17 Ağustos 2011

Üslûbu İğrenç Olmayan Eleştiri Yazısı

Bir yazı yazdım, kimse okumadı. Kimse “gerçekten” okumadı. Yüzlerce kelimenin içinden sinir uçlarına bastırmak için birkaç tane buldular, onları okudular. Sonra da “üslubumun iğrençliğinden” dem vurarak eleştirdiğim kişilere siper oldular.

Evvela kendi savunmamı yapayım (aslında böyle bir şey yazmayacaktım ama içimde kaldıkça kafamı meşgul ediyor, odaklanmam gereken başka işlerim var).

1- Şu bilinmelidir ki; sözün ağırlığı isyanı ortadan kaldırmaz. Öfkeli bir anımda normalde etmeyeceğim laflar etmem benim eksikliğim olabilir. Fakat bunu büyüterek öfkeme neden olan şeyin önüne koymak da okuyanın eksikliğidir. Eğer okuyucu, kendisinin de öfke duyduğu bir meseleye karşı yazılmışsa, en ağır küfürleri bile hoş karşılar. Tersi durumda ise sinire keser. Şu durumda, Murat Menteş için “boş romanlar yazıyor”, İhsan Eliaçık içinse “kıçının üstüne oturup…” gibisinden, günlük hayatımızda bin defa kullandığımız şeyler bile kendilerinin sevenleri tarafından “iğrenç” kabul ediliyor. İğrençlik normalde sabit bir kavramdır. Lakin günümüz gençliği bunu göreceli hale getirmiş. Sevdiği şeye laf ettiysen tamamdır, “üslup iğrenç”. Şimdi olayı basit bir sen-ben tartışmasına indirgemek istemem ama benim İhsan Eliaçık için yazdıklarımı iğrenç bulan kişi Eliaçık’ın canlı yayında karşındakine “laga luga yapma!” demesini normal karşılıyor, Murat Menteş’in “lafı nerenle dinlersen oraya girer” gibisinden cümlelerine oley! çekiyor, Onur Ünlü’nün o meşhur sokmalı çıkarmalı şiiriyle kendinden geçiyor! E hani bizdik marjinal?

2- Eleştirdiğim kişilerin hepsi kitaplar yazmış, gazetecilik yapan, “başarılı” insanlar olduğu için benim onları eleştirmeye hakkım olmadığını söyleyecek kadar beyins- (çok pardon, üslûbu iğrenç olmayan yazıydı bu) “şaşkın” arkadaşlar var. Şimdi kalkıp Dostoyevski’ye hayatı zindan eden Belinski’nin bir satır bile edebi yazı yazmadığından söz açardım ama fanatizm gözlüğüyle okunan bir yazıda zerre kadar fark edilmez söyleyeceklerim. Şimdi kalkıp bu kişiye “e senin de iki seneni verdiğin bir blog’un yok, beni niye eleştiriyorsun” diyemezsin tabi. Kısasa kısasın alanına girmiyor bu gibi tartışmalar.

3- Benim bu yazıyı dikkat çekmek için yazdığımı söyleyen sivr- (çok pardon!) “dikkatli” arkadaşlara da bir küçük cevabım var: elbette dikkat çekmek için yazdım! İnsanlar bir şeylere dikkat çekmek için yazarlar, konuşurlar, eylem yaparlar! Otel önü iftarları kapitalizme esir olmuş Müslümanlığa “dikkat çekmek” için yapılmadı mı? İhsan Eliaçık birilerinin “dikkatini çekmek” için o kanal senin bu kanal benim dolaşmıyor mu? Benim de öfke duyduğum, yanlışlığını duyurmak istediğim bir şeye dikkat çekmek istememin neresi tuhaf? Yazarlığımı beğenmeyene hiçbir şey demem, tamamen keyif alma meselesidir. Ama benim burada iki seneden beri yazdığım herhangi bir şeye göz atmadan, sadece iki yazımı okuyup Afili Filintalar’a saldırmak amacıyla blog açtığımı iddia etmek de ayıp oluyor, vallahi alınıyorum bakın!

