5 Eylül 2011

Bizi Hep Ezdiler

Geçmişte yaşanmış ne kadar talihsizlik varsa “üzerine gitmek” yerine “altına yatmayı” tercih eden zümrelerin koro halinde söyledikleri acı şarkılar vardır. Bir çeşit “masumiyet sertifikası”. Olmadı “sevin beni” yakarışı. Hangisi işinize gelirse artık…

Dünyanın hemen her ülkesinde olduğu gibi yurdumuzda da zaman zaman (hatta çoğu zaman) demokrasi dışı yollara sapılmış; farklı ırk, din, siyasi görüş sahipleri arasındaki tartışmalarda devlet açık bir biçimde taraf olmuş ve bugün hatırladıkça yüzümüzün kızarmasına sebep olan birçok hadise cereyan etmiştir. Örneklemeye gerek yok. Birini gösterirsem diğeri eksik kalır. Gündemi takip eden ve yakın tarih hakkında az çok bilgisi olan herkes bunların neler olduğu iyi biliyor zaten. Detayları geçelim.

Evvela şunu kabul edelim; her ne kadar ağır aksak, eksik, dengesiz, emekleyen bir demokrasiye sahip olsak da, durumumuzun 10-20 sene öncesinden daha kötü olduğu söylenemez. Çok şey değişti ve değişmeye devam ediyor. Bu değişimin en büyük getirilerinden birisinin de “geçmişi sorgulama/geçmişten hesap sorma” olması gerekiyor. Peki bu hakkı devlet size verir mi? Vermez. Sen kendin alacaksın. Bastıracak, kamuoyu oluşturacak, sesini çıkaracaksın. Bunun için bir takım fedakârlıklar göstermen gerekiyorsa -ki gerekecektir- bundan kaçınılamaz. Hava bedava, evet… Ama özgürlük için bir bedel ödemek gerekiyor genellikle.

Olması beklenen bu iken, günümüz şartları geçmişi sorgulamayı, “neden böyle oldu” diye tartışmayı gerektirirken birileri niçin ısrarla “bizi çok fena ezdiler abi” sayıklamalarına girer ve üstüne bir de kendine yandaş arayarak toplu sünnet düğünü gibi ağlama şölenleri düzenler anlamıyorum. Hiç mi yumruğunuzu vuracak, tek başına ayakta duracak cesaretiniz yok? “Bize zulmettiler, bizi astılar, bizi kestiler, hakkımızı yediler…” diye dolanmaktan başka yapacak bir şey gelmiyor mu aklınıza? O “ezilen” toplulukların hiçbirine mensup değilim. Ne var ki bu yüzden devlet bize eliyle şeftali yedirmedi. Evet ya, öyle sanıyorsunuz belli ki. Sizin dışınızda kalanlar Osmanlı’dan kalma saraylarda yaşarken sizin suratınıza kuru ekmek fırlattılar değil mi? Zulüm sadece hapse atıp işkence etmekle olmuyor. Sırf 28 Şubat sürecinin bir kuşağın bilinciyle oynayıp yeni bir tür yaratması bile başlı başına zulümdür. Hrant Dink’i katledenlere destek olmak amacıyla siyah ciplerle mahkeme kapılarına dayanan ayıların üç numara traşlı kafalarını izlemek zorunda kalışımız da zulümdür. Ha senin bacağında sigara söndürmüşler, ha benim zihnime çivi çakmışlar!

Derdin mi var? Söyle! Haksızlığa mı uğradın? Bağır! Dayak mı yedin? Vur! Hakaret mi ettiler? Söv! Ama ne olur, Allah aşkına ağlama artık. Gel beraber meydanlarda lastik yakalım. Üç-beş mağazanın vitrinini indirelim. Anarşizm mi? Ona da eyvallah. Ama artık kimse geçmiş acılardan dolayı ağlayıp sızlamasın. Acı insanı susturur, gevezeleştirmez! Bu işin sonunun nerelere varabileceğini İsrail’den görüyoruz. Hayatlarını uğradıkları zulmü canlı tutmaya adamış, bu uğurda milyarlarca dolar para harcamış, romanlar yazmış, dev bütçeli filmler çekmiş olan o adi köpekler bugün dünyanın en zalim devletini kurmuş, kendilerine yapılandan misliyle daha ağır kıyımlar yapıyorlar ama yine de vaktiyle uğradıkları tecavüzlere ağlıyorlar! Hak aramak, hesap sormak ayrı şey, kendine yapılmış haksızlığın üzerine ideoloji inşa etmek ayrı… İşte bu yüzden kimse “Aha! Sen de bizdenmişsin yahu, hadi birbirimizin kıçını yalayıp gözyaşı dökelim!” pozlarına girmesin. Böylelerine denk gelince ağzının üstüne bir tane vurası geliyor insanın. Acı acıyı bastırırmış ne de olsa…


*      *      *

Ayrıca… Benim yazarak anlatabileceğimden çok daha fazlasını anlayabileceğiniz bir video paylaşmak istiyorum. Bu vesileyle Norman Finkelstein ile de tanışmış olursunuz.


