Ah 28 Şubat ah, keşke bütün etkin Afili Filintalar gibi üç-beş edebiyat içerikli grupla sınırlı kalsaydı da kimliksiz ve kişiliksiz dallamaların doldurduğu garip kesişim kümelerinin o taralı alanlarını incelemek zorunda kalmasaydım. Daha yeni yazmıştım bir şeyler; Ahmet Hakan’dan, Murat Menteş’ten filan söz açmış, Müslüman gençliğin içinde debelendiği kimlik bunalımına dair naçizane görüşlerimi beyan etmiştim. Ayşe Arman sağ olsun, ilgi alanıma giren bu insanların daha uçuk örneklerini bulup kendileriyle röportaj yaparak bir nevi belgeselciliğe soyunmuş. Arasam bulamam böylelerini. Ki Arman da bu kesişim kümesinin yabancısı olmayan bir isim olan Esra Elönü’den yardım alarak röportajları dizi haline getirmiş.
Ayşe Arman’ın salt bir “öteki mahalle” merakıyla yapmadığını düşündüğüm bu işin bazı amaçları olsa gerek. [Bu arada, röportajlarda o kadar çok ve irrite edici biçimde “bizim mahalle, sizin mahalle” sıfatı kullanılıyor ki “muhtar mısınız ulaaan!” diye patlamaktan alamıyorsunuz kendinizi]. Ait olduğu kimliğin gereklilikleri yüzünden bir kesimce aşağılanmak yerine uçuk kaçık hallere bürünerek kendi topluluğunca kınanmayı tercih edenlerin gözümüze sokulmasının birden fazla nedeni olabilir. 28 Şubat sürecinin yarattığı değişik insan tiplerini gözümüze sokarak artık son kalıntıları da silinmekte olan güçlerinin nelere kadir olduğu gibi. Aslında azınlıkta olan ve çok da dikkat çekmeyen tipleri meydana sürerek dindar kesim hakkında/üzerinde garip algılar yaratmak gibi. Eh, kurtlu incirin kör alıcısı olur derler, bunları da yiyen bulunur elbet… Yemeyenler için, arada kalanlar için, özellikle de kendim için, “biz dalgamıza bakalım” diyorum. Yeteri kadar ve etkili biçimde rezil edersek belki utanırlar da Hürriyet gazetesinden alaka görmenin aslında ne anlama geldiği kafalarına dank eder.
Röportajların ilki Ahmet Savaş Özpınar isimli bir şahısla yapılmıştı ve gerçekten deli saçması bir şeydi. Çok marjinalim, çok cesurum diye takılan bu modern kardeşimizin röportajı, ne ilginçtir, gazetenin internet sitesinden kaldırılmış! Allah’tan internet derya deniz, kopyalanmayan, yedeklenmeyen hiçbir şey yok!
“Size bir dönem, ‘İslami kesimin Ahmet Altan’ı’ da demişler. Böyle laflar edince kadınlar eriyordur tabii...” demiş Arman, vermiş gazı. Modern müslümanımız da sazan gibi atlamış; “Evet. Radyoculuk yaptığım dönemlerde eriyorlardı.”
(Ulan hem Müslümanım diyecek, hem aynı röportajda başörtülü kızların haklarına dair süslü ve büyük cümleler kuracak, hem de o kadınlar için “eriyorlardı” gibi bir tabir kullanacaksın. Bravo yani, güzel kafa.)
- Evet, beş vakit namaz kılamıyorum. Ama çok sevdiğim bir hikâye var, müsaadenizle anlatayım: Derviş ovada yürüyor, bir kıza rastlıyor. Kızın kucağında bir sürü elma, “Ey güzel kız, nereye gidiyorsun?” diyor. “Sevdiğime” diyor, “Şu dağın arkasındaki tarlada çalışıyor”. “Kucağındakileri ona mı götürüyorsun?” “Evet” diyor. “Kaç tane elma var orada?” diye sorunca, kız şaşırıyor. Cevabı çok güzel: “Hiç insan sevdiğine götürdüğünü sayar mı?”
Aaa bu cevabı çok sevdim...
