17 Şubat 2011

Müslüman Dünyanın Afili Filintaları

28 Şubat sürecinin bu memlekete az kötülüğü dokunmadı. Egemen sınıfın tüm şerefsizliğiyle sırıtarak sarf ettiği “bin yıl sürecek” söylemlerinin bugün bir yerlerinde nasıl patladığını ibretle izliyoruz. Şükür ki hayal ettikleri gibi bin yıl devam etmedi bu süreç. Ve başımıza sardıkları tüm o belalar da birer-ikişer çıktı/çıkıyor hayatımızdan. Fakat bu süreç yüzünden meydana gelmiş öyle değişimler oldu ki, bunları eski haline getirmek çok zor. Çünkü bu değişim devlette, kanunlarda, golf kulüplerinde ya da Aroma vişne suyunun içeriğinde değil, bir kesimin ruhunda gerçekleşti.

“Bir kesim” diyerek genç Müslümanları kastediyorum… [Lütfen kimse “kimin Müslüman olup olmadığına sen mi karar veriyorsun” basitliğinde algılamasın bunu. İsteyen dindar desin, isteyen dinci. Ya da İslamcı, muhafazakâr vs. Kafanıza nasıl esiyorsa o şekilde adlandırabilirsiniz.] Bu kuşağın 28 Şubat süreciyle birlikte içine girdiği halet-i ruhiye ve bunun sonucu olarak yaşadığı değişim birçok alanda, birçok farklı şekilde tezahür etti. Benim bu yazıda bahsetmek istediğim alan ise ticari, siyasi ya da sınıfsal değişimlerden daha fazla (ve belki daha kötücül biçimde) etkilenmiş ‘entelektüel’ alandır.

Bir neslin edebiyatla, sinemayla, müzikle olan ilişkisini köklü biçimde değiştiren şeyin aslında çok basit bir nedene dayandığını söyleyebilirim. Hatta söyledim bile: bu neslin entelektüel hafızasını sadece sıfırlamakla kalmayıp başka bir şeye dönüştüren yegâne neden basit bir ‘sınıf atlama’ ihtiyacıdır. Çünkü 28 Şubat süreci bu iradesi ve imanı zayıf insanlara değersiz olduklarını söylemiş, bunu suratlarına haykırmış, onlara ikinci sınıf insan muamelesi yapmış, sonunda da onların kendilerini gerçekten değersiz ve ikinci sınıf hissetmelerini sağlamıştır. Bundan sonraki süreçse epey karmaşık sayılır. Kimileri Ahmet Hakan gibi ‘eski islamcı’ ceketleri giyerek egemenlerin yanına kapak atmış ve ödül olarak Pelin Batu’ların koynunda sabahlamış; kimileri sırf demokratik görünmek adına kadrosunda birkaç ‘farklı’ isim bulundurması gereken ve aslında hiçbir ahlaki değere sahip olmayan özel birliklere asker yazılmış; kimileri de -ki bu yazının asıl konusu onlardır- kendi dillerini, kendi edebiyatlarını, kendi ‘komünlerini’ oluşturmak sevdasıyla bilerek ya da bilmeyerek sahip oldukları değerlerden taviz vermiştir.


