22 Aralık 2010

Bir Teröristin Güncesi

[Yaklaşık üç-dört yıl önce yazdığım bir hikâyedir bu. Birkaç sözlükte eklemişliğim olsa da üzerime yapışan "sakıncalı piyade" kimliğinden ötürü ömrü uzun olmamıştı! Son durağı burası olsun.]


*       *       *       *       *

Benim adım Sevda. Ve bu satırları her an gelip beni bulabilecek acılı bir ölümün nefesini ensemde hissederek yazıyorum. 6 aylık hamileyim ve yalnızca iki gün yetecek miktarda lavaş, peynir, az da soğan bulunuyor yanımda. Bir keleş, bir el bombası ve üç yedek şarjörü kullanmamak umuduyla taşımaya devam ediyorum. Tam dört gündür dağlarda tek başıma dolaşıyorum ve nerede olduğuma dair hiçbir fikrim yok. Kendi aklımca Suriye yönüne doğru ilerlediğimi düşünüyorum ama şu an hangi ülkenin sınırları içinde ve hangi yerleşim biriminin ne kadar yakınındayım bilmiyorum. Kendi adıma korkmayı uzun zaman önce bıraktım. Ancak karnımda taşıdığım çocuk için korkuyorum. Hem de çok…

Hikâyemin bir ucundan tutsam fena olmayacak. Ben Diyarbakırlıyım. Kürdüm. Ve şu an 21 yaşındayım. Örgüte katıldığımda 19 yaşındaydım. Babam dağlardayken öldü. Benden de onun intikamını almam için öldüğü yere, dağlara çıkmam istendi. Hoş, biliyorum ki babamın ölümü bahaneydi. Zaten bizi bir şekilde oraya çekiyorlar. Buna direnmek, karşı koymak bir başka ölüm demek. Geceleri dağdan iner, evleri dolaşırlardı. Askerlerin köylerimizi yaktığını, bizleri bu memleketten, bu topraklardan kazımak istediklerini anlatarak kendilerine katılmamızı isterlerdi. İsterlerdi derken… anlayın işte, bunun ricası yoktu pek.

Gündüzleri askerler eksik olmazdı köyümüzden. Her Allahın günü evlerimize destursuz girer, yatak döşek ne varsa yerlere saçar, arama yaparlardı. Teröristlere yardım ettiğimizi bildiklerini ve bunların cezasız kalmayacağını söyleyerek tehdit de etmekten geri durmazlardı. Babamın dağlarda olduğu bilindiğinden uzaktan uzağa izlenir, ara sıra karakola çağrılıp sorgulanırdık. Bu sorgular kimi zaman sert geçerdi ama alışmıştık artık.

Gece olunca bu sefer örgütten sinirli ve kararlı adamlar gelirdi gizlice. Askerlerin gündüz ne yaptıklarını ve neler sorduklarını öğrenir, herhangi bir ispiyonculuk şüphesine düşerlerse şüphelendikleri kişiyi dağa kaldırır, infazını dağda yaparlardı. Hem askeri hem de örgütü idare etmek zorundaydık. Fakat bu ne yazık ki kolay değildi ve bizler bu sinir harbine dayanacak kudrete sahip olamadık hiçbir zaman.

Babamın ölüm haberi gelmeden iki ay önce Kenan dayımın ölüm haberi geldi. Askerlerin vurduğunu söylediler ama örgüt içi hesaplaşma diyenler de oldu. Bizim için fark etmiyordu artık. Ölüme öylesine alışmış, öylesine hayatımızın bir parçası yapmıştık ki nereden geldiğini umursamıyorduk. Kim daha fazla bastırırsa oraya sığınmak zorundaydık. Devlet diye bir şey yoktu ortada. Bildiğimiz yegâne devlet; tek gözlü, ahırdan bozma okulumuzun biricik öğretmeni Mustafa hoca ile adları hiç de mühim olmayan haki elbiseli adamlardı. O kadar.