- Ben de Tanrı sevgisiyle kaç vakit namaz kıldığımın hesabını vermek istemem. Bazı şeyler sayıyla yapılmaz. 99 değil de 97 kere çektiğinde Süphanallah’ı Allah kabul etmeyecek mi? Gelenekler, dinin yerine geçerse böyle olur. Ben sayı namazı değil, sevgi namazı kılıyorum. Anadolu’da bir şehri dolaşırken ya da Bodrum’da, küçücük bir cami hoşuma gidiyor mesela, şortumla filan girip, namaz vakti değilken, iki rekât kılıp çıkıyorum. Bundan daha büyük sevgi olur mu?
(Ne güzel lan, şortla camiye gir namaz kıl, kıldığın namazın aşk dolu olduğunu iddia edip vakitleri yeniden ayarla, takıl yani kafana göre. İslam sayı dini değilmiş. Yani şimdi ben bu arkadaş için “IQ’su 50’nin altındadır” desem 20-30 puan için kalbimi kırmaması lazım)
- Bu şöyle bir şey: “Evet, ben seni, sen beni seviyorsun, birbirimize dokunmak istiyoruz. Hadi o zaman gel Allah’ın huzurunda muta nikâhı kıyalım. Birbirimizden kan alalım. Sonra da birbirimizden feragat edip, ayrılalım...”
İnsanın biraz kendini kendini kandırması değil mi bu?
- Değil. Erkek kadına, kadın erkeğe dokunmak istiyor. Ama engeller var. Ne yapabiliriz? Belki evlenmeyeceğiz, hayatlarımız başka yönlere doğru ilerleyecek ama birbirimize dokunmak da istiyoruz. Çözüm muta nikâhı.
(Kimden alıyorsunuz oğlum bu aklı bilmem ki… Ednan hocadan mı? )
* * *
Sıradaki konuğumuz Kuran öğretiminde yeni açılımlar yapan, pantolon ve uzun deri çizmeler giyerek kendini iyi hisseden Meryem Altınkaynak… Bakalım Meryem hocamız mahallesinin nelerinden şikâyet etmiş.
Siz eminim şefkatle yaklaşıyorsunuzdur Kuran kursuna gelen çocuklara...
- Evet. Benim ders anlatım biçimim bile farklı. Ben sınıfa girince, 15 dakika spor yaptırırım öğrencilerime. Sporun insana kattığı olumlu şeylerin bilincindeyim. Dersimin son 15 dakikasında da beyin jimnastiği yaptırıyorum. Onları tahtaya kaldırıyorum, bir kelime veriyorum, diyelim ki “düğme”, diyorum ki “Bana saçma sapan da olsa içinde düğme geçen cümleler kur.” Nereden neye atlayabiliyor, neyle ne arasında bağlantı kurabiliyor bunları anlıyorum.
(TRT’nin yeni dizilerinden Leyla ile Mecnun’da şahane bir bakkal karakteri var. Ne zaman birisi kendisinden alakasız bir şey satmasını istese “oğlum… manyak olmayın lan, bakkalım ben, bakkal” diye karşılık veriyor. Mesajı aldınız değil mi? Ayrıca Ayşe Arman’ın pantolon ve deri çizme giymeyen hocaların şefkatinden emin olmayışı da gözümden kaçmadı)
Bir gün Moda'dan aşağıya iniyorum, kendimi çok şık ve güzel hissediyorum, bir güzellik merkezinden çıkmışım, karşıdan bir hanımefendi büyük annesiyle birlikte geliyor, “Bu itleri bir türlü temizleyemedik” dedi. Sağıma baktım yok, soluma baktım yok, köpek arıyorum. Sonra anladım ki örtülü olduğum için bana söylüyorlar. Oysa, beni tanımıyorlar, kişiliğimi bilmiyorlar.
(Bravo bacım, ne desem boş! Yani birinin sana normalde “it” demesi yadırganacak bir şey değil ama güzellik merkezinden çıkmış, kendini modern ve şık hisseden biri olduğun için “tanısalar öyle demezlerdi” kafasındasın. Tebrikler. Madem senin aklın ermemiş, cevaplarını ben vereyim; Allah belanızı versin lan adi sürtükler!)
* * *
Ersin Çelik… Haber7.com’um editörü müymüş neymiş. Onda sıra.
