30 Eylül 2011

Bizim Büyük Zevksizliğimiz


Daha önce yine burada değinmiştim, ülkemiz dâhilinde inşa edilen her yeni yapının ne denli iğrenç göründüğü ve bunlara nasıl izin verilebildiğini sorgulamıştım. Elbette değişen bir şey yok; değişeceği de yok. Fakat bir şekilde içimde biriken öfkeyi boşaltmam lazım!

Önceki yazımda Bakırköy Adalet Sarayı’ndan Cevahir Alışveriş Merkezi’ne, Çağlayan Adalet Sarayı’ndan Olimpiyat Stadı’na kadar bir dolu “yeni” eserin çirkinliğinden bahsetmiştim. Her geçen gün bu yapılara başkaları ekleniyor. Gözlerimizin önünde cereyan eden estetik katliamına dur diyemiyoruz. Milyonlarca dolar para harcanıp ‘son teknoloji’ ile donatılarak inşa edilen binaların dış görünümleri hususunda bu kadar özensiz davranılmasının ekonomik koşullarla bir ilgisi olamayacağına göre tek bir açıklaması vardır: Zevksizlik! İşlevsel olsun da, işimizi görsün de, iç dizaynı gönül çelsin de gerisinin vur beline rahvan gitsin anlayışı…

Çok mu zor yahu bir binayı hem işlevsel hem de estetik kaygıyla inşa etmek? Bir köprünün mukavemet hesaplarını bozuyor mu asılı olduğu halatların rengi? Gaudi deli olduğu için mi tasarladı o ‘yamuk yumuk’ binaları? Hundertwasser’in adını bile zikretmeye gerek yok, ne de olsa Viyana kapılarından geri dönmüş bir ecdadın torunlarıyız! Bizim meclis binamızın da Macarlarınki kadar görkemli olmasını dilemek çok mu romantik bir davranış olur?



Gelelim beni tekrar bu tip bir yazı yazmaya yönelten unsura; yani Zeytinburnu’na dikilen ve adına “on altı dokuz” denen üç dev gökdelene… Zeytinburnu’nda ikamet ettiğim için zaten nereden bakarsam bakayım görüş alanımın içinde yer alan bu binaların ta Anadolu yakasından görüldüğünü, o meşhur İstanbul siluetini fotoğraf çekilirken arkadaşına kulak yapan şımarık bir çocuk gibi sabote ettiğini biliyor muydunuz? Gazeteler haber yapana kadar belediye bunu “gözden kaçırmış”. Kadir Topbaş’a sorulduğunda ise “ehehe, ya şey, dur bakayım, şey olmuş o, halledeceğiz biz onu” gibisinden gevelemeler duyulmuş cevaben. Hayır, otu böceği eleştirenlere inat Kadir Topbaş’ın hizmetlerine sahip çıkan, destekleyen, hatta kendisine oy veren biriyim. Fakat şimdiden “yüzbinlerce” dolara satılan daireleri kapışılmış olan bu binaların İstanbul siluetinin içine sıçışının “gözden kaçmış” olduğuna ölsem inanmam. Ulan madem girdiniz o siluetin içine, bari bir şeye benzeseydiniz!


Allah nasip etti, bu yaz Viyana’yı, Budapeşte’yi, Prag’ı gezme şansım oldu. Avrupa gördükten sonra vatanına dudak büken züppeler gibi görünmek istemem ama saraylarından kiliselerine, heykellerinden opera/tiyatro salonlarına, köprülerinden parklarına kadar öyle ince bir estetik, o kadar düzenli bir işçilik var ki, insanın Devlet Bahçeli gibi “bizim de böyle binalarımız olsa, anne bizde niye yok!” diye isyan edesi geliyor!



Bir de işin mimarinin dışında kalan kısımları var ama onlara da girersem deneme değil kitap yazmam gerekecek. İpucu vereyim yine de, sonra da gidip yatayım…

“İsmail YK Erkan Oğur’dan bin kat fazla albüm satıyor. Turgut Özakman gibi bir adamın elinden çıkan romanımsı metinler kitabevlerinin girişlerinde barikat niyetine kullanılırken Ömer Faruk Dönmez’in hikâye kitapları için dört-beş yer gezmeniz gerekebiliyor. Perihan Mağden, Gökhan Özgün gibi isimlerden mahrum olduğumuz basında Ece Temelkuran ve Nuray Mert gibiler var olan dev takipçi kitlelerine en afilisinden yeni hayranlar ekleyip duruyorlar. Nuri Bilge Ceylan şaheser bir filmle ilk gösterim günü bile salon dolduramazken İncir Reçeli seven yayvan ağızlı kızımızı görmek için birkaç salon gezmemiz gerekiyor!”
.

0 yorum:

 

©2009 Litost | by TNB