[Giriş: İnsan Ne İçin Yaşar?]
İnsan, kendisine atfedilen sıfatın karşılığı olmak, bu
sıfatın hakikatine ermek ve bu hale liyakat göstermek için yaşar. Dünyaya geliş
sebebi tam olarak budur. Bir su damlası olarak düştüğümüz toprakta gidilecek iki
yol vardır. Bir: toprakla hemhal olup çamura dönüşmek; İki: insaniyet tohumuna
can vermek. Dil, homo sapiens’i bir bütün olarak kabul ettiği için çamura
dönüşen ile tohuma can vereni ayırmıyor. Belki de bu ayrımın yapılmamasından
kelli “insan” sözcüğü (ve ondan türeyen tüm sözcükler) asıl anlamında değil,
karşıt anlamında kullanılıyor. Hâlbuki dünya üzerinde yaşayan beşerin ezici
çoğunluğu bu sıfatı bırakın hak etmeyi, hak etmesi gerektiğinin farkında bile
olmayanlardan oluşur. Tatlı uykularında gördükleri güzel bir rüyadır hayat
onlar için. Ve bu her zaman böyle olmuştur. Bir kişi düşünmüş, bin kişi
uyumuştur. Bir kişi insan olması gerektiğinin farkına varmış ve bunu başarıp
başaramayacağını hesap edemeden o yola girmiş; bin kişi ise beşeriyet dediğimiz
yığının içinde bir parça olmaya devam etmiştir.
[Gelişme: Beşer Olup Olmadığımı Nereden Anlayacağım?]
İnsan olmak, insan olmaya çalışmanın bir sonucudur. Allah’ın
takdir etmesi dışında hiçbir şey yoktan var olamaz. Dolayısıyla insan evvela
beşerdir. İnsaniyet donanımına sahip, fakat gerçekleşmesi zaruri bir dönüşümü
bizzat kendisinin başlatması gereken bir beşer… Benim gibi, hepimiz gibi… Eğer
bir şeylerin yanlış olduğunu, bir şeylerin olması gerektiği gibi olmadığını
fark etmemiş, bu garipliğin kaynağını önemsememiş, kafamızı kaldırıp etrafımıza
kalbi aklımızla bakmamışsak, hâlâ beşeriz, insan (veya insan adayı) değiliz
demektir. Sadece bunun farkında olmak bile kişiyi saplı olduğu bataklıktan
çıkarmaya yetebilir. “Ben bu dünyada ne yapıyorum, ne için yaşıyorum” sorusu
bir kez olsun aklına düşmüş olanın artık geri dönüşü yoktur zira. Bu bir soru
olmaktan çıkıp derde dönüşür. O dert sizi alır ve bir yerlere götürür. Kimisi
daha ilk gittiği yerde kalır ve insan olmanın şerefine nail olur. Bu bir
lütuftur. Bir ihsan, kıymetli bir hediyedir. Kimisi ise dolanır durur da, bir
türlü varlığını bir sebebe bağlayamaz. Bu da bir çiledir. Çünkü aslında kişi
gayesine ulaşmış, insan olmanın gerektirdiği sıfatları yakalamış, ancak bunun
farkına varamamıştır. Kendisi Allah’ın mizah anlayışının hoş bir tezahürüdür ve
umulur ki, mükâfatını daha bu dünyadayken almıştır.
