13 Ocak 2011

Film Tavsiyeleri #1

Eskiden, yani gecemi gündüzümü sözlüklerde filan geçirecek kadar aptal olduğum zamanlarda sinema üzerine epey bir şeyler yazıyordum. O yazıların hepsi arşivimde saklı olsa da yeniden yayınlamak istemedim. Çizgisini sinema dünyası üzerine kurmuş çok şahane blog’lar var zaten. Bir cephe de oraya açmanın âlemi yok. Lakin hem zevklerimizin uyuştuğu arkadaşlarımın “ee, yok mu yeni bir şeyler” sıkıştırmaları, hem de uzun uzadıya olmasa bile hakkında birkaç cümlecik de olsa karalamak istediğim yedinci sanat şahikaları dolayısıyla arada sırada sinema yazıları yazmaya karar verdim. Fakat bu yazılar inceleme/eleştiri yazısından çok tanıtım/tavsiye içerikli olacak. İlkini şu anda okuyorsunuz zaten. Hadi Bismillah…

*   *   *   *

Kærlighed på film (Just Another Love Story)eskiden

Yönetmenliğini Ole Bornedal’in yaptığı 2007 Danimarka yapımı bu filmi listemin başına koydum. Bana mı hep güzelleri denk geliyor bilmiyorum ama İskandinav sinemasından çıkma ne kadar film izlediysem müthiş bir haz almışımdır. Ingmar Bergman’ın nasıl bir etkisi olmuşsa artık, İsveç, Norveç, Danimarka fark etmiyor, döktürüyor herifler (Breaking The Wawes, Lilja 4-Ever, Ondskan, Nói Albínói, O’Horten, Reconstruction ve daha neler neler). En son izlediğim olması hasebiyle burada bahsetme gereği duyduğum (yoksa bu gönül Reconstruction üstüne destan yazmak ister) bu filmin en önemli, en dikkat çeken özelliği kurgu ve görüntü işçiliğinin kusursuz olması. Ne zamandır bu kadar stilize kamera açıları, bu kadar zarif bir işçilikle işlenmiş sahneler görmemiştim. Ki hakkını yemeyelim, aslında çok basit bir hikâye olmasına rağmen şahane de bir senaryosu var. Sinema zevki ne olursa olsun herkese tavsiye edeceğim güzellikte bir film.


 Micmacs A Tire-Larigot

Of Allah’ım of! Söz konusu bir Jean-Pierre Jeunet filmi olunca bünyede heyecan tavan yapıyor elbette. Bu film pek de yasal olmayan yollardan bilgisayarıma şeref verdiğinde sırf izlemediğim bir tane Jeunet filmi var diye el sürmedim bir süre. Korkunç derecede görsel detay barındıran filmleriyle dünyanın en renkli masallarını anlatan bu dev cüsseli Fransız’ın son şahanesini Pazar günü izledim, sonunda. Sonuç? Tabi ki mükemmel! Cümle âlemin Amelie vesilesiyle tanıdığı yönetmen bu sefer ölüp bittiğim o ilk iki filmine (Şarküteri ve Kayıp Çocuklar Şehri) yakın bir iş çıkarmış (Filmin bir yerinde Şarküteri’ye açıktan açığa yapılmış bir gönderme de var zaten). Filmin teknik yönüne dair tek kelime edersem çarpılacağım için kısaca senaryoya değinmek gerekirse; Çocuk yaşta babasını bir mayına kurban veren kahramanımız büyüyüp adam olduktan sonra bir gün kafasına kazara giren bir kurşun yüzünden her şeyini yitirir. Sokaklarda yaşamak zorunda kalmışken bir gün babasının bastığı mayını ve kafasına giren kurşunu imal etmiş iki dev silah şirketinin kapısına dayanır intikam için. Tahmin edileceği üzere kıçına tekmeyi yer. O da birbirinden eksantrik arkadaşlarını toplar ve…


 Salinui Chueok (Memories Of Murder)

Seri katil filmlerinde kullanılan ne kadar klişe varsa hepsini alıp tersyüz eden bir Güney Kore nefaseti… Yönetmen Joon Ho Bong’un gerçek bir hikâyeden yola çıkarak yazdığı senaryo, karakter dönüşümleri ve katilin aslında kim olduğundan çok onu bulma uğraşı veren polis teşkilatının çalkantılı ruh halini yansıtma yolunu tercih etmesiyle izleyiciye müthiş bir sinema deneyimi yaşatıyor. Filmin ilk yarısında ağır basan komedi öğeleri (dünyanın en gevşek cinayet masası dedektifi ve onun ota boka uçan tekme atan salak yardımcısı, Korelilerin fiziksel görünümleriyle inceden dalga geçen diyalog ve sahneler vs.) ortalardan itibaren yerini ağır ağır ilerleyen bir merak ve gerilime bırakıyor. Benim bu filmi çok sevme nedenim ise tıpkı senaryo gibi karakterlerin de değişen durumla birlikte girdikleri dönüşümün son derece gerçekçi ve mesaj yüklü olmasıdır. Siyahı savunanın beyaza, beyazı savunanın siyaha doğru meyletmesi ancak böyle anlatılırmış. Katil kim mi? Kimin umurunda!


