5 Kasım 2011

Kusursuz Cinayet


Ağustos güneşinin tepe noktasında asılı durduğu, sıkıntıdan ne yapacağımızı bilemediğimiz bir perşembe günüydü. Kuran kursundan kaçtığımız için mahalleye erkenden dönmeye cesaret edememiştik, şimdiyse kimse ortalıkta yoktu. Vedat ibnesi topu getirmek için eve gitti ama belli ki bir daha dışarı çıkmaya niyeti yok. Hava sıcak. Daha beteri, zaman durmuş. Allah'ım... zaman bu kadar mı durur? Yani bu durmak da değil, ortadan yok olmuş gibi bir hali var. Uzaktaki evlerden birinin radyosunda Müslüm Gürses sıcak havayla yarışırcasına boğazıma yapışıyor; "dost diye sarıldım bağrım kanadı, ıstırap aradım gönlüm ağladı, vurdu süründürdü felek tokadı, ömrüme verilen bu ceza niye". Oha lan... Bacaklarımdaki son derman kırıntıları da uçtu gitti. Bakkalın önüne çöküverdim, gözlerim kendiliğinden kapandı. Keşke şimdi otuz yaşında filan olsaydım. Cebimde bi' ton para olur, iki-üç tane portakallı calipso alırdım.


Akşama doğru yukarıdaki arsaya uğrayıp pazar tezgahlarından ev yapacağız. Hakkı piçi gelip yıkmazsa iyi, yıkarsa bu sefer ağzına sıçarım onun. Dört ay karate kursuna gitti, Van Damme kesildi başımıza. Orospu çocuğunda bir gram Allah korkusu yok. Gidip gelip nasıl bir adilik yapacağını düşünüyor. Sigara içince adam sanıyor kendisini. Aslında bütün derdi Seda'ya hava atmak biliyorum. Fakat anlamıyorum, gelip benim oyunumu bozunca, enseme tokat atınca bir kızın kendisinden hoşlanacağını mı düşünüyor? Çok belgesel seyrediyor bence.

Gözlerimi açmakta zorlanıyorum. Müslüm babanın sesi de gelmiyor artık. Sıcak ve zaman birleşmişler, sıcak zamanı eritip yok etmiş, geriye sadece sıcak kalmış. Boğazım kurumaya başladı. Anneme su için seslenecek kadar bile halim yok. Gözlerim kapanıyor. Keşke otuz yaşında olsaydım... Fruko, Pepsi, Meybuz...


*     *     *

Gözlerimi açıyorum. Daha doğrusu açmak zorunda kalıyorum. Eşim dürtüyor, işe geç kalıyormuşuz. Az evvel rüyamda James Caan'ı elimde tabancayla hipodromda kovalıyordum! O kadar saçma ki, böyle bir rüya görüp görmediğime emin olamıyorum. James Caan'ı neden vurayım ki? Hatırladığım kadarıyla epey de hırslıydım bu işi yapmak için. Allah'ım, zaman ne çabuk geçiyor. Az önce kafamı yastığa koyduğumda saat 1 bile olmamıştı. Şimdiyse saat 8 ve ben vücudumun tüm ısısını kopyalamış olan yorgandan ayrılmak istemiyorum. Dünya bugün ben çalışmadan dönemez mi sanki? Şu Araf'tan cennete geri dönmeme izin yok mudur? Lavaboya gidip yüzüme soğuk su çarparsam half-time gerçeklikten full-time gerçekliğe geçeceğim. Zamanın bu kadar çabuk geçmesi kanıma dokunuyor. Lavuğun biri de arabasında oturmuş son ses müzik dinliyor. Çift camlı pimapenlere rağmen kafamı şişirmeyi başarıyor. Her şeyi duyuyorum; "son pişmanlık neye yarar, her şeyin bedeli var, olmadı yar, son pişmanlık neye yarar, her şeyin bedeli var, buraya kadar" diyor Müslüm Gürses. Şimdi kalk, bir şeyler ye, işe git... Tam şu anda on yaşlarında filan olsaydım keşke. O zamanlar hayat daha masalsıydı sanki.


*     *     *

Ne zaman geçip gitti o yıllar anlamıyorum. Aradaki yıllar yani... Sanki birisi elinde tabancayla hipodroma kadar kovalamış onları. Sonra da hiçbir iz bırakmadan gebertmiş hepsini. Ve kayıplara karışmış elbette. Yıllar kayıp, katil kayıp, silah kayıp... Bir tarafta bakkalın önünde oturmuş salak bir çocuk, diğer tarafta kafası karışık, canı sıkkın bir adam. Allah'ım, sen misin bu maktülün katili?
.

0 yorum:

 

©2009 Litost | by TNB