Televizyonlar istedikleri kadar fırınların, pastanelerin, lokantaların imalat bölümlerine yapılan baskınları bağıra çağıra haber yapsın, ruhların leş gibi kokuyor olduğu bir dünyada ellerin sebep olacağı üç-beş mikroskobik hadisenin yasını tutturamaz bana. Elin değmediği undan yapılan ekmek ne kadar hijyenikse bir o kadar da ruhsuzdur nihayetinde. Lezzetsizdir. Dolayısıyla faydasızdır.
Nefislerimizi köreltmeden ‘insan’ olabilmemiz mümkün değil. Zaten kendisinin esiriyiz. Ne söylese yapıyoruz. Her türlü pislik, yalan, riya, kibir, kıskançlık, dedikodu, haset kişiliğimizde mevcut bulunmakta. Bu kadar manevi pisliğin fiziki yansımaları da oluyor mutlaka. Ve o fiziki yansımaları minimuma indirmek için üretebildiğimiz yegâne yöntem bir şeyleri “el değmeden” imal etmek. Kirli ruhlu insanlığa karşı temiz ve ruhsuz makineler!
Beni yanlış anlamayın, pastoral bir hayatın özlemiyle yanıp tutuşuyor değilim. Süt doğruca inekten sağılıp yer sofrasına gelsin, ekmek sobada pişsin filan… Dert edindiğim nokta; birbirimizin ellerine olan güveni bile kaybettiğimiz zamanlarda yaşıyor olmak. Birileri bizi bu önlemleri almaya itti. Ve bu birileri “biz”den başka kimse değil! Bir insan kendini uymak zorunda olacağı kurallara teslim etmediği vakit nefsi devreye giriyor. Daha doğrusu o her zaman devrede de, biz onu aradan çıkaramıyoruz. Ve şuna tüm kalbinizle inanın; mantık ve nefis asla uzlaşmazlar. Ve nefsiniz asla sizin iyiliğinize olacak bir şey istemez. Bu ipi parmağınıza bağlayın.
Kimseye güvenemiyor, kimsenin sözüne inanmıyoruz. Hapishaneler inşa ediyor, habire yeni kanunlar çıkarıyoruz. Her şeyi herkesten daha iyi biliyoruz. Kalbimizin temiz olduğuna sarsılmaz biçimde iman ettiğimiz için kontrol etme gereği duymuyoruz. Birbirimizin eline dokunamıyoruz. Çünkü “başkaları cehennemdir”. Çünkü kişi âlemi kendi gibi bilirmiş; kendi ellerindeki pisliğin farkında olan herkes, başka ellere bakma ihtiyacı hissetmeksizin isteğini dağlara taşlara yapıştırıverirmiş;
“El değmeden üretilmiş olsun!”
.

1 yorum:
bir konuda takındığın yorum sınırlarındaki tavır; mevzunun müsebbibine,muharririne,müellifine,hülasa ona tesir eden herhangi bir şeye karşı önlenemez bir hissiyat oluşturduğunda, elzem olmadığını düşündüğüm fakat kendimi dizginleme gereksinimi de görmediğim sözler şeklinde vuku buluyor çoğu zaman. bu önlenemez hissiyattan kastım içerisinde müspetlikten başka bir his barındırmayan duygular manzumesidir. genel tavrımı burada bozarak ifade ediyorum samimi bir yazı...
Fakat benim menfi tespitim yazının muharririnin zaman zaman düştüğü bir durumdur ki fırsat dahilinde değiniyorum. İfade onun:
"Ve şuna tüm kalbinizle inanın; mantık ve nefis asla uzlaşmazlar. Ve nefsiniz asla sizin iyiliğinize olacak bir şey istemez. Bu ipi parmağınıza bağlayın."
bu aforizma kıvamındaki ifadeler parmağa bağlanacak sağlamlıkta mıdır tartışılır.islam da akıl, kalp, ruh, nefis gibi unsurlar bir olarak ele alınmışlardır. bunlar iç içe geçmiş kavramlardır. bunlarım uyum içerisinde olmasıyla ideal bir müslümanlıktan söz edebiliriz. Tabi ki aşağı bir derecede değil ideal bir yükseklikte "birlik"'tir kastımız. nefsin iyiliğimizi istemiyeceğini te'kidli nef'i istikbal gibi bir siga ile kuvvetlendirmek ayrı bir sıkıntı. efendimiz'in(s.a.v)
"Ben de sizin gibi bir beşerim, yerim, içerim, çocuk sahibi olurum, evlenirim." kabilinde hadisi şerifi nefsin meşru isteklerinin varlığını sarahatle ifade eder. selametinizi temenni eder esenlikler dilerim.
Yorum Gönder