Babamın ölüm haberi geldiğinde tüm o hazırlıklı, metanetli halimize rağmen tam anlamıyla yıkıldık. Gündüz askerlerin uzak gözetiminde cenaze töreni yapılırken gece gelecek misafirlerin söyleyecekleri az çok kafamda şekillenmişti. Direnmeli miydim? Belki de… Fakat ben kendimi suyun akışına bırakmayı tercih ettim. Zaten bunca baskıya dayanmam söz konusu değildi. Örgüte belki biraz nazlanabilirsiniz ama karşı çıkmanız imkânsız gibidir. Sizi onlardan koruması gerekenler bizzat sizin onların tarafında olduğunuza iman ettiği için ağzınızla kuş tutsanız bile fikirlerini değiştiremezsiniz. Ben de bu sebeple “ne fark eder ki” diyerek babamın cenazesinden üç gün sonra örgütle beraber dağa çıktım.

Dağda pek konuşmadım. Sürekli yürüyorduk. Geceleri yürüyor, gündüzleri ise çok uzun zamandır kullanıldıkları belli olan mağaralarda sefil bir hayat sürüyorduk. 23 kişilik bir gruptuk ve başımızda sarı serhat diye biri vardı. Gerçek adını bilmiyorum, hiç söylemedi. Benden başka tek kadın Nurcan ablaydı. Söylediğine göre 4 yıldır örgütteymiş. Ve yine söylediğine göre tek başına tam 17 asker vurmuş. Nurcan abla keskin nişancıydı. Örgüt yalnızca kadınları keskin nişancı olarak eğitiyordu. Elleri titremiyor diyeymiş.

Benim gibi 4 kişi daha vardı yeni gelen. Mağaralarda gizlendiğimiz gündüz saatlerinde, uykudan arta kalan zamanda örgütün amacını anlatırlar ve silah eğitimi verirlerdi. Bu işi genellikle eskiler üstlenir ve artık dönüşü olmayan bir yola girdiğimizi, bu uğurda kanımızın son damlasına kadar savaşmamız gerektiğini, askerlerin bizi yakaladığı vakit cesetlerimize tecavüz edecek kadar vahşi şeyler yapacaklarını söyler, bir takım parçalanmış insan fotoğrafları göstererek bunların askerlerin eseri olduğunu söylerlerdi.

İlk zamanlar hem bana anlatılanların üzerimdeki etkisi, hem de dayımın ve babamın intikamını alma arzusuyla dolup taştığım için kendimi örgüte adamıştım. Kısa zamanda çok iyi derecede silah kullanır oldum. Kaç çatışmaya girdiğimi hatırlamıyorum ama tam dört askeri öldürdüm. Hayalleri hiçbir zaman gözümün önünden gitmediği için unutamıyorum onları. Hepsi de aşağı yukarı benim yaşımdaydılar. Evet, ölüme hazır olduğumu sanıyordum ama değildim. Dayanacak halim kalmamıştı. Bir helikopter saldırısı sonucu tek sırdaşım ve arkadaşım olan Nurcan ablayı da kaybedince kararımı verdim; örgütten ayrılacaktım. Bu kararımı Sarı Serhat’a açtım.

Sarı Serhat söylediklerimi duyunca bir anda delirdi. Saçlarımdan tutup yerden yere vurmaya başladı. Asla gitmeme müsaade etmeyeceğini, kaçmaya çalışırsam acılı bir ölüme razı olmam gerektiğini aklıma sokmamı, ayrıca onun elinden kurtulsam bile askerlerin bana akıl almaz işkenceler yapacağını, çünkü onların bir kısmını öldürdüğümü ve onların da bunu gayet iyi bildiğini söyleyerek tüm umutlarımı yerle bir etti. Ardından canımı daha da yakacak bir şey yaptı ve beni zorla yatağına aldı. Elimden hiçbir şey gelmezdi. Bir bataklığın içine düşmüştüm ama ne kadar çırpınırsam o kadar batıyor, ne kadar bağırırsam o kadar oksijen kaybediyordum.