Kardeşlik, dostluk, kadirşinaslık güzel şeydir. İnsanlarla mutlu mesut, kavgasız yaşamak üstün bir meziyettir. Fakat edebiyatta, sanatta çatışma vardır, gerilim vardır, tartışma vardır, diyalektik vardır! Cemaatleşmek belki birçok alanda topluluklara fayda sağlayabilir ama söz konusu şey sanat olunca kişiyi parmaklıkları arkasında tutan bir hapishane görevi görmekten öteye gitmez. Gel gör ki bizim dindar yazarçizerlerimiz, sinemacılarımız, düşünürlerimiz kendilerini bu hapishaneye kapatmaya bizzat gönüllü oldular. Rezil bir sürecin etkisinde kalarak “ben aslında öyle değilim” kaygısıyla ait olmadıkları bir dünya yaratmaya kalkıştılar. Herkesin pek şahane müzik zevklerine sahip olduğu (Pink Floyd dinliyorum, içim dışım pir-û pak oluyor), müthiş filmler izlediği (Chan-wook Park’ın estetize edilmiş o şiirsel şiddetine komple hayranız), edebiyatın en lezzetli yerlerini kaşıkladığı (Hep beraber üç defa: OĞUZ ATAY! OĞUZ ATAY! OĞUZ ATAY!) bu dünyada hiç kimse onlara işe yaramaz, gereksiz insanlar olduklarını söylemiyordu çünkü. Yedi kelimeden daha uzun cümleler yazıp boş vakitlerinde Tarkovski çözümlemeleri yapan birisi boş beleş bir insan olabilir mi?!

İnsan doğasına aykırı olduğundan olsa gerek, bu dünyalarda da bir yerden sonra kast sistemi oluşmaya başladı. Tüm o insanların içinden en yetenekli, en popüler ve en gelecek vaat edenleri için yeni dünyalar yaratılmaya başlandı. Ve bu dünyalarda özde aynı olmasalar da başka birçok paydada buluştukları insanlarla birlikte yeni yaşam biçimleri icat ettiler. Buna bazen Meksika Sınırı, bazen Kafa Dengi, bazen de Afili Filintalar diye isimler taktılar. Hayatımız boyunca Sezai Karakoç ile Ajda Pekkan’ı yan yana görmüşlüğümüz yoktur ama Tarık Tufan ile Aylin Aslım’ı birlikte şakalaşırken görebiliyoruz. Murat Menteş gidip Teoman ile “n’aber kanka” muhabbeti yapabilir, çünkü ona istediği saygınlığı kazandıran asıl şey Teoman’ın “Korkma Ben Varım şahane bi kitap ya” demesidir. Elif Şafak Zaman’da yazmayı bırakıp Fatih Altaylı denen mahlûkatın yanına kapak atarken istediği tek şey ‘pis dincilerin yanında takılan modern müslüman’ rolünden kurtularak ‘kendiyle ve hayatla barışık güçlü kadınlar içinde en çok ben seviyorum peygamberimiz Mevlana’yı’ mertebesine ulaşmaktır. “Sırrı Süreyya sosyalist olmasına rağmen bizimle takıldığına göre, görün işte, ne kadar entelektüel ve çağdaş zihinli Müslümanlarız” kafası var bir de. Zırt pırt “Camus şöyle Sartre böyle” der de Erzurumlu İbrahim Hakkı’dan, Abdülkadir Geylani’den  –eğer batılı bir yazarla kıyaslama yapmayacaksa- bahsetmeye korkar, “beni geri kafalı sanırlar” diye…


Afili bir filinta olmak gibi herkese nasip olmayacak bir ayrıcalığa sahip olmak içinse tüm bunlardan daha fazlası gerekiyor. Patronunuzun “ahahaha, ilahi Ece hanım, bence yanılıyorsunuz ama dostluğumuzun ve sizinle birlikte takılmanın bana kazandırdığı ayrıcalıklarla kurduğum dünyanın dağılmaması için bu yanılgınızı bir bebeğin poposu kadar yumuşak biçimde ifade edeceğim. Çünkü sizinle gireceğim bir tartışmanın sahip olduğum saygınlığa gölge düşürmesi ve egemen sınıfın beni dışlaması gibi bir ihtimal yüzünden götüm üç buçuk atıyor” dediği yerde sizin de bazen ağzınızı kapatmanız gerekir. Aynı dünyada yaşamanıza, çektiğiniz dizilerde sürekli o dünyadaki arkadaşlarınızın kitaplarını göstermenize, yazdığınız kitaplarda o arkadaşlarınıza gerçek kişilikleriyle bir karakter olarak yer vererek jestler yapmanıza, TV programlarınıza her hafta o arkadaşlarınızdan en az birini çağırmanıza rağmen aranızda tartışma yaratacak farklı görüşler mi mevcut? Aman diyeyim! Sakın ha bunu dile getirmeye kalkışmayın. Çünkü bunu yaparsanız, “Ananııı! Yıkılıyo bin bir emekle kurduğumuz dünya” paniğiyle birlikte kıçınıza tekmeyi yersiniz. Hadi diyelim tekme atılmayacak kadar değerli bir yazar sayılıyorsunuz. O zaman da ‘büyüklerden biri’ araya girip “hadi öpüşün barışın” der. Siz de “ya o zaten muhteşem büyük bir yazar, kırdıysam affola” diye mukabele etmek zorunda kalırsınız.

