Hemen
hemen hepimizin yaşamına sirayet etmiş bir hastalık var; dünyayla olan
ilişkimizi çok az gözden geçiriyoruz. Arzularımızın ne kadarı nefsani, ne
kadarı ihtiyaç kaynaklı, oturup hesap yapmıyoruz. Bindiğimiz araba gerçekten
bir yerden bir yere ulaşmak için mi, yoksa o korkunç reklamcılık ağzıyla “şehre
egemen olmak” için mi satın alınıyor? Ekşi Sözlüğe “Nutella’sız bir hayat mı?
Ammman tanrım, olemaz böyle bir şey!” yazan genç insanın asıl derdi hastası
olduğu bir ürünü yücelterek (sanki bedelini vererek satın aldığı yetmezmiş
gibi) diyet ödemek mi? Bu konuları kurcalayalım biraz…
* * *
Malum,
kapitalizmin insanlığa çektirdiği ve yaşadığı sürece çektireceği acılar
tasavvur edilecek gibi değil. Bu düzenin icat ettiği ve muhtemelen dünyanın
sonuna kadar yok edilemeyip kanımızı emmeye devam edecek ‘reklamcılık’ sektörü ile
yönlendirdiği zihinlerimizin arınması da imkânsız görünüyor. Benim ve benim
gibilerin yaptığı şey Morpheus’luk biraz; kaç kişinin fişini çekersek kâr!
Kapitalizm
tüketime muhtaçtır. Tüketim müşteri eliyle gerçekleşir. Öyleyse her insan
potansiyel bir tüketici olmalıdır. Peki, bir insanın hayatını idame
ettirebilmesi için gereken şeyler kapital düzeni ayakta tutacak tüketim
döngüsünü sağlayabilir mi? Asla! O halde insan yeni şeylere ihtiyaç duymalıdır.
İnsanların yaşam standart çizgileri yukarı çekilmeli ve oltadaki havucu
kovalayan eşek misali hiçbir zaman kovaladığı şeyi yakalamasına imkân
verilmemelidir. Kapitalizm bunu yaparken çok da zorlanmaz, çünkü insan nefsi bu
duruma gayet müsaittir hali hazırda. Düzenin tepesinde oturanların yapması
gereken tek şey ganimeti bölüştürmektir. Kim ne yiyecek? Hangi arabaya binip
hangi sigarayı içeceğiz? Nereden giyineceğiz? Evimizi hangi siteden satın
alacağız? Vs…
İnsan
vücudunun kafeine, haliyle kahveye ne kadar ihtiyacı vardır bilmiyorum. Ama
bildiğim bir şey var ki, hiç kahve içmeden yüz yıl yaşayan insanlar var
dünyada! Demek ki kahve bir “temel tüketim maddesi” değil. İçmezsek ölmeyiz.
Hatta daha da ötesi, kahvenin yarardan çok zarar verdiği çok fazla insan var.
Bu durumda kim, nasıl kahve satacak bize? Evet, cevabı doğru tahmin ettiniz:
reklamcılar satacak. Reklamcılar size kahve değil ‘marka’ satacak, ‘prestij’
satacak. Kahve yerine ‘Nescafe’ içeceksin; evde değil ‘Starbucks’da içeceksin;
kıyıdaki masalarda oturarak değil, üzerinde isminin yazılı olduğu şık karton
bardaklarda yürüyerek içeceksin! Kapitalizm sana kahve değil, bir ‘tarz’
satıyor çünkü. Nefsin de bunu istiyor. Win-win-lose!
Çikolata
mesela… Allah aşkına, kim sevmez ki çikolatayı? Reklamcının işi bu konuda
kahveden daha kolaydır. Çünkü ‘pazarlama kitlesi’ çok daha geniştir. Hemen
herkesin alım gücü dâhilinde olduğu için de belli bir aralığa hitap etme
sıkıntısı yoktur. Ne olsa satar. Ama bazı şeylere bağımlılık geliştirmek gerek;
çünkü kapitalizm senin kalkıp çikolatayı Ali Muhiddin Hacı Bekir’den ya da Beyoğlu’ndaki
büfelerden değil, Nutella’dan, Ülker’den almanı ister. Bunun için de
sana çikolata değil ‘imaj’ satar. Gidin Ekşi Sözlüğe (ya da benzer herhangi bir
platforma) Nutella, Browni İntense, Probis başlıklarından birine bakın.
Göreceğiniz manzara “kimse onu benden daha çok sevemez” tavrı ile birbiriyle
sidik yarıştıran yüzlerce insanın elli kuruşluk çikolatayı/bisküviyi yere göğe
sığdıramamasından başka bir şey olmayacak.
Böyle
yüzlerce örnek vermek mümkün: Kutu Winston yerine Soft paket alanın da, “eski
Camel kalmadı hacı” diye dolananın da, Diesel’e gidip bir pantolona dört yüz
kâğıt bayılanın da, özelliklerinin yarısından çoğunu kullanmayacağı bir iPhone’a bilmem kaç yüz doları gömenin de ortak hastalığı imajdır. Sistem
yapıştırılmaya hazır çeşitli etiketler üretir ve bunları aramızda paylaştırır.