Kendimi coşkun bir nehrin sularına kapılmış bir dal parçası gibi boşluğa bıraktım. Örgüt, asker, Sarı Serhat, annem… Bir yerden sonra hepsi aynı hiçliği anımsatır oldu bana. Nereye çekilirsem oraya gidiyor, hiç kimseyle tek kelime konuşmuyordum. Serhat üstüme binerken bir kez olsun ağzımı açıp inlemedim. Bir kez bile gülmedim. Nurcan abla örgütün hamile kalan kadınları bizzat kendilerini hamile bırakanlar tarafından namussuzluk bahanesiyle infaz ettiğini söylemiş, dikkatli olmamı salık vermişti. Ama bu da umurumda değildi. Bir çatışmada ölsem de kurtulsam diye dua ediyordum.

Derken bir gün karnım büyümeye, başım dönmeye, midem bulanmaya başladı. Evet, hamileydim. Ve bu beni korkutacağına, o güne kadar olmadığı bir şekilde hayat doldurmuş, senelerdir kimsenin başaramadığını başararak yüzümü güldürmüştü. Ne var ki bu kez de Nurcan ablanın sözleri aklıma geliyor, hamile olduğum fark edilirse ummadığım anda ensemden yiyeceğim bir kurşunla hayata veda edeceğim gerçeği kanımı donduruyordu. Serhat gibi adamların hiçbir kimseye acıma duygusu beslediği görülmemiştir. Benim durumumun da farklı olacağı yoktu. Kendim için vazgeçtiğim hayatı doğacak çocuğum için istiyordum ve bunun için kaçmak zorundaydım. Karnım daha fazla büyüyüp de serhat ve diğerlerinin gözüne batmadan üstelik…

Ve bir gece, sanırım Mardin civarlarındaydık, bir gece kaçıverdim. Nereye gideceğimi, ne yapacağımı bilmeden kaçıverdim. Aklımda yalnızca iki şey vardı; askerlere ve örgüte yakalanmamak, ölmeden önce çocuğumu bir kez olsun kucağıma alabilmek. Adı bile hazırdı üstelik; Deniz. Kız da olsa Deniz, erkek de olsa Deniz… Suriye’ye kaçmaya karar verdim. Burada kalsam askerlere, Irak tarafına gitsem örgüte yakalanırdım muhtemelen. Suriye’ye daha önce hiç gitmemiştim ama oralarda Kürt köyleri bulunduğunu ve bu köylerin teröre fazla bulaşmadıklarını filan duymuştum bir yerlerden. Tıpkı dağda öğrendiğim gibi, gündüz saklanıp gece dinlenerek yol aldım bir hafta boyunca.

Suriye tarafına doğru yol aldığımı düşünüyordum ama bütün dağlar birbirine benziyor. Tek başıma da değilim, karnımda deniz var. İki canın yorgunluğunu bacaklarım taşımıyor artık. Şimdi nerde olduğumu bilmiyorum, çok az yiyeceğim var ve umutsuz haldeyim. Bu uçsuz bucaksız dağlara bakınca Allah bile beni terk etti diye geçiriyorum içimden. Kuş sesine bile hasretim. Son bir kez yola koyulmadan önce küçük not defterime hikâyemi yazmak istedim. Kim bilir? Ölür gidersem belki ibret olur birilerine.