Tüm bu olan biten normalde sizi hakikaten değersiz bir sanatçıya dönüştürürdü. Ancak post-modern edebiyat sağolsun, hiçbir anlam taşımayan birkaç süslü cümleyle zedelenmiş egonuzu da, dağılmış karizmanızı da toparlayabilirsiniz. İşin vahim yanı ne biliyor musunuz? Tüm bu dünyaları kuran, oralarda vakit geçiren, şiir yazan, film çeken isimlerin çoğu gerçekten de yetenekli insanlar. Birçoğu imrenilecek işlerin altına imzalarını atıyorlar. Ama işte, bazen konuşmak isteseler bile seslerini kesmeleri gerekiyor. Patronlardan birisi post-modernlik maskesi altında “o bana gülümserdi ben ona derdim ki, anam babam yoluna feda olsun ey Allah’ın Resulü; fakat şu koca melek, annemin gırtlağını sıkıyor, bir şeyler yapamaz mıyız?” diye çiziktirdiğinde “İslam peygamberi senin babanın oğlu mu ulan, o nasıl konuşmak öyle” diyemiyorsun. Bunun yerine, başını eğerek yarım kalan hikâyeni yazmaya devam ediyorsun; “…odaya girdiğimde ikisi de televizyon ekranına kitlenmiş, kahkahalarla gülüyorlardı. Baktım, Onur Ünlü’nün şu garip filmi Güneşin Oğlu oynuyor. Yayınevinden tanıdığım Derin Darbe’yi başımla selamladıktan sonra…”.

.

21 yorum:

Cihat Duman dedi ki...

e çözüm üretmemişsin. ne olsun? dağılsın mı bunlar? önerin nedir?

Turgay Bakırtaş dedi ki...

Devletin, ordunun ve basının el ele vererek; uzun ve zahmetli mesailer harcayarak bozduğu psikolojiyi kısa sürede düzeltecek sihirli bir formül yok. Aklıma gelen tek fikir tartışmalarıdır. Gerekirse boğaz boğaza sarılarak, ağızlarını bozarak tartışmak. Çözüm bulamasalar bile terapi olur! :)

Adsız dedi ki...

arada afili filintalar falan geçmese öz eleştiri yazısı olduğunu düşünecektim. ismini verdiğin kişilerden çok farklı olduğunu düşündüren nedir?

Turgay Bakırtaş dedi ki...

"Sen farklı mısın sanki" tarzında bir yorum bekliyordum ama bu kadar erken değil :) Bu soruya cevap vermeme gerek yok, çünkü yazı bir 'BEN ve ONLAR' yazısı değil. Ne zaman bir kitabım yayınlanır, bir dizinin senaryosunu yazarım, TV'de programım olur, o zaman anlaşılır ne mal olduğum. Şimdilik sadece, herkes gibi bir blog yazarıyım.

mikailşahin dedi ki...

satüko el değiştirdi bunu görmek gerek sanatta dahil,zamanla kimin ne mal olduğu anlaşılır...maskesi düşer

forzali dedi ki...

sitesinde "rachel corrie"nin resmini asmış biri olarak böyle pervasız laflar edebilmek ne büyük tezat.
çünkü bilinir ki: rachel corriee "vicdan"dır.
sahip olmanızı dilerim.