Siz de camianızda “aykırı” olarak tanımlanıyorsunuz, neden?
- Karşı mahalleyi seviyorum belki ondandır. İmam hatip mezunuyum, Kuran kursunda okudum, Erzurumluyum ama 4 çarpı 4 Müslüman değilim, belki de ondandır.
Nasıl yani?
- Hani dört dörtlük Müslüman diye bir kavram var ya, ben öyle değilim. 4 çarpı 2 Müslüman'ım. 5 vakit namaz kılamıyorum. Dini tam olarak yaşayamıyorum. Bu bir itiraf değil, görünen köy. Kimseyi kandırmak istemiyorum. Nasıl görünüyorsam öyleyim.
(İbadet açığını samimiyetiyle örtmeye çalışmak diyeceğim, olmayacak. Aykırıyım diyeceğine, mahalle mahalle dolaşacağına git namazını kıl! “Beş vakit kılamıyorum” demek de “cumadan cumaya kılıyorum” demenin süslü yöntemidir. Yerler mi? Yemezler… Namaz kılmamaktan utanıp da bunu itiraf etmekten utanmamak da ne ola?)
Kapalı eşin üzerine alınan, açık eşe ne diyorsunuz?
- O da var, son dönemde çok ciddi sorun bu. Orada da peygamberin sünnetine uymaya çalışıyorlar.
Ne demek o?
- 4 eş...
Hadi ya!
- (Gülüyor) Oradan başlıyor sünnete uymak. Ama gel gör ki, peygamberin eşlerine tanıdığı eşitliği verecek kapasitede kimse yok. Ben bir başkasına âşık olsam, eşime söyler, boşanırım.
(Yahu bari sen atlama şu şehir efsanelerine be güzel kardeşim. Bir gün el ele verip İstanbul’u baştanbaşa dolaşalım, dört eşi olan ve buna sırf sünnet olduğu için kalkışan bir tane adam bul bana, bak bir tane diyorum, eğilip ayaklarını öpeceğim!)
Siz olun sizin kesimin Ebuzer'lerinden biri?
- Zaten öyleyim, öyle tanınıyorum. Peygamber Efendimiz, Ebuzer için diyor ki, “O, yalnız gezer, yalnız ölür, yalnız haşrolur.” Ebuzer gibi hissediyorum kendimi. Yalnızlık beni, daha fazla güçlendiriyor ve kalabalıklaştırıyor. Ne yapmak lazım sorusuna gelince, kötümser olmak istemiyorum ama maalesef, muhafazakâr kesimin erkeklerinin bu meseleyi aşamayacağını düşünüyorum. Çünkü 28 Şubat sürecinden sonra -şunu da belirtmek isterim 28 Şubat'ta mağdur olmuş tek cinsiyet kadındır- erkekler, “Başörtüsünü özgürlük!” deyip, iki tane cafcaflı slogan attıktan sonra evlerine gittiler.
(Yahu şu Ebuzer benzetmesinden de az ekmek yenmedi be kardeşim. Herkes devrimci, herkes özgürlük aşığı anasını satayım. “Yalnızlık beni daha fazla güçlendiriyor ve kalabalıklaştırıyor” demesinden çoklu kişilik bölünmesi olduğuna kanaat getirdiğim bu ‘çılgın’ bacımızın kaç erkek üzerinden “bizi yalnız bıraktılar” değerlendirmesi yaptığını da çok merak ediyorum)
- “Artık evlenirken başörtülü kızlar tercih edilmiyor” deniyor. Bu sizi korkutuyor mu?
- Yok canım, evde kalmak gibi bir korkumuz yok. Böyle bir sıkıntımız da yok. Ama rahibe filan değiliz. Bizim de bir bakışımız var, anne olmak istiyoruz. Ama ağlak kadın da değiliz. Bu, erkeklerin hatasıdır. Erkeklerin dönüşümünün bir sonucudur, kimse onları aklamaya çalışmasın.
- Peki bu sorunun cevabını ne: Başörtülü kadına ne olacak? Onlar kiminle evlenecek?
- Bir şey olmayacak. Başörtülü kızların, dinci erkeklerle evlenmek gibi bir derdi yok zaten.