Hiçbir şey benim isteğimle olmadı. Babamın ölmesini ben istemedim. Dayımın ölmesini, annemden ayrı kalmayı ben istemedim. Defalarca tecavüz edilmeyi ben istemedim. Kürt olarak doğmayı ben istemedim. Dağlarda dolaşmayı, askerleri vurmayı, arkadaşlarımın vurulmasını ben istemedim. Vatanımdan kopmayı ben istemedim… Tek istediğim özgürce yaşamaktı. Kimsenin baskısı olmadan yaşamak… Ve bunun için kimseden bir şey talep etmedim. Fakat benim adıma talep edenlere istemeyerek de olsa boyun eğmek zorunda kaldım. Hatta oraya doğru itildim. Çocuğumu doğuracak güvenli bir ev için uçsuz bucaksız dağlarda geceler boyu dolaşmayı ben istemedim. Suçum neydi bilmiyorum. Fakat toprağına kökünden bağlı bir kır papatyası olmaktan başka hiçbir şey istemedim ben…

16 Aralık 2010

Not Defterimden #2

[Aslında hepsi tek başına birer yazıyı hak etmesine rağmen, hakkını vererek yazamayacağımı düşündüğüm, fakat değinmeden de geçmek istemediğim konular hakkındaki kısa notlarımın ikinci perdesidir bu yazı. İyi okumalar.]

* Aklına geldikçe takip edenler fark etmemiş olabilir ama blog’umuz iki hafta kadar ortadan kaybolmuştu. Cinnet getirecek kadar sinirli araştırmalarımızdan bir sonuç çıkmayınca beklemeye karar vermiştik ki Hakan işe el atıp bunun Blogger kaynaklı bir sansür yüzünden meydana geldiğini, bu sansüre de henüz bu kadar meşhur olmadığı zamanlarda burada paylaştığımız bir Wikileaks videosunun sebep olduğunu ortaya çıkardı. Bağırış çağırış derken sorun ortadan kaldırıldı. Blog’una erişemeyen ve bunun sebebini bir türlü çözemeyen arkadaşlar varsa duyurulur. K-Tunnel ya da benzeri bir site üzerinden erişebiliyorsanız anlayın ki Blogger sizin de üzerinize perde çekmiş…

* Kenan Sofuoğlu, bir çeşit sponsorluk anlaşmasından olsa gerek, İddaa’dan kendisine gelen 800.000 lirayı geri çevirmiş. Bunu da dini inançlarına bağlamış. Ne kadar yüce bir davranış değil mi? Ama burada bile insanın hasetlik damarı kabarıyor. Diyorlar ki; madem o kadar müslümandı, hiç izin vermeseydi adının kullanılmasına. Ben de diyorum ki; zor olan hangisi? Haramdan tamamen uzak durmak mı, yoksa içine düşülmüş haramdan kaçıp kurtulmak mı? Ortada bir şey yokken inanç sınamak ne kadar kolay değil mi? İçimizde kaç kişi “hoca atla gel, 800.000 liran var burada” dendiği zaman “kalsın abi, o paradan bana hayır gelmez” diyebilir?

Bu bana geçtiğimiz senelerde izlediğim bir haberi hatırlattı. Birlikte Mesnevi’yi okuyan bir karı-koca okuduklarından çok etkilenip tüm malvarlıklarını satarak hayır kurumlarına bağışlıyor. Yeni bir hayata başlamak, bir lokma bir hırka felsefiyle takılmak amacıyla yapıyorlar bunu. Şimdi siz bunu aptalca bulabilirsiniz -ki bence de aptalca- ama müdahale edemezsiniz değil mi? Gelin görün ki kadının annesi mahkemelere başvuruyor “bunlar deli, mallarını geri alın” diyor. Kendi malından/parasından vazgeçmiş olan birine üçüncü bir şahıs kahroluyor. Bu Sofuoğlu hadisesi de bu durumla ilintili aslında. İnsan kendi parası gitmiş gibi hayıflanıyor. Bu ayrı bir yazı konusu olabilir bakın…

