Ordunun kullanması için tahsis ettikleri araçlara ihtiyaç olmadığını öğrendiğinde teessürden ağlayan, perişan olan insanlar... Hatay kurtulduğunda ordumuzun şehre girişi çok da güzel olmuş, çok da heyecanlı olmuş. Siyah giyen genç kızlar askerler geçerken bu elbiseleri yırtarak kırmızı-beyaz renklere bürünmüşler. Adeta bir vecd hali; Patrick Süskind'in Koku romanının o efsanevi finali gibi...
O yıllarda Hollanda'nın l'lerinden birisi kayıpmış görüldüğü gibi. Alman ordularının sabah sabah tecavüz etmesinden olabilir. Henüz savaştaki tarafını belirlememiş olan genç Türkiye Cumhuriyeti gidişata göre tavır değiştirecek olsa da başlarda müttefiklere tezahürat yapar gibi görünüyor.
Pek sevgili Cumhuriyet gazetemiz hükümetin çıkardığı Varlık Vergisinin her şekilde uygulanacağını "müjdeliyor". Asırlar boyunca çile çekmiş, ezilmiş, aç kalmış olan Türk köylüsünün dramını sonlandırmak için gayrımüslimlerin nesi var nesi yok elinden almak isteyen hükümete tam gaz destek veriliyor. Diyor ki, borcunu ödemeyenlerin mallarına el konulacak ve Aşkale'ye sürgün edilecekler.
"Aşkale yolcuları tıbkı Uludağ seyahatine çıkar gibi giyinmişlerdi. Ayaklarında golf pantolonları, gözlerinde kar gözlükleri vardı. Vagon penceresinden duyulan ses: Kuzum, mösyö Alber, para meselesini çabuk bitir, belki Ankara'dan dönerim..." Varlık Vergisini ödemeyenlerin her şeylerinin ellerinden alınıp sürgüne gönderilmeleriyle dalga geçiliyor. Bir yaşam biçimi olarak faşizm! Telefona, elektriğe, dolmuşa filan da komple ikişer kuruş zam yapılmış o arada...
Kendisi de Atay soyadını almış bulunan Falih Rıfkı yazısında şöyle diyor Mustafa Kemal'e Atatürk soyadının verilmesiyle alakalı olarak: "Mustafa ve Kemal basit Arap adlarıydı. Önderimizin sıfatı olan Gazi de Arapça bir sözcüktür. Kudretli bir Türk olan yüce önderimizin ona yakışacak ari bir Türk adıyla anılmasının vakti gelmişti".
Kahraman ve korkusuz Türk ordusu askerleri derebeyliğin, isyanın, pisliğin son kalesi olan Dersim'i adam ediyor! Sıkıştırıldıkları dağlarda bir bir yok edilen "asilerin" diğer Azrail'i de açlıkmış. Üstelik Maksim Gorki'nin ölümünün birinci yıldönümünde...
Brigitte Bardot'nun intihara teşebbüs etmesi ile Demokrat Parti'nin kapatılmasının aynı güne denk gelişi ne de garip bir tesadüf olmuş. Ve gene birilerinin idamı istenmiş. Adamın biri üvey anasını balta ile katletmiş. Ortalık bu kadar karışıkken bir de Kruşçef ibnesi gürültü çıkarmış...
Hürriyet'in o soğuk, o resmi ağzı sanki hava durumundan bahseder gibi bahsediyor bir başbakanın idamından. Altı farklı doktorun sağlık raporunu da gözümüze sokuyor. "Bakın, adamı astık ama sağlıklı astık!" der gibi...
Deniz Gezmiş ve "zorba" arkadaşları ortalığı birbirine katmışlar yine. İstanbul "bir ara" beyazlar bürünmüş. Bir de Bayer'de bir şey olmuş belli ki ama ne olduğunu anlayamadım açıkçası.
"Laikliğe aykırı tutumu nedeniyle" kapatıldığı haber verilen Milli Nizam Partisi lideri Erbakan, Akşam gazetesi logosunun hemen yanında yer alan "Seks ve Özgürlük" spotunu görmüş müdür acaba?
Mahir Çayan, Ulaş Bardakçı ve diğerlerinin cezaevinden kaçma hikâyesi şahaneymiş gerçekten. Daha da şahane olan ise "Polise yaptıkları el kol hareketleri yanlış anlaşılan" dilsizlerin soluğu mahkemede aldıkları haberi!
Mahir Çayan fırtınası sürüyor... Abimiz Ünye'de İngiliz kaçırırken polis de boş durmayıp kendisine yardım eden Yılmaz Güney ve onun "anarşist" tayfasını toplamış. Kocası tarafından rahatsız edilmeyen Fransız hatun üzerinden verilen laiklik mesajı da kayda değer doğrusu.
.












1 yorum:
çok beğendim yazınızı ki özellikle Mahir Çayan'ın başlığından başladım, başlıkları sunarken yaptığınız ince eleştiriler hayranlık uyandırıcı. Bloğunuzu yeni keşfettim. Kaleminizin gücü eksik olmasın dileklerimle...
Yorum Gönder