20 Kasım 2011

Qui Dormit Non Peccat


[Giriş: İnsan Ne İçin Yaşar?]

İnsan, kendisine atfedilen sıfatın karşılığı olmak, bu sıfatın hakikatine ermek ve bu hale liyakat göstermek için yaşar. Dünyaya geliş sebebi tam olarak budur. Bir su damlası olarak düştüğümüz toprakta gidilecek iki yol vardır. Bir: toprakla hemhal olup çamura dönüşmek; İki: insaniyet tohumuna can vermek. Dil, homo sapiens’i bir bütün olarak kabul ettiği için çamura dönüşen ile tohuma can vereni ayırmıyor. Belki de bu ayrımın yapılmamasından kelli “insan” sözcüğü (ve ondan türeyen tüm sözcükler) asıl anlamında değil, karşıt anlamında kullanılıyor. Hâlbuki dünya üzerinde yaşayan beşerin ezici çoğunluğu bu sıfatı bırakın hak etmeyi, hak etmesi gerektiğinin farkında bile olmayanlardan oluşur. Tatlı uykularında gördükleri güzel bir rüyadır hayat onlar için. Ve bu her zaman böyle olmuştur. Bir kişi düşünmüş, bin kişi uyumuştur. Bir kişi insan olması gerektiğinin farkına varmış ve bunu başarıp başaramayacağını hesap edemeden o yola girmiş; bin kişi ise beşeriyet dediğimiz yığının içinde bir parça olmaya devam etmiştir.

[Gelişme: Beşer Olup Olmadığımı Nereden Anlayacağım?]

İnsan olmak, insan olmaya çalışmanın bir sonucudur. Allah’ın takdir etmesi dışında hiçbir şey yoktan var olamaz. Dolayısıyla insan evvela beşerdir. İnsaniyet donanımına sahip, fakat gerçekleşmesi zaruri bir dönüşümü bizzat kendisinin başlatması gereken bir beşer… Benim gibi, hepimiz gibi… Eğer bir şeylerin yanlış olduğunu, bir şeylerin olması gerektiği gibi olmadığını fark etmemiş, bu garipliğin kaynağını önemsememiş, kafamızı kaldırıp etrafımıza kalbi aklımızla bakmamışsak, hâlâ beşeriz, insan (veya insan adayı) değiliz demektir. Sadece bunun farkında olmak bile kişiyi saplı olduğu bataklıktan çıkarmaya yetebilir. “Ben bu dünyada ne yapıyorum, ne için yaşıyorum” sorusu bir kez olsun aklına düşmüş olanın artık geri dönüşü yoktur zira. Bu bir soru olmaktan çıkıp derde dönüşür. O dert sizi alır ve bir yerlere götürür. Kimisi daha ilk gittiği yerde kalır ve insan olmanın şerefine nail olur. Bu bir lütuftur. Bir ihsan, kıymetli bir hediyedir. Kimisi ise dolanır durur da, bir türlü varlığını bir sebebe bağlayamaz. Bu da bir çiledir. Çünkü aslında kişi gayesine ulaşmış, insan olmanın gerektirdiği sıfatları yakalamış, ancak bunun farkına varamamıştır. Kendisi Allah’ın mizah anlayışının hoş bir tezahürüdür ve umulur ki, mükâfatını daha bu dünyadayken almıştır.

Peki, nedir milyarları insaniyet yolunda adım atmaktan, hiç olmadı bunu akletmekten alıkoyan? Çünkü bu yola girmek başlı başına bir vazgeçişmiş gibi gelir beşer olana. Öyle ki, vazgeçtiğinin ne olduğunu, ondan vazgeçerek neye ulaşacağını bile tahayyül edemez. Aslında bir şeylerden vazgeçmesine gerek olmadığını anlayamaz. Var olan parçaların sökülmesi ve başka parçalarla değiştirilmesi değildir bu dönüşümü sağlayacak olan. Aslolan çamur olmaktan kurtulmak, yavaş yavaş buharlaşmak, tekrar toprağa düşmek ve tohumu bulmaktır. Alçak sesle konuşmak, hatta çoğu zaman konuşmamak, konuştuğundaysa sadece iyilikten, güzellikten, doğrudan bahsetmek ne kadar zor olabilir, mesela? Yüzümüze bakanın yüzüne gülmek, selam vermek, dostlarını arayıp sormak, aramayıp sormayanı hayırsızlıkla itham etmeden, gerekirse tek taraflı olarak, sırf sevdiğin için arayıp sormak parayla mıdır, çok mu ağır gelir nefse? Sahip olduğunuzu düşündüğünüz bir şeyin sahibinin aslında siz olmadığınızı, hatta genel olarak insanın maddi olan hiçbir şeye sahip olamayacağını, aksine, maddenin size sahip olacağını anlamaktan; gidip yüz bin liralık araba almak yerine kırk bin liralık araba alıp, zaten sadece araba için ayırdığınız paradan kalan altmış bin lirayı sofrasına ekmek koyamayan, kirasını ödeyemeyen birilerine dağıtacak matematik bilgisinden yoksun olabilir misiniz? Erol Köse ya da Hilal Cebeci yerine Greenpeace’in, Eduardo Galeano’nun, Dücane Cündioğlu’nun söylediklerini takip etmek sizi aptallaştırır mı? Bir Filistinli için, bir Somalili için, Bir Vanlı için ağlamak görme yetinizin yitimine mi sebep olur? Benim çalakalem ortaya serdiğim bu birkaç maddeyi insaniyetin mayası olamayacak kadar basit ve hafif görüp “hayır, bu aslında şöyledir” demek, bunun üzerinde düşünmek ömrünüzün ne kadarını eksiltir?

[Sonuç: Ne Yapmalıyım?]

Kafasını kaldıran, bir çamurun içinde olduğunu fark eden kişinin ne yapması gerektiğini bir başkasına sorması her zaman tatmin edici olmayabilir. Çünkü o bir başkasının/başkalarının doğruluğundan emin olmak, akabinde de işaret ettikleri yoldan sağa sola sapmamak gerek. Bu biraz da teslimiyet gerektirir ve açıkçası daha kestirme olmakla birlikte risklidir. Kendini değil de girdiğin yolu sorgulamana sebep olabilir. Nefse hâkimiyet gerektirir. Kendi başına (en azından bir süre için) dolaşmak daha evladır. Çünkü o dert zaten girmiştir damarına, bir şekilde seni yola sokacaktır. Ancak bu yolda ilerlemek ciddi biçimde sabır gerektirir, akşamdan sabaha olacak bir şey değildir. Yine de, Gregor Samsa kadar hızlı ve şaşırtıcı olmasa da sizi dönüştürmeye başlar. Bir de bakmışsınız ki trafik sıkışık diye kafayı yemek yerine bulutlara bakıp evreni düşlüyorsunuz!


Ne mutlu insan olması gerektiğinin farkına varanlara, o yola girenlere, başkaları için ağlayanlara ve başkaları için gülenlere; varlığının da adının da bir gün yok olacağını, bu dünyadan yalnızca iyiliğinin, sevgisinin karşılığını götürebileceğini anlayıp bavulunu o şekilde hazırlayanlara ne mutlu! Bu dünyadan göçüp gittiğinde arkasından “o çok iyi bir insandı” dedirtenlere ne mutlu! Allah hepimize onlardan olmayı, onların yolunu takip etmeyi, ve hepsinden öte, beşeriyetten uyanmayı nasip eylesin.
.

1 yorum:

bekir dedi ki...

amin binlerle amin diyebiliyorum.

 

©2009 Litost | by TNB