Peki, nedir milyarları insaniyet yolunda adım atmaktan, hiç
olmadı bunu akletmekten alıkoyan? Çünkü bu yola girmek başlı başına bir vazgeçişmiş
gibi gelir beşer olana. Öyle ki, vazgeçtiğinin ne olduğunu, ondan vazgeçerek
neye ulaşacağını bile tahayyül edemez. Aslında bir şeylerden vazgeçmesine gerek
olmadığını anlayamaz. Var olan parçaların sökülmesi ve başka parçalarla
değiştirilmesi değildir bu dönüşümü sağlayacak olan. Aslolan çamur olmaktan
kurtulmak, yavaş yavaş buharlaşmak, tekrar toprağa düşmek ve tohumu bulmaktır. Alçak
sesle konuşmak, hatta çoğu zaman konuşmamak, konuştuğundaysa sadece iyilikten,
güzellikten, doğrudan bahsetmek ne kadar zor olabilir, mesela? Yüzümüze bakanın
yüzüne gülmek, selam vermek, dostlarını arayıp sormak, aramayıp sormayanı
hayırsızlıkla itham etmeden, gerekirse tek taraflı olarak, sırf sevdiğin için
arayıp sormak parayla mıdır, çok mu ağır gelir nefse? Sahip olduğunuzu
düşündüğünüz bir şeyin sahibinin aslında siz olmadığınızı, hatta genel olarak
insanın maddi olan hiçbir şeye sahip olamayacağını, aksine, maddenin size sahip
olacağını anlamaktan; gidip yüz bin liralık araba almak yerine kırk bin liralık
araba alıp, zaten sadece araba için ayırdığınız paradan kalan altmış bin lirayı
sofrasına ekmek koyamayan, kirasını ödeyemeyen birilerine dağıtacak matematik
bilgisinden yoksun olabilir misiniz? Erol Köse ya da Hilal Cebeci yerine Greenpeace’in,
Eduardo Galeano’nun, Dücane Cündioğlu’nun söylediklerini takip etmek sizi
aptallaştırır mı? Bir Filistinli için, bir Somalili için, Bir Vanlı için
ağlamak görme yetinizin yitimine mi sebep olur? Benim çalakalem ortaya serdiğim
bu birkaç maddeyi insaniyetin mayası olamayacak kadar basit ve hafif görüp “hayır,
bu aslında şöyledir” demek, bunun üzerinde düşünmek ömrünüzün ne kadarını
eksiltir?
[Sonuç: Ne Yapmalıyım?]
Kafasını kaldıran, bir çamurun içinde olduğunu fark eden
kişinin ne yapması gerektiğini bir başkasına sorması her zaman tatmin edici
olmayabilir. Çünkü o bir başkasının/başkalarının doğruluğundan emin olmak,
akabinde de işaret ettikleri yoldan sağa sola sapmamak gerek. Bu biraz da
teslimiyet gerektirir ve açıkçası daha kestirme olmakla birlikte risklidir. Kendini
değil de girdiğin yolu sorgulamana sebep olabilir. Nefse hâkimiyet gerektirir.
Kendi başına (en azından bir süre için) dolaşmak daha evladır. Çünkü o dert
zaten girmiştir damarına, bir şekilde seni yola sokacaktır. Ancak bu yolda
ilerlemek ciddi biçimde sabır gerektirir, akşamdan sabaha olacak bir şey
değildir. Yine de, Gregor Samsa kadar hızlı ve şaşırtıcı olmasa da sizi
dönüştürmeye başlar. Bir de bakmışsınız ki trafik sıkışık diye kafayı yemek
yerine bulutlara bakıp evreni düşlüyorsunuz!
Ne mutlu insan olması gerektiğinin farkına varanlara,
o yola girenlere, başkaları için ağlayanlara ve başkaları için gülenlere;
varlığının da adının da bir gün yok olacağını, bu dünyadan yalnızca iyiliğinin,
sevgisinin karşılığını götürebileceğini anlayıp bavulunu o şekilde hazırlayanlara
ne mutlu! Bu dünyadan göçüp gittiğinde arkasından “o çok iyi bir insandı”
dedirtenlere ne mutlu! Allah hepimize onlardan olmayı, onların yolunu takip
etmeyi, ve hepsinden öte, beşeriyetten uyanmayı nasip eylesin.
.

1 yorum:
amin binlerle amin diyebiliyorum.
Yorum Gönder