiyor da “abi ben katili filmin yarısında tahmin ettim zaten ya” diyor. Bravo lan sana, ne kadar zekiymişsin! Neyse, bu blog’da pek yazmıyorum ama evvelden kaleme aldığım sinema yazılarını takip ederken “ahan da zevklerimizin uyuştuğu bi bebe!” diyen varsa (robbiefowler günlerinden) sözümü dinlesin ve bu filme gitsin.
* Emanuel Emenike… Hiç izlediniz mi bilmiyorum ama bana sorarsanız ligimizde bir adet Drogba bulunuyor. Bu adamı Trabzonspor forvet hattında hayal edince aşka geliyorum. Kafamdan hesap bile yapıyorum hatta. Beşiktaş’ın zaten kontenjanı dolu, üstelik başka futbolcularla anlaştılar. Fenerbahçe’nin forvet hattı kalabalık, ayrıca toplamda 20 milyon euro edip de 1 euro’luk faydası olmayan Gökhan Ünal ve Daniel Güiza’dan kurtulmaları gerekiyor. Bir tek Galatasaray kalıyor. Onlar da ligdeki perişan vaziyetlerinden dolayı ne yapacaklarını şaşırmış vaziyetteler. Eğer Sadri başkan sessiz sedasız bu bombayı patlatırsa bir spor sayfası klasiği olan “Trabzonspor Şamp…” geyiğine dört elle sarılır, herkesin gözüne sokarım!
* Hayatımın belli dönemlerinde beni terk eden okuma aşkı son birkaç aydır tüm benliğimi sarmış durumda. Yeniden… Önümüzdeki bir ay Açık Lise sınavlarına çalışacağım için sekteye uğrayacak olan bu aşkı, bitirmeye yaklaştığım Karamazov Kardeşler ile iyice harlandırdım. Yanalım Eyşan! En son İvo Andriç’in Drina Köprüsü’nü okumuştum. Rahatlıkla tavsiye ederim. Sıradaki de muhtemelen Barış Bıçakçı’dan Bizim Büyük Çaresizliğimiz olacak. Çok methini duydum. Bakalım ben de methedenler kervanına katılacak mıyım…
* Birkaç şarkı tavsiyesinde bulunup kaçıyorum. Hem yazı uzadı, hem karnım acıktı! Inner – Stories (yeter my philosophy, begun dinlediğiniz), Pilli Bebek – Fotoğraf (evet evet, Behzat Ç. etkisi), The Irrepressibles – In This Shirt (nefaset sözler, şahane müzikalite), Agua de Annique – Day After Yesterday (ve bu kadının sesiyle şenlenmiş diğer her şey), Karmate – E Asiye (Konu benim Trabzonlu oluşum değil!), John Frusciante – 23 Go into End (saykodelik kafa yapmak isteyenler için, yoksa dinlemeyin), ve son olarak Le Trio Joubran – Masar… Allah’a emanet olunuz efendim.
bizim büyük karaktersizliğimiz
7 saat önce



0 yorum:
Yorum Gönder