Turgay Bakırtaş dedi ki...

men çi guyem "okurum" çi guyed! şu yazının neresinden vicdansız biri olduğum sonucunu çıkardınız, hakikaten çok merak ettim.

melis boz dedi ki...

bu ne biliyor musun turgay bakırtaş;varolmak için söyleyecek daha iyi bir şeyi olmayan muhteris insanlar, üreten ve popüler insanlara çamur atarlar ve sanırlar ki onları karalarsam dikkat çekerim.evet çekersin ama bu seni daha yetenekli,daha saygın,daha müslüman yapmaz.(o tü kaka dediğin camianın raconu bu;henüz camianın ferdi olmadan bunu yapman ise ayrıca çok ilginç,allah bizi esirgesin diyorum.)

Turgay Bakırtaş dedi ki...

Sevgili Melis Boz, inan bana söylediklerinden bir şey anlamadım. Çamur atmaktan kastınız nedir? "Murat Menteş'e 150 lira borç vermiştim, geri vermedi pis herif" mi yazmışım da çamur olmuş? Söyleyecek daha iyi bir şeyim olmadığını söylemişsiniz, iki yıldan beri yazdığım bloğun (blog harici geçmişi hiç saymıyorum) geçmişine göz atma zahmetine niçin katlanmıyorsunuz?

Bir de şu var, ben o insanlar için herhangi bir yerde "yeteneksiz" demedim ki onlardan daha yetenekli olduğum iddiasını ortaya atayım. "Ben ve onlar" diye bir eleştiri yok bu yazıda. Dikkat çekmek için yazdığım konusuna ise hiç girmeyeyim. Eminim ki siz yazıp yazıp yakıyorsunuzdur müthiş denemelerinizi...

melis boz dedi ki...

"28 Şubat süreci bu iradesi ve imanı zayıf insanlara değersiz olduklarını söylemiş"sadece bu cümle parçası bile bence ziyadesiyle haddini aşmıştır. ben de bunu söyleyerek size karşı haddimi aşmışsam o da benim ayıbım olsun. (bu arada ben hiç deneme yazmadım, yazarsam bir gün "en afili filinta"yı da yazar size ithaf ederim)

Turgay Bakırtaş dedi ki...

Ortada bir had aşma durumu olduğunu düşünmüyorum. Ben gördüğüm ve inandığım şeyi yazdım. Yarın bunun aksinin doğru olduğunu görür ve inanırsam, onu yazarım. Ayrıca bir önceki yorumunuz çok daha sertken ikincisinde eleştirinizi tek cümledeki tanımlamaya indirmişsiniz. Elbette aynı konuda çok farklı düşünebiliriz ama sanki bu yazılanlara biraz duygusal tepki vermişsiniz?

Size teklifim şu; (benim kişiliğimi ya da bu yazıyı neden yazdığımı bir kenara bırakarak) afili filintalar ve benzeri yapıdaki insanların/grupların içinde bulundukları durumun "gerçek" halini anlatabilir misiniz?

melis boz dedi ki...

sadece bir tek örnek bile düşüncemi desteklemeye yeter demeye çalıştım oysa,o halde şöyle yapalım;ben geniş bir zamanda yazınızı satır satır ele alır,katıldığım ve katılmadığım yanlarını yazarım isterseniz.

dün twitterda (ufunet)iyi bir afili filinta eleştirisi dediği için bu yazıyı okudum ve sadece bu yazıyla ilgili fikrimi yazdım değilse şahsınız ya da çizginizle ilgili hiç bir kanaatim yoktur.başka da bir yazınızı okumuş değilim anlatabiliyor muyum?