Black Swan

“this is from mathilda” repliğinin öznesi konumundaki Natalie Portman büyümüş de cüssesi küçük ama yeteneği büyük dev bir oyuncu olmuş. Hadi tramvay camlarına yumurta atarak anarşistlik oynayan liseliler yüzünden V For Vendetta’yı en sevdiğimiz filmler listesinin gizli köşelerine sakladık diyelim. Portman’ın iyi bir oyuncu olduğu gerçeğini savunacak kaç film var elimizde? Boşuna saymayın, Black Swan tek başına yeter hepsine. Darren Aronofsky da estetikle kafayı bozmuş manyak yönetmenler sınıfına mensup malum. Gerçi The Wrestler’da işin o yanını boş verip sadece hikâye ve müthiş bir oyunculukla da iyi film yapabileceğini ispatlamıştı. Fakat büyük ihtimalle Portman’a Oscar getirecek bu filminde ne kadar yeteneği varsa dökmüş ortalığa üstat. Konusuna, müziklerine, yerinde durmayan kamerasına değinmeyeceğim, zaten bir sürü yerden okuyabilirsiniz. Hem hiçbir şey için izlemeseniz bile sırf o manyak annenin ürkütücü gerilimine şahit olmak ve siyah kuğunun filmin finalindeki muhteşem dansını görmek için izleyin derim bu filmi. Sevişme ve mastürbasyon sahneleri ise zannedildiği gibi filmin önüne geçecek şeyler değil. Zaten erotik değil estetik bir yaklaşımla çekilmişler ama sanat için de olsa cinselliğin aşırıya kaçan kullanımına karşı durduğumdan “olmasa da olurmuş” diyorum.


Chugyeogja (The Chaser)

Az yukarıda bahsettiğim Kore filmine hem tarz, hem de konu olarak benziyor olsa da ondan oldukça farklı bir sinema güzelliği bu da… Bir defa filmin birincil amacı adalet duygusu ve devletin adalet dağıtma yöntemleriyle çetin bir hesaplaşmaya girişmek. Eskinin polisi, şimdinin pezevengi olan kahramanımız ortadan kaybolan ‘sermayelerini’ bulmak için harekete geçince kendisini oldukça karmaşık bir cinayet davasının içinde bulur. Fakat katili belli bu davanın önemli bir eksiği vardır; kurbanlar! Katilin hiç uzatmadan, daha en başından seyirciye gösterildiği filmin gerilimi adım adım öyle yükseltiliyor, öyle ustaca ve sessizce gırtlağımız sıkılıyor ki, kendimizi kurbanların yerine koymuşçasına acı çekmeye başlıyoruz. Spoiler vermemek adına detaya giremiyorum ama, şöyle söyleyeyim, “markete sığınan kurban” sahnesi bana hayatımda tırnak yedirtmiş en gerilimli sahnelerden biridir. Mutlaka izleyin…


 Avaze Gonjeshk-Ha (The Song Of Sparrows)

İran sinemasının ‘ahlaklı’ ve yetenekli yönetmenlerinden, benim de büyük bir hayranı olduğum Majid Majidi’nin son filmi… Majidi’yi size nasıl anlatsam, ki anlatmakla da olacak iş değil, ki çok uykum geldi, izlemek lazım. Allah’ın Rengi’ni izleyip kör bir çocuğun hayatı nasıl algılamamız gerektiğine dair verdiği acı dersi, Cennetin Çocukları’nı izleyip bir çift ayakkabıyı paylaşan iki kardeşin iç burkan ama aynı zamanda gülümseten hikâyesini, Baran’ı izleyip aşk uğruna bir insanın nasıl kendinden vazgeçtiğini görmek lazım. Özellikle sembolizm takıntısı ön planda olan yönetmenin simgeler yoluyla (en meşhuru kırmızı balıktır bu simgelerin) gözümüze soktuğu hikâyelerinin hiçbiri bitsin istemezsiniz. Başlıkta bahsettiğim filme ayrıca değinmeme gerek yok. Yönetmenin bilinen çizgisinde, neşeyi de hüznü de dozunda kullanarak, arada bir kısacık İbrahim Tatlıses şarkıları bile duyabileceğiniz bir başka Majidi dramı…


Benden şimdilik bu kadar. Aslında çok daha fazla film hakkında çok daha özenli ve detaylı şeyler yazmak isterim ama bunun için zaman da, kafam da müsait değil! Umarım sinemasever okuyuculara az da olsa faydam dokunmuştur. Bay bay.

0 yorum:

 

©2009 Litost | by TNB