* * * * *
Benim adım Sevda. Ve bu satırları her an gelip beni bulabilecek acılı bir ölümün nefesini ensemde hissederek yazıyorum. 6 aylık hamileyim ve yalnızca iki gün yetecek miktarda lavaş, peynir, az da soğan bulunuyor yanımda. Bir keleş, bir el bombası ve üç yedek şarjörü kullanmamak umuduyla taşımaya devam ediyorum. Tam dört gündür dağlarda tek başıma dolaşıyorum ve nerede olduğuma dair hiçbir fikrim yok. Kendi aklımca Suriye yönüne doğru ilerlediğimi düşünüyorum ama şu an hangi ülkenin sınırları içinde ve hangi yerleşim biriminin ne kadar yakınındayım bilmiyorum. Kendi adıma korkmayı uzun zaman önce bıraktım. Ancak karnımda taşıdığım çocuk için korkuyorum. Hem de çok…
Hikâyemin bir ucundan tutsam fena olmayacak. Ben Diyarbakırlıyım. Kürdüm. Ve şu an 21 yaşındayım. Örgüte katıldığımda 19 yaşındaydım. Babam dağlardayken öldü. Benden de onun intikamını almam için öldüğü yere, dağlara çıkmam istendi. Hoş, biliyorum ki babamın ölümü bahaneydi. Zaten bizi bir şekilde oraya çekiyorlar. Buna direnmek, karşı koymak bir başka ölüm demek. Geceleri dağdan iner, evleri dolaşırlardı. Askerlerin köylerimizi yaktığını, bizleri bu memleketten, bu topraklardan kazımak istediklerini anlatarak kendilerine katılmamızı isterlerdi. İsterlerdi derken… anlayın işte, bunun ricası yoktu pek.
Gündüzleri askerler eksik olmazdı köyümüzden. Her Allahın günü evlerimize destursuz girer, yatak döşek ne varsa yerlere saçar, arama yaparlardı. Teröristlere yardım ettiğimizi bildiklerini ve bunların cezasız kalmayacağını söyleyerek tehdit de etmekten geri durmazlardı. Babamın dağlarda olduğu bilindiğinden uzaktan uzağa izlenir, ara sıra karakola çağrılıp sorgulanırdık. Bu sorgular kimi zaman sert geçerdi ama alışmıştık artık.
Gece olunca bu sefer örgütten sinirli ve kararlı adamlar gelirdi gizlice. Askerlerin gündüz ne yaptıklarını ve neler sorduklarını öğrenir, herhangi bir ispiyonculuk şüphesine düşerlerse şüphelendikleri kişiyi dağa kaldırır, infazını dağda yaparlardı. Hem askeri hem de örgütü idare etmek zorundaydık. Fakat bu ne yazık ki kolay değildi ve bizler bu sinir harbine dayanacak kudrete sahip olamadık hiçbir zaman.
Babamın ölüm haberi gelmeden iki ay önce Kenan dayımın ölüm haberi geldi. Askerlerin vurduğunu söylediler ama örgüt içi hesaplaşma diyenler de oldu. Bizim için fark etmiyordu artık. Ölüme öylesine alışmış, öylesine hayatımızın bir parçası yapmıştık ki nereden geldiğini umursamıyorduk. Kim daha fazla bastırırsa oraya sığınmak zorundaydık. Devlet diye bir şey yoktu ortada. Bildiğimiz yegâne devlet; tek gözlü, ahırdan bozma okulumuzun biricik öğretmeni Mustafa hoca ile adları hiç de mühim olmayan haki elbiseli adamlardı. O kadar.