* Ekşi sözlükteki “bazı” yazarların cidden sorunlu olduğunu (daha doğrusu sanal platformlarda uzun süre vakit geçiren çoğu kimsenin) defalarca söylemişim/söylemişlerdir. Benim yoğunlaştığım sorun; işaret ettiğim bu insanların, ciddi anlamda yaşadıkları dünyayı sözlükten edindiği algıya göre yorumlamalarıdır. Örnek vereyim. Mesela geçen birisi Behzat Ç. dizisinin başlığına şöyle bir şey yazmış mealen:

“Kurtlar Vadisi’nin yayın süresi ile aldığı entry sayısına bakın, bir de Behzat Ç.’nin yayın süresi ile entry sayısına. Görmüyor musunuz ne kadar izlendiğini.” Bir diğeri “Hakkında bu kadar entry giriliyor, Star yöneticileri bunu nasıl görmez”

İşte bu algı yapısı, bu körlük onları sersemletiyor. Sokaktaki insanın Kurtlar Vadisi kadrosunu ezbere saydığından haberi yok. Ondan sonra Tayyip Erdoğan başlığındaki binlerce entry’nin neredeyse tamamına yakınının kitabına uydurulmuş küfür ve hakaret içermesine bakıp seçim tahminlerinde bulunuyor ve son sekiz yıldır her seçimden sonra olduğu gibi “Aptal bu halk! Terk etmek istiyorum bu ülkeyi!” diye kendini paralıyor. Yani bu Ekşi Sözlük ve diğer birçok benzeri, sayısız faydalarının yanında kafası çalışmayanlar için kalın, simsiyah bir perde işlevi görüyor! (Laf aramızda, Behzat Ç.’nin sıkı bir takipçisiyim. Dizi izlemek gibi boş işlerle meşgul olmak isteyen herkese tavsiye ederim)

* Hakan kardeşimin kısaca “afilli flinstones” diye tanımladığı genç İslamcı jenerasyonun yaldızları iyiden iyiye dökülmeye başladı. Son zamanlarda cereyan eden önemli birçok hadisenin ardından (wikileaks belgeleri, öğrenci protestoları, silah yasası, yolsuzluk iddiaları vs.) takındıkları tavır aydınlanmak için daha birkaç fırın ekmek yemeleri gereğine işaret ediyor. Ben de kendimi “Müslüman” olarak adlandırıyorum, hatta onların çoğu zaman açıkça ifade etmekten çekindikleri biçimde Tayyip Erdoğan’a destek de vermişimdir ama bu kadar sosyal adalet körü de olunmaz yani. Öyle şeyler yazdılar ki son zamanlarda, isimlerini görmesem benim de onlar gibi açıkça nefret ettiğim faşist/ulusalcı kalemlerin elinden çıktığını zannedeceğim o yazıların. Hep diyorum; vicdana dayanacak yazarın kalemi. Başka yere dayandığı zaman (o dayanak görünüşte iyi, doğru ve güzel de olabilir) olmuyor. Bir yerden sonra sıvalar dökülmeye başlıyor. Duvar çöküyor.

* Av Mevsimi’ni izledim geçen hafta. Hakkındaki olumsuz eleştirileri okuyunca içimden “ulan Yavuz Turgul bu, çektiği film ne kadar kötü olabilir ki” demiştim. Gördüm ki gerçekten ağır eleştiriler yapılmış. İçeriğinde suç, cinayet, gizem gibi olguların yer aldığı herhangi bir yapıtın sonunda “oohaa!” çekmeyi arzulamak gibi garip huylar edinmişiz. Arkadaşımız filmi izledikten sonra “yahu adam ne şahane karakterler yaratmış, ikilemlerini, dönüşümlerini ne güzel vermiş, nasıl da insanı içine çeken atmosfer kurmuş” demiyor da “abi ben katili filmin yarısında tahmin ettim zaten ya” diyor. Bravo lan sana, ne kadar zekiymişsin! Neyse, bu blog’da pek yazmıyorum ama evvelden kaleme aldığım sinema yazılarını takip ederken “ahan da zevklerimizin uyuştuğu bi bebe!” diyen varsa (robbiefowler günlerinden) sözümü dinlesin ve bu filme gitsin.