(Kimsiniz ya siz, memleketin cümle başörtülü kızları bir araya geldi de vekil mi tayin etti sizi ki “biz şöyleyiz, bizi böyle sanmayın” diye ahkâm kesip duruyorsunuz? Babası zengin üç-beş züppe nefsine yenik düşüp ‘hafif kadınlarla’ birlikte oluyor diye ne kadar erkek varsa uçkuru için yaşıyormuş iması yapması neyin nesi? Bu feminizmin normali de bir boka benzemezken şimdi de İslami olanı doğuyor galiba)
Alıntılar da sağ olsun, yazı bir hayli uzadı. Daha çok şey var bahsedecek ama “bir başka yazıya” diyerek sözlerimi burada noktalıyorum. Allah hepimize -istisnasız hepimize- akıl fikir versin…


4 yorum:
Muta nihakını Hz. Muhammed yasaklamamış ama tarafınızdan yasaklandı sanırım. Öyle mi?
Ağız ne söylüyor, kulak ne anlıyor. İdrakinize hayran kaldım.
Yorum konusunda söyleyecek pek bir şey yok. Örneğin gülerek "e onlar da sünnete uyuyor." diyen birinin, kim ne derse desin duruma biraz da olsa alaycı baktığı ortadadır. Kendileri iyi bir ekşi yazarı olabilirmiş hatta.
Diğer taraftan muta nikahı İslamiyetin ilk yıllarında uygulanmış ve sonradan ortadan kalkmıştır. Bunu ben "içki" meselesine benzetiyorum. Yani hemen haram kılınmayıp, sonradan men edilen bir mevzu olsa gerek muta nikahı da. tabi tek farkı "haram" olduğuna dair kesin bir hüküm yoktur. Ancak haram olduğu yönünde bir ittifak vardır.
(Tirmizi şöyle diyor: "Mut'a nikahı İslam'ın ilk günlerinde idi. Adam bir şehre gittiğinde kimse ile tanışmadığından orada kalacağı süre kadar bir kadınla evlenebilir. O da eşyasına bakar, muhafaza eder, işini düzene kordu." Mut'a nikahının haram olduğuna dair ittifak vardır. Rafiziler ile Şiiler hariç bütün ulema haram olduğunu kabul ediyor.)
Ki Turgay'ın bu konu hakkında kendi fikrini öne sürdüğünü de bu yazıdan çıkartmak zor. Hatta bana göre mümkün değil. Çünkü bu işin çok ağır bir yük olduğunu, akıl, mantık gibi unsurların Şeri bir hüküm vermek için yetmeyeceğini o da biliyor.
Ancak İslami konularda ağızda sakız olmuş bir iki mevzunun halen daha milyonlarca kişi tarafından anlaşılamadığı da ortadadır. Bu sebeple bunları birer kalkan gibi İslamiyeti eleştirmek için kullana insanların IQ'ları hakkında konuşmak hiç de abes değildir. Çünkü amaç üzüm yemek değil, bağcıyı dövmektir. Binlerce kişinin okuyacağını bildiğin bir röportaj yaparken, insan bahsedeceği hükümleri bir bir araştırmalı ona göre konuşmalıdır. Ama 4 çarpı 4 müslüman olmak gibi bir derdi olmayan insanlar için bunun bir önemi olmasa gerek, ki olmamış zaten.
Kullanılan argümanlar bellidir. Ve bu hanım kızlarımız farkında olmadan bu dine hakaret etmek için zaman, mekan ve bir kıvılcım bekleyen tiplerin ekmeğine yağ sürmekle kalmıyor, "Ben inandığım halde bunun izahını yapamıyorum. Sen inanmıyorsun bir de. O halde söylediklerinde; şüphelerinde, mantıksız deyip akılla idrak edemediğin her şeyde sonuna kadar haklısın!" diyerek de o yağın üstüne bir kaşık bal da ilave ediyor.
Yazı iyi olmuş. Ancak bana sorarsan yeterince sivri bulmadım. Yani bazılarının aksine yumuşak kaldığını düşünüyorum. Yazılmak istenenler çekinceler nedeniyle yazılmamış sanki.
Ayşe arman ve röportaj yaptığı tipler hakkında İngilizcede çok güzel bir deyim var:
"It's like puking on a pile of shit!"
Yorum Gönder