4 yorum:

Adsız dedi ki...

Kimse ağlamıyor bayım. 28 şubat'ta olanlar ve sonrasında ortaya çıkan "ucube"ler haktır, doğrudur lakin bir halkın topkeyün yok sayılması, asimile politikalrına maruz kalması, kadınlarına tecavüz eidlmesi, erkeklerine bok yedirilmesi ile aynı değildir. Elma ordaysa, armut da burda... Bu da yeni moda oldu: Seni anlıyorum güzel kardeşim, yık, kır dök ama ne olur benim izin verdiğim kadar! olsun. Hiç saklamayın içinizi açık açık dökün bence. Bunu Müslüman mahallesinde eli kalem tutan herke syapmalı. Karnında değil; açık açık ve mertçe... Yapamıyorsa "ağlaya" ağlaya Ceylan'ın kemik parçalarını arasın kumlar arasında...

Turgay Bakırtaş dedi ki...

Tek bir noktaya bakarak asıl söylemek istediğim şeyi görmezden gelmişsiniz. Ceylan hakkında, katledilen Kürtler hakkında, Hırant Dink hakkında muhtemelen sizden çok daha fazla bağıran, hatta "ağlayan" biriyim. Belki tanırsınız, Selim Dindar'ın bir röportajını yüreğim kaldırmadığı için dört-beş denemede bitirmişimdir. Bunları niye söylüyorum dersiniz? Genel bir yanlışa düşerek, sadece okuduğunuz yazının gözünüze batan kısımları üzerinden eleştiri yapıyorsunuz, o yüzden. Halbuki bir baksanız, bu adam neyin nesi, başka neler yazmış, faşist midir, pezevenk midir nedir?

Amacım kendimi okutmak değil bu arada, olmadığım biri gibi görülmeye karşı refleks gösteriyorum. Karnımdan konuştuğum da söylenemez. Birazcık araştırma, birazcık özen lütfen...

Adsız dedi ki...

Uzun uzzunnn zamandır takip ediyorum, okuyorum sizi hiç merak buyurmayın Turgay bey. Tanıyorum yani sizi.. Ama bu yazı bana "ben müslümanım" diyen hemen hemen tüm Türklerin ortak tavrı gibi geldi. Söz konusu Kürtlerse, Kürt meselesiyle anında devlet gibi düşün, anında en milliyetçisinden kesil. Buna alışkınız. Yazınızı bu gözle okudum ve evet "o nokta"ya takıldım. O nokta varsa, ordaysa, takılmak normaldir. Olmasaydı takılmazdım değil mi!..

Daha düne kadar İslamcı kesimin babasıydı Mehmet Metiner, teorisyeniydi, bugünse sahibinden binlerce kez özür diliyor! Hem de Kürt! Dün söyledikleriniz, bağırdıklarınız bugün söylediğiniz "yanlış" şeyleri haklı çıkarmaz bayım. Dün ne kadar güzel söylemişseniz bugün o kadar "çirkin" söylüyorsunuz. Ben bir Kürt olarak okuyunca böyle algıladım. Ve aynı yazıyı okuttuğum daha başka Kürt arkadaşlaırm da aynı duyguyu hissettiklerini ifade ettiler...

Kimse ağlamıyor, mağdur edebiyatı yapmıyor. Zaten var olan mağduriyeti dile getirmek de ağlamak değildir. Biz Diyarbakır cezaevi deyince ama ülkücüler de asılmıştı deyip işin içine işemekten zevk alanlara inat, müslüman kimliğimizle Kürt meselesinin varolduğunu, kocaman kocaman öyle orda durduğunu ifade ediyoruz. İfade edişimiz ağlamak olarak algılanıyorsa, algı sahibinden şüphe duymak da son derece insanidir. Sen de mi Turgay serzenişidir aslınd ailk mesajım...

Selim Dindar'ı elbet biliriz. Biz onu şu meşhur Neşe Düzel röportajıyla da tanımadık. Zaten tanıyorduk,tanımamız gerektiği için...

Adsız dedi ki...

Eline sağlık. Özellikle şu kısmı bayağı etkileyici;

" Ha senin bacağında sigara söndürmüşler, ha benim zihnime çivi çakmışlar! "

 

©2009 Litost | by TNB