* Emanuel Emenike… Hiç izlediniz mi bilmiyorum ama bana sorarsanız ligimizde bir adet Drogba bulunuyor. Bu adamı Trabzonspor forvet hattında hayal edince aşka geliyorum. Kafamdan hesap bile yapıyorum hatta. Beşiktaş’ın zaten kontenjanı dolu, üstelik başka futbolcularla anlaştılar. Fenerbahçe’nin forvet hattı kalabalık, ayrıca toplamda 20 milyon euro edip de 1 euro’luk faydası olmayan Gökhan Ünal ve Daniel Güiza’dan kurtulmaları gerekiyor. Bir tek Galatasaray kalıyor. Onlar da ligdeki perişan vaziyetlerinden dolayı ne yapacaklarını şaşırmış vaziyetteler. Eğer Sadri başkan sessiz sedasız bu bombayı patlatırsa bir spor sayfası klasiği olan “Trabzonspor Şamp…” geyiğine dört elle sarılır, herkesin gözüne sokarım!

* Hayatımın belli dönemlerinde beni terk eden okuma aşkı son birkaç aydır tüm benliğimi sarmış durumda. Yeniden… Önümüzdeki bir ay Açık Lise sınavlarına çalışacağım için sekteye uğrayacak olan bu aşkı, bitirmeye yaklaştığım Karamazov Kardeşler ile iyice harlandırdım. Yanalım Eyşan! En son İvo Andriç’in Drina Köprüsü’nü okumuştum. Rahatlıkla tavsiye ederim. Sıradaki de muhtemelen Barış Bıçakçı’dan Bizim Büyük Çaresizliğimiz olacak. Çok methini duydum. Bakalım ben de methedenler kervanına katılacak mıyım…

* Birkaç şarkı tavsiyesinde bulunup kaçıyorum. Hem yazı uzadı, hem karnım acıktı! Inner – Stories (yeter my philosophy, begun dinlediğiniz), Pilli Bebek – Fotoğraf (evet evet, Behzat Ç. etkisi), The Irrepressibles – In This Shirt (nefaset sözler, şahane müzikalite), Agua de Annique – Day After Yesterday (ve bu kadının sesiyle şenlenmiş diğer her şey), Karmate – E Asiye (Konu benim Trabzonlu oluşum değil!), John Frusciante – 23 Go into End (saykodelik kafa yapmak isteyenler için, yoksa dinlemeyin), ve son olarak Le Trio Joubran – Masar… Allah’a emanet olunuz efendim.

13 Aralık 2010

Siyaset ve Demokrasi Üzerine

Bana “bu dünyada bir insanı en çok kirleten şey nedir” diye sorsalar, vereceğim cevap için bir saniye bile düşünmem; “siyaset” derim. Son zamanlarda yakınlarımdaki insanlarla aramızda geçen en temel tartışma da budur. Ben iflah olmaz ve uzlaşmaz biçimde şunu iddia ediyorum; siyasetin içine giren bir insanın temiz kalması ihtimali, Murat Menteş’in büyük bir yazar olma ihtimali kadardır ancak!

Bu tartışmaların çıkış noktası AKP’nin organizasyonu altında vücut bulan Siyaset Akademisi hakkında ileri geri konuşmuş olmamdır. Gerçi az daha evveli var, Has Parti kurulmadan önce de internet üzerinden “yeni bir siyaset anlayışı” kurmaya yönelik girişimler vardı. O zaman da söylemiştim; siyaset vicdan ve ahlak sahibi insanların yapacağı iş değildir. Yapamazlar demiyorum, ama kendi iyilikleri için yapmamalılar. Eğer bir yol çamurluysa ve siz de o yoldan yürümek istiyorsanız çamurun size bulaşacağını bilmelisiniz. Paçalarınızı çorabın içine sokup gömleğinizin kollarını yukarı kıvırsanız bile elleriniz ve ayakkabılarınız çamur olacaktır. Sonra alnınızda biriken teri silerken çamur burnunuza bulaşacaktır. Sağınızdan solunuzdan geçenlerin ayaklarından sıçrayan çamurlu sular üzerinizde küçük küçük lekeler bıraktıktan sonra baktınız böyle olmuyor, hepten bırakacaksınız kendinizi! Böyledir bu…