netice olarak dünkü hislerim değişmiş değil,birilerinin yaptığı ya da yapmadığı şeyleri söylemek sizi daha inançlı ve iradeli,daha iyi edebiyatçı,daha iyi sinemacı da yapmaz.(eğer edebiyat yapma iddiasında iseniz,belki de siz bir eleştirmensiniz,inanın bilmiyorum)diğer yazılarınıza da göz attıktan sonra tartışsak daha verimli olacak sanıyorum.

melis boz dedi ki...

tüm sözlerimi geri alıyorum arkadaşım,hakkını helal et,murat menteş'in ece temelkuran ve nuray mert naatını okudum.az bile söylemişsin.kalemine sağlık.

melis boz dedi ki...

yazınıza eleştiri yaptığımda derhal kendinizi savunmaya geçiren egonuzla, sözümü geri aldığım ve "hakkını helal et" deme gereği duyduğumda cevap vermeye tenezzül etmeyen egonuzu(olumlu ya da olumsuz herhangi bir cevap)beslemenize yarayacak tek bir yorum daha bırakmamaya gayret ederek son bir yorum yapıyorum;menteş'in kibri ile kendi kibrinizi karşılaştırın bir ara.ama önce m.menteş'in yapabildiklerini ve sizin yaptıklarınızı aynı terazinin kefelerinde bir tartın; umulur ki üreten kişi ile üreteni sadece eleştiren kişinin aynı şişik egoya sahip olması sizde de dehşet uyandırsın.

Turgay Bakırtaş dedi ki...

Ben kendi tepkilerimi keskin zannederdim ama sizin tepkilerinizi gördükten sonra o kadar da keskin olmadığına karar verdim :)

Bunu söylemek bile ayıp ama öyle bir yorum yazmışsınız ki başka çıkış yok; son yorumunuza neden cevap yazmadım biliyor musunuz ("hakkını helal et" dediğiniz) , garip bir durum hasıl olmuştu ve ben o durumda sizi utandırmamak niyetiyle herhangi bir şey yazmak istemedim. Hatta yorumu hiç yayınlamamak geldi aklıma ama o an yayınladım niyeyse. Sonradan böyle bir tepki vereceğiniz aklımın ucundan bile geçmedi!

Şuna üzüldüm ki, belki yüzlerce kişinin yaptığı "o çok başarılı bir romancı, sense alelade bir blog yazarısın genç adam" basitliğinde eleştiri getirmişsiniz olan bitene. Ben Murat Menteş'i eleştirecek çok fazla şey gördüm, okudum, biliyorum. Siz bir yorum yayınlama/cevap vermeme üzerinden nasıl beni kibirli ve egolu ilan edebildiniz? (kaldı ki ben Murat Menteş'e hiçbir yerde "kibirli" diye eleştiri getirmiş değilim). Keşke biraz olsun beni tanıma zahmetine katlansaydınız...

melis boz dedi ki...

ben müsterihim;önce yanlış bulduğumu yazdım sonra hayır arkadaşım yanlış olan benmişim dedim,bunda utanacak bir şey yok;özür dilemeyi erdem sayanlardanım aksi halde neden gerek duyaydım hakkını teslim etmeye.eğer olumsuz eleştirilerimden sonra,kör göze parmak o yazıyı okuyup da sessiz kalsaydım(menteş in ece temelkuran ve nuray mert güzellemesinden bahsediyorum)"az bile söylemişsin,sözlerimi geri alıyorum" demeseydim utanç duyardım size haksızlık ettiğim için.
yorumuma gelince herbiri sizin inisiyatifinizde idi,ister yayınlarsınız ister yayınlamazsınız,sebebini bilmeniz falan gerekmiyor ben ne düşündüğümü size her şekilde(olumlu-olumsuz)iletmişim,buradan hissedilen "bu da sana kapak olsun"nidasıdır ki bir daha yanılıp özür dilemeyi hiç arzu etmiyorum bu yüzden hislerimin isabetli olmasını umuyorum.
murat menteş'i kibirli bulduğunuzu iddia etmedim zaten,ikinizi de aynı derecede kibirli bulan benim(son iki yorumum neden kibirli olduğunuzu düşündüğümü izah ediyor bence) şu var ki o nispeten anlaşılabilirken sizi anlamak çok kolay değil de dedim zaten.
tepkilerimin keskinliğine gelince haklısınız kesinlikle öyle ama bıçağı hakettiğimde kendime de çevirebildiğim için şükür ediyorum zira sizden özür dileyemezdim adalet duygumun bıçağı dayanmasa idi gırtlağıma.
neden cevap vermemenizle ilgili yorum yaptım diye düşünüyorum;"hatta yorumu hiç yapmamak geldi aklıma ama o an yaptım niyeyse." diyorum. anlaşılmıştır umarım.