*          *          *

Savunmam bu kadar. Gelelim önceki yazdıklarımdan birkaç şeyi genişletmeye… Özellikle İhsan Eliaçık konusunda fikirlerine çok değer verdiğim birkaç arkadaşım “biraz abartmışsın” dediğinde durup düşündüm. Her ne kadar kendisi o söylediklerimi haklı göstertecek eylemlerde bulunmaya tam gaz devam etse de, kendisini olmadığı bir hal içindeymiş gibi gösterdiysem özür dilerim. Hakkını helal etsin. Ancak ben gördüğünü çalan bir hakem pozisyonundaydım. Kendisi faul yapmadan önce birileri formasını çekmiş, galiz küfürler etmişse bilemem. Yine de nefsine hâkim olmalıydı. Zidane’ın yaşamından ders alabilir. Adam dünyanın gelmiş geçmiş en büyük ve en efendi futbolcularından biriydi ama şimdi herkes onu dünya kupası finalinde rakibine kafa atan haliyle hatırlıyor! Allah yardımcısı olsun.

Murat Menteş’in romanları hakkında yazdığım “boş” tabirine gelirsek; şunu söyleyeyim ki, Menteş’in de, Alper Canıgüz’ün de, Emrah Serbes’in de kitaplarını almış, okumuş ve kütüphanesinde bulunduran biriyim. Ben bu insanların yazarlık yeteneklerine asla laf etmediğim gibi, tersine, yüceltmiş ve övmüşümdür. Fakat ortada şöyle bir gerçek var, bu isimlerin romanları okuduğunuz esnada size çokça keyif vermesine karşın sonraya hiçbir şey bırakmazlar. Cezbedici dil ve kurgu oyunları, dibine kadar mizah ve düşmeyen bir tempoyla roman yazmak herkesin harcı değildir. Fakat kim bir Menteş karakterini kitap bittikten sonra hatırlar? Kim bir Alper Canıgüz romanı okuduktan sonra hayata, insana dair düşüncelere dalar? Bu kitaplar eğlence vaat eder ve vaatlerinin arkasında sonuna kadar dururlar, ama o kadar. Yazdıkları hiçbir karakter bugün Sabahattin Ali’nin Raif Bey’i, Oğuz Atay’ın Selim Işık’ı, Reşat Nuri’nin Feride’si gibi yaşamıyor aramızda. Raskolnikov’a, Bazarov’a, Alexis Zorba’ya değinmiyorum bile! Edebiyat benim zihnime bir şeyler kazıyorsa doludur. Gerisi, kim ne kadar kızarsa kızsın, boştur. Var oldukları dönemde şöhretin tadını çıkarsalar da, geleceğe en ufak bir iz bırakmazlar. Ve şunu da söylemeliyim ki, bunu biliyor olmak o kitapları okumaya engel değildir. Neticede okey, tavla vs. oynamak da son derece boş ve gereksiz işlerdir ama yeri gelince oynamadan duramıyoruz değil mi?

Sözlerimi burada sonlandırırken, çok daha önemli işlere ayırmam gereken vakti bu yazıya ayırmama yol açan tüm insanlara en içten sevgilerimi gönderiyorum! Ve sevgili eşim, Şule’m, eğer eve gelmeden okuyorsan bu yazıyı, şunu bil ki, vallahi diğer işimi de layıkıyla sürdürüyorum!
.

3 yorum:

Adsız dedi ki...

bloğunuzu yeni keşfettim (vakit buldukça tüm yazıları okuyacağım). üslubunuz enfes, eleştirileriniz yerinde...

Adsız dedi ki...

murat menteşle ilgili yazınızda sonuna kadar haklısınız ihsan eliaçık hakkında da öyle. bu adamlar arkalarına öyle bir kitle takmışlar ki hipnotize mi olmuşlar bilmiyorum. kusura bakmasınlar siz malsınız diye herkes mal gibi davranacak değil . bu adamların hepsi birer balon birileri de iğne batırsın havaları boşalsın azcık değil mi ? saygılar efendm.

Turgay Bakırtaş dedi ki...

Teşekkür ederim, saygılar.

 

©2009 Litost | by TNB