Babamın ölüm haberi geldiğinde tüm o hazırlıklı, metanetli halimize rağmen tam anlamıyla yıkıldık. Gündüz askerlerin uzak gözetiminde cenaze töreni yapılırken gece gelecek misafirlerin söyleyecekleri az çok kafamda şekillenmişti. Direnmeli miydim? Belki de… Fakat ben kendimi suyun akışına bırakmayı tercih ettim. Zaten bunca baskıya dayanmam söz konusu değildi. Örgüte belki biraz nazlanabilirsiniz ama karşı çıkmanız imkânsız gibidir. Sizi onlardan koruması gerekenler bizzat sizin onların tarafında olduğunuza iman ettiği için ağzınızla kuş tutsanız bile fikirlerini değiştiremezsiniz. Ben de bu sebeple “ne fark eder ki” diyerek babamın cenazesinden üç gün sonra örgütle beraber dağa çıktım.
Dağda pek konuşmadım. Sürekli yürüyorduk. Geceleri yürüyor, gündüzleri ise çok uzun zamandır kullanıldıkları belli olan mağaralarda sefil bir hayat sürüyorduk. 23 kişilik bir gruptuk ve başımızda sarı serhat diye biri vardı. Gerçek adını bilmiyorum, hiç söylemedi. Benden başka tek kadın Nurcan ablaydı. Söylediğine göre 4 yıldır örgütteymiş. Ve yine söylediğine göre tek başına tam 17 asker vurmuş. Nurcan abla keskin nişancıydı. Örgüt yalnızca kadınları keskin nişancı olarak eğitiyordu. Elleri titremiyor diyeymiş.
Benim gibi 4 kişi daha vardı yeni gelen. Mağaralarda gizlendiğimiz gündüz saatlerinde, uykudan arta kalan zamanda örgütün amacını anlatırlar ve silah eğitimi verirlerdi. Bu işi genellikle eskiler üstlenir ve artık dönüşü olmayan bir yola girdiğimizi, bu uğurda kanımızın son damlasına kadar savaşmamız gerektiğini, askerlerin bizi yakaladığı vakit cesetlerimize tecavüz edecek kadar vahşi şeyler yapacaklarını söyler, bir takım parçalanmış insan fotoğrafları göstererek bunların askerlerin eseri olduğunu söylerlerdi.
İlk zamanlar hem bana anlatılanların üzerimdeki etkisi, hem de dayımın ve babamın intikamını alma arzusuyla dolup taştığım için kendimi örgüte adamıştım. Kısa zamanda çok iyi derecede silah kullanır oldum. Kaç çatışmaya girdiğimi hatırlamıyorum ama tam dört askeri öldürdüm. Hayalleri hiçbir zaman gözümün önünden gitmediği için unutamıyorum onları. Hepsi de aşağı yukarı benim yaşımdaydılar. Evet, ölüme hazır olduğumu sanıyordum ama değildim. Dayanacak halim kalmamıştı. Bir helikopter saldırısı sonucu tek sırdaşım ve arkadaşım olan Nurcan ablayı da kaybedince kararımı verdim; örgütten ayrılacaktım. Bu kararımı Sarı Serhat’a açtım.
Sarı Serhat söylediklerimi duyunca bir anda delirdi. Saçlarımdan tutup yerden yere vurmaya başladı. Asla gitmeme müsaade etmeyeceğini, kaçmaya çalışırsam acılı bir ölüme razı olmam gerektiğini aklıma sokmamı, ayrıca onun elinden kurtulsam bile askerlerin bana akıl almaz işkenceler yapacağını, çünkü onların bir kısmını öldürdüğümü ve onların da bunu gayet iyi bildiğini söyleyerek tüm umutlarımı yerle bir etti. Ardından canımı daha da yakacak bir şey yaptı ve beni zorla yatağına aldı. Elimden hiçbir şey gelmezdi. Bir bataklığın içine düşmüştüm ama ne kadar çırpınırsam o kadar batıyor, ne kadar bağırırsam o kadar oksijen kaybediyordum.