“Peki Turgay, o zaman kime oy vereceğiz biz, herkes kirleniyorsa nasıl yönetileceğiz”. İşte cevabı demokrasi olan soru. İnsanların anlamakta, anlasalar bile hayata geçirmekte müthiş zorluklar çekeceği olgudur demokrasi. Bir ülkede gerçekten demokrasinin var olması için o ülke insanının kaya gibi sağlam bir sosyal bilince sahip olması gerekir. Bunu açalım biraz…

Diyelim ki Tayyip Erdoğan muhteşem bir adam. Son derece insancıl, ahlaklı ve vicdan sahibi, adaletten asla şaşmayan, sabırlı, her kesimi kucaklayan bir lider… Memleketi mükemmel idare ediyor. Siz bu durumdan ne kadar memnun olabilirsiniz? Ülkenin son derece iyi idare edilmesinin yegâne sebebi iktidarı elinde bulunduranların vicdanına kalmışsa, siz buna ne kadar demokrasi diyebilirsiniz? Hadi durum tam tersi olsun; Erdoğan’ın zalim, faşist, hak hukuk bilmeyen, burnunun dikine ülke yöneten birisi olduğunu varsayalım. Bunun alternatifi nedir? Erdoğan’ın aksi yönde özelliklerine sahip olduğu düşünülen bir Kılıçdaroğlu, Kurtulmuş ya da Bahçeli mi? Bir liderin insafsızlığından kurtulmak için bir başka liderin insafından medet ummaya demokrasi denmiyor maalesef. Bu halde, iktidarda kimin olduğunun hiçbir önemi kalmıyor. Çünkü kim olursa olsun, insandır, bir inancı ve dünya görüşü vardır, ona göre hareket edecektir daima. Dindar bir iktidarın dindarları kadrolaştırmasında da, laik bir iktidarın laikleri kadrolaştırmasında da zerre kadar şaşılacak bir durum yoktur. Ben de olsam, siz de olsanız, iki şey arasında tercih yapma durumunda kaldığınız vakit size yakın olanı tercih edersiniz. Siyasete giren bir insanın neden çamura bulanacağının cevabı da burada yatıyor. Çünkü ortada bir mücadele var. “Ben onlardan daha iyiyim” demek ve bunu ispatlamak zorundasınız. Kafadan alçakgönüllülük gitti bir kere. “Onlar anlamaz, bu iş benim işim” demek zorundasınız. Kibir geldi yapıştı. “Yalan söylüyorum ama halkın iyiliği için” dediniz. Kendinizi kandırdınız. Sonra nefis, şeytan, dünya nimetleri, makam, şöhret vs…


Eskiden krallıklar, imparatorluklar vardı. Hadi geçtim tarihi, edebiyata, masallara bakın. İyi krallar ve kötü krallar vardır. Merhametli imparatorların hemen ardından ali kıran baş kesenler gelir. Bunun bugünden farkı ne? Kral iyi kalpliyse halkı savaşa sokmaz, vergilerini ağırlaştırmaz; kötü kalpliyse onun bunun kızını haremine alır, zevk-ü sefa içinde yaşar, halkın ağzına sıçar! Ve bugün… İktidar merhametliyse adaleti sağlar, vergileri düşürür, halkın derdini dinler; katı kalpliyse düşmanlarını hapse tıkar, aydınları susturur, zam üstüne zam yapar! Ha, demek ki neymiş, demokrasi ile filan yönetilmiyormuşuz!

