Daha önce yine burada değinmiştim, ülkemiz dâhilinde inşa
edilen her yeni yapının ne denli iğrenç göründüğü ve bunlara nasıl izin
verilebildiğini sorgulamıştım. Elbette değişen bir şey yok; değişeceği de yok.
Fakat bir şekilde içimde biriken öfkeyi boşaltmam lazım!
Önceki yazımda Bakırköy Adalet Sarayı’ndan Cevahir Alışveriş
Merkezi’ne, Çağlayan Adalet Sarayı’ndan Olimpiyat Stadı’na kadar bir dolu “yeni”
eserin çirkinliğinden bahsetmiştim. Her geçen gün bu yapılara başkaları ekleniyor.
Gözlerimizin önünde cereyan eden estetik katliamına dur diyemiyoruz. Milyonlarca
dolar para harcanıp ‘son teknoloji’ ile donatılarak inşa edilen binaların dış
görünümleri hususunda bu kadar özensiz davranılmasının ekonomik koşullarla bir
ilgisi olamayacağına göre tek bir açıklaması vardır: Zevksizlik! İşlevsel olsun
da, işimizi görsün de, iç dizaynı gönül çelsin de gerisinin vur beline rahvan
gitsin anlayışı…
Çok mu zor yahu bir binayı hem işlevsel hem de estetik
kaygıyla inşa etmek? Bir köprünün mukavemet hesaplarını bozuyor mu asılı olduğu
halatların rengi? Gaudi deli olduğu için mi tasarladı o ‘yamuk yumuk’ binaları?
Hundertwasser’in adını bile zikretmeye gerek yok, ne de olsa Viyana
kapılarından geri dönmüş bir ecdadın torunlarıyız! Bizim meclis binamızın da
Macarlarınki kadar görkemli olmasını dilemek çok mu romantik bir davranış olur?
Gelelim beni tekrar bu tip bir yazı yazmaya yönelten unsura;
yani Zeytinburnu’na dikilen ve adına “on altı dokuz” denen üç dev gökdelene… Zeytinburnu’nda
ikamet ettiğim için zaten nereden bakarsam bakayım görüş alanımın içinde yer
alan bu binaların ta Anadolu yakasından görüldüğünü, o meşhur İstanbul
siluetini fotoğraf çekilirken arkadaşına kulak yapan şımarık bir çocuk gibi sabote
ettiğini biliyor muydunuz? Gazeteler haber yapana kadar belediye bunu “gözden
kaçırmış”. Kadir Topbaş’a sorulduğunda ise “ehehe, ya şey, dur bakayım, şey
olmuş o, halledeceğiz biz onu” gibisinden gevelemeler duyulmuş cevaben. Hayır,
otu böceği eleştirenlere inat Kadir Topbaş’ın hizmetlerine sahip çıkan,
destekleyen, hatta kendisine oy veren biriyim. Fakat şimdiden “yüzbinlerce”
dolara satılan daireleri kapışılmış olan bu binaların İstanbul siluetinin içine
sıçışının “gözden kaçmış” olduğuna ölsem inanmam. Ulan madem girdiniz o siluetin
içine, bari bir şeye benzeseydiniz!
Allah nasip etti, bu yaz Viyana’yı, Budapeşte’yi, Prag’ı gezme şansım oldu. Avrupa gördükten sonra vatanına dudak büken züppeler gibi görünmek istemem ama saraylarından kiliselerine, heykellerinden opera/tiyatro salonlarına, köprülerinden parklarına kadar öyle ince bir estetik, o kadar düzenli bir işçilik var ki, insanın Devlet Bahçeli gibi “bizim de böyle binalarımız olsa, anne bizde niye yok!” diye isyan edesi geliyor!
Allah nasip etti, bu yaz Viyana’yı, Budapeşte’yi, Prag’ı gezme şansım oldu. Avrupa gördükten sonra vatanına dudak büken züppeler gibi görünmek istemem ama saraylarından kiliselerine, heykellerinden opera/tiyatro salonlarına, köprülerinden parklarına kadar öyle ince bir estetik, o kadar düzenli bir işçilik var ki, insanın Devlet Bahçeli gibi “bizim de böyle binalarımız olsa, anne bizde niye yok!” diye isyan edesi geliyor!
Bir de işin mimarinin dışında kalan kısımları var ama onlara
da girersem deneme değil kitap yazmam gerekecek. İpucu vereyim yine de, sonra
da gidip yatayım…
“İsmail YK Erkan Oğur’dan bin kat fazla albüm satıyor. Turgut
Özakman gibi bir adamın elinden çıkan romanımsı metinler kitabevlerinin
girişlerinde barikat niyetine kullanılırken Ömer Faruk Dönmez’in hikâye
kitapları için dört-beş yer gezmeniz gerekebiliyor. Perihan Mağden, Gökhan
Özgün gibi isimlerden mahrum olduğumuz basında Ece Temelkuran ve Nuray Mert
gibiler var olan dev takipçi kitlelerine en afilisinden yeni hayranlar ekleyip
duruyorlar. Nuri Bilge Ceylan şaheser bir filmle ilk gösterim günü bile salon
dolduramazken İncir Reçeli seven yayvan ağızlı kızımızı görmek için birkaç
salon gezmemiz gerekiyor!”
.




0 yorum:
Yorum Gönder