Level atladıkça yeni etiketler koyar önümüze. Sonu hiç gelmez, hayvan hiç ama
hiç doymaz.
Hadisenin
bir yüzü daha var, “Ben Müslümanım” diyenleri ilgilendiren bir yüzü, o da şu;
kapitalizmin bir şekilde etki alanı dışında kalmış olan şeyleri nefsi
duygularla yüceltmek, onlara delicesine bağlanmak. Mesela çay. Sistemin fazla
yüz vermediği bir alandır çay. Kola, alkol, kahve, meyve suyu, hatta su satmakla çok meşgul
olan reklamcıların çayla ilişkisi sınırlı düzeyde kalmıştır. Sebepleri hakkında
az-çok fikir yürütebilirsiniz. Değinmek istediğim nokta orası değil zaten.
Şurası; çay için şiir yazan, onu sapıkça bir bağımlılıkla yücelten şairlerimiz;
çaysız yaşayamayacağını söyleyen akıllı başlı arkadaşlarımız var! Hayır,
yaptığı şey şükretmek olsa gam değil, fakat oradan kendisine bir etiket
çıkarıyor. “Var ya, filan yazarın anasını kes ama çayını kesme!” dedirtmekten
hoşlanıyor adam. Alsam birini karşıma sorsam, peygamber efendimiz hurmalar için
şiir mi yazdırtmıştı, halifeler, evliyalar zemzem suyuna sonu gelmez mersiyeler
düzmüş, şarkılar mı bestelemişti diye, ne cevap verecekler? Bir Müslüman için
ne kadar tehlikeli bir haldir. Ama farkında bile değiliz. Çayı (hayatımızda çok
yer aldığı ve en fazla örneği teşkil ettiği için çay üzerinden gidiyorum)
övdüğünün yarısı kadar Allah’ı, peygamberi övmediğini fark etmez kimse.
İstersen günde yüz bardak çay iç, kime ne, ama bununla övünmek acizliktir,
hamlıktır.
Müslümanca
hassasiyetlerimiz olsa da olmasa da şuraya gelip dayanıyoruz hep; çok
düşünüyoruz, çok hareket ediyoruz ama bu ikisi aynı anda yapamıyoruz! İnsan
olmanın asgari gerekliliklerini yerine getirirken kemâle erme yolunun nerede
olduğunu bile sormuyoruz. Esiri olduğumuz nefsimizin zihnimizi nelerle meşgul
ettiğinin farkına varmıyoruz. Kaçırdığımız (hatta çoğu zaman bahanesiz
kılmadığımız) bir namaza, paramız yetmediği için alamadığımız bir çift Adidas kadar
üzülmüyoruz. Beşiktaş’ı, Trabzonspor’u takip ettiğimizin binde biri kadar ilim
sahibi hakikatli insanları takip etmiyoruz. Yeni modeli gelmiş mi diye merak
ettiğimiz telefona bakmak için uğradığımız teknoloji marketlerine ayırdığımız
vakti “kardeşim” diyecek kadar yakın olduğumuz dostlarımızdan esirgiyoruz. Ondan
sonra kalkıyor bir reklamcı, “bu arabaya bin, şehre hâkim ol!” diyor. Halbuki
daha kendi nefsimize bile hakim olamıyoruz.
.


6 yorum:
Nutella resmi görünce canım çekti ya gideyim de alayım.
Ben çayı da nutellayı da överim Yaratan'dan ötürü.
Sen "derin" konuşuyorsun da sevgili Turgay Bakırtaş, bakalım aynı "derinlik"te anlayabilecek birileri çıkar mı.. Hele şu çaya methiyeler düzenler, ve de onlara salak salak bakıp ağız suyu akıtanlar..
Starbucks'ta kahve içmeyen sevgiliyi beğenmeyen Müslüman kızlar biliyorum ben...
Ya da marka giyinmeyip, sade kendi halinde, mis gibi anneanne gibi örtünen kızı beğenmeyen Müslüman erkekler...
Sorun çok "derin" sevgili Bakırtaş. Abdurrahman Arslan, Atasoy Müftüoğlu, Sezai Karakoç, Nuri Pakdil gibi adamlar susup meydanı boş bırakınca biz de entelektüel hırsızlara ve onların yeminli müridlerine kaldık...
[birisi]
"...çok düşünüyoruz, çok hareket ediyoruz ama bu ikisini aynı anda yapamıyoruz!" Çok iyi tespit!
ağzınıza sağlık...az bile demişsiniz...
ne iyi edip değinmişsiniz. fazlasıyla can sıkıcı bir konu. hele de son günlerde "açken sen, sen değilsin" nidasıyla ortalarda görünen çikolata reklamı... tamamen nefsi büyütüp beslemek üzerine herşey.
Yorum Gönder