“İyi güzel diyorsun da Turgay kardeşim, o kirlenir, bu bozulur… Ne yapmalı, demokrasiye nasıl geçilir”. Başta da dediğim gibi, sağlam bir sosyal bilinç ve birliktelikle mümkündür bu. Hükümetleri kontrol altında tutacak çok güçlü bir sivil toplum yapılanmasıdır asıl mesele. Bir başbakanın iyi davranmasını bekleyen değil, onu iyi davranmak zorunda bırakan, bir çemberin içinde tutabilen halktır demokrasiye sahip olan. Sivil toplum bir bütün halinde hareket ettiği müddetçe iktidar ne kadar güçlü olursa olsun halkın çizdiği sınırların dışına çıkamaz. Ve bu öyle zannedildiği gibi hayalci bir yaklaşım değil. Ancak sabır ve zaman istiyor. İnsanların birbirine tahammül göstermesi gerekiyor.

Bugünü ele alalım. Mesela geçen hafta 19 yaşında hamile bir kadın polis şiddeti yüzünden çocuğunu kaybetti. Eğer siz o ideolojik kör bakışlarınızdan sıyrılamıyorsanız, “ne işi vardı onun gösteride, zaten amacı oydu, o yaşta ne hamileliği, düşürmese kendi aldıracakmış” vs. diyorsanız, yarın iktidar değişir ve izbe bir bodrum katında polis götünüze cop sokarsa o öğrenciler de “zaten adam ibneymiş, polis yapmasa kendisi dildo kullanacakmış” diyecektir. Keza bugün o hamile kıza acısa bile diğer öğrencilerin dayak yemesini savunurken “başörtüsü yüzünden biz sürünürken neredeydiniz, hocalarınız komutanlara brifing verirken ne bok yiyordunuz” gibi sorularla karşımıza çıkıyor birçok yazar. Ya da işte, “Mavi Marmara baskını için oh çekiyordunuz” filan diyor. Her görüş kendi cephesinden baktığı vakit sadece haklılığını görür. Duruma göre gerçekten haklıdır da belki. Ama bir yerde bu çatışmanın sona ermesi gerekiyor. Bir taraf affetmeyi, diğer taraf hoş görmeyi, beriki el uzatmayı beceremez, daha kötüsü, bunu istemezse, kıyamete kadar demokrasi yüzü göremeyiz bu ülkede. Düşünsenize, o öğrenciler dayak yedi diye ertesi gün sağı/solu, dindarı/laiği, Kürt’ü/Laz’ı, Fenerlisi/Cimbomlusu ayağa kalksa, hepsi birden sesini yükseltse, gerekirse meydanlara çıksa, hükümet bunun için özür dilemek zorunda kalmaz, sorumluları cezalandırmaz mıydı? Sivil toplumun bu kadar güçlü ve beraberce ses vereceğini bilse o çocukların, ya da başkalarının, eylem yapan işçilerin, grev yapan memurların kafalarına cop geçirebilir miydi?


Tekrar söylüyorum: siyaset pis iştir. Temiz de olsalar başlarken, siyasete bulaşanlar herkes pislenir. Yükselmenin tadını aldıkça hizmet etmeyi unutur insan. Çok nadir rastlanacak biçimde tepelere kadar temiz halde çıksa bile, kirlilerin kendine çizdiği sınırları aşamayacaktır. Aşmak için kendi de kirlenecektir. Bu kirliliği temizliğe giden yol için mübah görecek, kanına giren zehrin farkına varmadan diktatörleşecektir. Tek çözüm demokrasidir ve demokrasi de sayısal üstünlüğü ele geçirenin merhametinden medet ummak değil, farklılıklarımıza rağmen vicdan noktasında birleşerek adalet ve eşitliği kendi elimizle, hükümetlerin yıkamayacağı, değiştiremeyeceği biçimde inşa etmektir. Bu böyledir.
 

©2009 Litost | by TNB