Kendimi coşkun bir nehrin sularına kapılmış bir dal parçası gibi boşluğa bıraktım. Örgüt, asker, Sarı Serhat, annem… Bir yerden sonra hepsi aynı hiçliği anımsatır oldu bana. Nereye çekilirsem oraya gidiyor, hiç kimseyle tek kelime konuşmuyordum. Serhat üstüme binerken bir kez olsun ağzımı açıp inlemedim. Bir kez bile gülmedim. Nurcan abla örgütün hamile kalan kadınları bizzat kendilerini hamile bırakanlar tarafından namussuzluk bahanesiyle infaz ettiğini söylemiş, dikkatli olmamı salık vermişti. Ama bu da umurumda değildi. Bir çatışmada ölsem de kurtulsam diye dua ediyordum.
Derken bir gün karnım büyümeye, başım dönmeye, midem bulanmaya başladı. Evet, hamileydim. Ve bu beni korkutacağına, o güne kadar olmadığı bir şekilde hayat doldurmuş, senelerdir kimsenin başaramadığını başararak yüzümü güldürmüştü. Ne var ki bu kez de Nurcan ablanın sözleri aklıma geliyor, hamile olduğum fark edilirse ummadığım anda ensemden yiyeceğim bir kurşunla hayata veda edeceğim gerçeği kanımı donduruyordu. Serhat gibi adamların hiçbir kimseye acıma duygusu beslediği görülmemiştir. Benim durumumun da farklı olacağı yoktu. Kendim için vazgeçtiğim hayatı doğacak çocuğum için istiyordum ve bunun için kaçmak zorundaydım. Karnım daha fazla büyüyüp de serhat ve diğerlerinin gözüne batmadan üstelik…
Ve bir gece, sanırım Mardin civarlarındaydık, bir gece kaçıverdim. Nereye gideceğimi, ne yapacağımı bilmeden kaçıverdim. Aklımda yalnızca iki şey vardı; askerlere ve örgüte yakalanmamak, ölmeden önce çocuğumu bir kez olsun kucağıma alabilmek. Adı bile hazırdı üstelik; Deniz. Kız da olsa Deniz, erkek de olsa Deniz… Suriye’ye kaçmaya karar verdim. Burada kalsam askerlere, Irak tarafına gitsem örgüte yakalanırdım muhtemelen. Suriye’ye daha önce hiç gitmemiştim ama oralarda Kürt köyleri bulunduğunu ve bu köylerin teröre fazla bulaşmadıklarını filan duymuştum bir yerlerden. Tıpkı dağda öğrendiğim gibi, gündüz saklanıp gece dinlenerek yol aldım bir hafta boyunca.
Suriye tarafına doğru yol aldığımı düşünüyordum ama bütün dağlar birbirine benziyor. Tek başıma da değilim, karnımda deniz var. İki canın yorgunluğunu bacaklarım taşımıyor artık. Şimdi nerde olduğumu bilmiyorum, çok az yiyeceğim var ve umutsuz haldeyim. Bu uçsuz bucaksız dağlara bakınca Allah bile beni terk etti diye geçiriyorum içimden. Kuş sesine bile hasretim. Son bir kez yola koyulmadan önce küçük not defterime hikâyemi yazmak istedim. Kim bilir? Ölür gidersem belki ibret olur birilerine.
Hiçbir şey benim isteğimle olmadı. Babamın ölmesini ben istemedim. Dayımın ölmesini, annemden ayrı kalmayı ben istemedim. Defalarca tecavüz edilmeyi ben istemedim. Kürt olarak doğmayı ben istemedim. Dağlarda dolaşmayı, askerleri vurmayı, arkadaşlarımın vurulmasını ben istemedim. Vatanımdan kopmayı ben istemedim… Tek istediğim özgürce yaşamaktı. Kimsenin baskısı olmadan yaşamak… Ve bunun için kimseden bir şey talep etmedim. Fakat benim adıma talep edenlere istemeyerek de olsa boyun eğmek zorunda kaldım. Hatta oraya doğru itildim. Çocuğumu doğuracak güvenli bir ev için uçsuz bucaksız dağlarda geceler boyu dolaşmayı ben istemedim. Suçum neydi bilmiyorum. Fakat toprağına kökünden bağlı bir kır papatyası olmaktan başka hiçbir şey istemedim ben…





