Eskiden, İstanbul bu kadar kalabalık ve ıkış tıkış değilken, her mahallenin hemen herkes tarafından tanınan delileri olurdu. Belki hâlâ varlar ama kim görecek, kim duyacak… Bu delilerin bir kısmı “hebele hübülü” şeklinde, kimseye bir zararı dokunmadan takılırken, bir kısmı pek öyle uslu durmazdı; ağızlarından yakası açılmadık küfürler savrulurdu. Ama işte, göründüğü kadar deli değillermiş demek ki, kimseye doğrudan sövmezlerdi. Gider bir kahvenin önünde sabit bir noktaya bakarak “orospu çocuklarııııı! bacınızı s..eyim ulaaan!” diye bas bas bağırır, hiç bir tepkiyle karşılaşmazlardı. Sebep? Sebep deliyle deli olmamak değil, kimsenin o edilen küfürlerdeki sıfatları kendi üzerine almamasıydı. Herkes içinden ne kadar pir-û pak olduğunu düşünür, yanındaki adamın da pekâlâ az orospu çocuğu olmadığını geçirirdi aklından! En sonunda ya kahveci, ya ihtiyarlardan biri deliyi kovalar, bu tek taraflı garip ritüel de son bulurdu.
2002 ve 2007 genel seçimleri, cumhurbaşkanlığı seçimi ve referandum sonrası süreçten tutun da PKK, Ergenekon davası, türban ve parti kapatma tartışmalarının dâhil olduğu siyasi gündemin yarattığı tartışmalar biraz bu deli örneğini andırıyor. Küçük beyinli kimseler doğrudan birilerine yüklenmelerinden doğacak karmaşa sonucunda namusunu kaybetmek istemiyor. Bulunan çözüm ise basit; topluca sövmek! “x olanlar salaktır, bunlar böyle geri zekâlıdır, ne zaman bunların bir boktan anladığı görülmüş” gibisinden, aynaya karşı sövmek ya da rüzgara karşı tükürmekten farkı olmayan adice eylemlerde bulunmayı alışkanlık haline getirmişler. Diğer yandan, aynı o delinin sövdüğü kalabalık gibi, kendini de saldırdıklarından bağımsız, aydın, erdemli, onurlu bir yere yerleştiriyorlar. Geri kalanları salla gitsin! Nasıl olsa “ben ‘o’ partiye oy vermedim, ‘o’ ideolojiye düşman oldum, ‘o’ insanlardan tiksindim” değil mi? Demek ki “şerefimi muhafaza etmişim”!
Dünyaca ünlü oyun yazarı ve döneminin aktif bir siyasi figürü olan Bertolt Brecht, partisinin kaybettiği bir seçim sonrası parti yönetimiyle değerlendirme toplantısına katılır. Herkes burnundan soluyarak halkın cahilliğinden, gerçekleri görememesinden, sosyalizmin yüceliğinden dem vurarak sinir krizleri geçirmektedir. Bu konuşmaların orta yerinde Brecht arkadaşlarına bakar ve ince bir alayla şöyle der; “arkadaşlar, hadi kendimize başka bir halk bulalım!”. Gördüğü her dindara “defol git İran’a!” her solcuya “siktir git Rusya’ya!” her Ermeni’ye, Rum’a, Yunan’a “ya sev ya terk et!”, her liberale “git Soros’un kucağına otur” demekten başka fikir üretemeyen insanlara önemle duyurulur.

3 yorum:
Selamlar; yazının yapısına bir eleştiri değil ancak küçük bir düzeltme. Bahsedilen anektod aslında Brecht'in bir şiiridir. Şiir şöyle:
"17 Haziran ayaklanmasının ardından
Yazarlar Birliği'nin sekreteri
Stalin Bulvarı'nda bildiriler dağıttırdı
Halkın, hükümetin güvenini kötüye kullandığını yazan
Ve ancak iki katı çalışmayla
Yeniden hükümetin güvenini kazanabileceğini
Daha kolay olmaz mıydı
Hükümet halkı dağıtıp
Yerine bir yenisini seçse?"
Brecht faal olarak herhangi bir parti üyesi olmamıştır, ancak bu şekilde Hollywood'da yaşarken komünist avından sıyrılabilmiştir. Ancak 1948 yılından sonra, önemli bir yazar olarak hakim Doğu Alman Komünist Partisi ile temasları olmuştur. Brecht zabıtası verdiği küçük belki de gereksiz rahatsızlık için özür diler, yazılarınızın devamını diler.
Sempatik bir adsız. Değil mi Bakırtaş?
Kesinlikle öyle sevgili Kaya! Bir yerlerden kulağımıza çalınan, aklımızda kalan kimi anektodların kaynağını istesek de bulamayız. Bu kaynağı bilip de bizi uyarma nezaketi ve zahmeti gösteren arkadaşımıza çok teşekkür ediyorum. Sağolsun...
Yorum Gönder