melis boz dedi ki...

haa bir de"Murat Menteş'i eleştirecek çok fazla şey gördüm, okudum, biliyorum"demişsiniz.afili filintalar yazısı, mensuplarının yaptıkları işleri eleştirmiyor ki,genel olarak tavırlarını,hal ve ahvallerini eleştiriyor ki bu eleştirileri yapmak için murat menteş kitabı okumak, emrah serbes filmi izlemek şart değil,okumasanız da yazardınız afili filintalar yazısını.hatta okumayan biri de sizin eleştirinizi eleştirebilirdi zira o da sizin tavrınızı eleştirmiş olurdu. okuduğum,izlediğim filinta işlere hiç girmeden haddinizi eleştirmiştim hatırlarsanız.okuduğum yorumlardan gördüğüm kadarıyla bu yazıya dair yazı dilinizi,edebi derinliği falan eleştirmiş değil hiç kimse sadece tavrınızdır eleştiriye konu olan.afili bir filinta olduğunuzda çıkacaktır elbette bakırtaşlar ve hakiki üslup eleştirmenleri.

Turgay Bakırtaş dedi ki...

ah melis hanım ah, bir yerde anlaşmamızı engelleyen bir nokta var ama o nokta nedir, vallahi çözemedim. Yine de son bir açıklama yapacağım. Umuyorum ki kafa karışıklığını gidersin...

Evvela "başarılı bir romancıya karşı sıradan blog yazarı" tavrınızda herhangi bir değişim göremedim. Kibir arıyorsanız buna da dikkat etmenizi öneririm. Ayrıca bu blogda "kibir" başlıklı bir yazım var. Ona bir göz atarsanız kafa yapımı anlamak adına faydalı olabilir.

sonrasında... "eleştirecek çok fazla şey gördüm, okudum, biliyorum" cümlesinden neden sadece "okudum" kısmını alıp eleştirinizi onun üstüne kuruyorsunuz? "görmek" ve "bilmek" fiillerini es geçtiğiniz gibi "okumak" fiilini de sadece bu kişilerin yazdığı basılı eserleri okumak olarak algılamışsınız! Aklı başında, sorgulayan bir insan olduğunuzdan şüphem yok fakat sinirlendiğinizden olsa gerek birçok şeyi göz ardı ediyor ya da yanlış anlıyorsunuz.

Söyleyeceklerim bu kadar. Eğer hâlâ anlaşamamışsak ya bir münazara organize edip canlı canlı tartışalım, ya da bu bahsi burada kapatalım lütfen. İyi günler, hayırlı Ramazanlar diliyorum.

Ali Hakan Kaya dedi ki...

Melis Boz haklı bence.

Turgay Bakırtaş dedi ki...

Diego dur Allah'ını seversen, zaten ortalık karışık...

melis boz dedi ki...

eyvallah.sinirli,kibirli ve anlaşılmaz biriyim,kafam karışık bütün mesele bu aslında.hayırlı ramazanlar.

 

©2009 Litost | by TNB