28 Ocak 2011

Film Tavsiyeleri #2

Buried


Bir tabut, bir adam ve yaklaşık doksan dakika… Bu malzemelerle yapmanız gerekenler şunlar; tırnak yedirten bir heyecan ve sürükleyicilik, abartılmamış fakat izleyeni diri tutan bir gerilim, ABD’ye kafa göz dalan yoğun bir sistem ve savaş eleştirisi!

Görüldüğü üzere çok zor bir iş var ortada. Tek mekânlı filmlere aşinayız. Hatta tek oyuncunun oynadığı filmler de var. Ancak tüm oyun sahası yerin altında bir tabut ve onun içinde kısılmış kalmış bir adamla böyle bir film yapılacağı çok da tahmin edilebilir şey değil doğrusu. Fakat yapmışlar işte. Çok da güzel yapmışlar. Elbette birkaç yerde abartılmış, gerçekçiliği hafif falsolu bölümler yok değil. Ama bunlar filmin vuruculuğuna gölge düşürmüyor. Kızların bayıldığı, benimse bir erkek gözüyle o kadar da çekici bulmadığım Ryan Reynolds gayet iyi oynamış. Şu sıralar bu filmi her gören bir diğerine tavsiye ediyor zaten. Ben de onlardan geri kalmayayım!


 El Dia De La Bestia

Şimdi size “absürd komedi” dersem aklınıza hangi örnekler gelir? Yerli yapımlardan Arabesk, Polis, Güneşin Oğlu mesela… Yabancı örnekler genelde çok daha sulu ve kaba mizah içeren şeyler oluyor. Peter Sellers filmlerini saymazsak aklıma gelen çok fazla örnek yok. Bu yüzden Turgay kardeşiniz size bir kıyak yapıyor ve bu türün belki de en iyi örneklerini veren İspanyol yönetmen Alex De La Iglesia’yı huzurlarınıza çıkarıyor. Daha önce La Comunidad (“Halkımız Avanta Peşinde” adıyla gösterilmişti televizyonlarda) ile hırslarına esir düşen bir apartman dolusu insanın bavul dolusu para peşinde nasıl da zıvanadan çıktıklarını kahkahalar eşliğinde önümüze seren yönetmen bu filmde absürtlük sosunu iyice arttırıyor. Lakin diğer yandan karakterlerini o denli ciddi oynatıyor ve sululuktan uzak tutuyor ki, bizzat bu durum şahane bir komedi unsuruna dönüşüyor.

Pek anlatılır gibi değil ama konusuna kısaca değinecek olursak… Eski bir din âliminin yazdığı kitapta Deccal’ın dünyaya geliş gününü şifreli olarak bildirdiğine inanan rahibimiz dünyayı kurtarmak için bir şeyler yapmak zorundadır. Bunun için de şeytanla anlaşması gerektiğine inanıyordur. Ancak bunu nasıl yapacağını bilemez. Şeytana ulaşabilmek için sağda solda kötülük yapmaya (hırsızlık, arabaların kaportasını çizmek, dilencilere kötü davranmak gibi!), satanistlerle takılmaya başlar. Ve sonrasında olaylar o kadar hızlı biçimde ilerler ve attığı her adımda işleri öylesine ters gider ki izleyici bir dakika sonra ne olacağına dair zerrece fikir yürütemez. Kafa boşaltmak ve yüksek desibelde gülmek garantidir. İzleyiniz…


 Los Cronocrimenes

Gene İspanyollarlayız… Nacho Vigalondo’nun yönettiği 2007 yapımı bu filmi değerli kılan birçok şey var. Bunların en önemlisi de müthiş bir zekânın eseri olduğu belli olan senaryosu. Sadece bir başrol ve iki-üç yardımcı oyuncu, sessiz sakin mekânlar ile hiçbir özel efekt kullanmadan anlatılan şahane bir zamanda yolculuk öyküsü. Üstelik film boyunca izleyiciyi içine çeken o yoğun gizeme gerilim de eşlik ediyor. Muhtemelen tek izlemeyle anlayamayacağınız hikâye örgüsünü çözmek için uzun uzadıya kafa patlattıktan sonra senaryonun sahibine saygı duymadan edemiyorsunuz. Birkaç izlemeyle uğraşmak istemeyenler ve filmde mantık hatası gibi gelen yerlerin çözümlemesini yapamayanlar Ekşi Sözlük’te ilgili başlığa girerlerse aradıkları cevapları bulabilirler.


13 Tzameti

Bu filmi izleyeli bir seneden fazla olmuştur. Ancak o zamanlar hakkında bir şeyler yazamamıştım. Her ne kadar sağlam sinefiller biliyor olsa da henüz duymamış olanların bu enfes filmden bihaber olmalarını istemem. Gürcü yönetmen Gela Babluani’nin eseri olan işbu siyah beyaz film için minimal bir gerilim başyapıtı desek abartmış sayılmayız. Kendi halinde, gariban bir çatı tamircisinin üç kuruş para kazanmak için girdiği ne idüğü belirsiz bir iş onu tahmin bile edemeyeceği korkunç bir tezgâhın içine sürükler. İstese de dışına çıkamayacağı bu korkunç macera onu nasıl perişan ediyorsa seyirciyi de aynı oranda çarpıyor. Daha fazlasını anlatmak isterdim ama bunu filmi izleyecek olanların seyir zevkini bozmadan (bilinen tabirle “spoiler vermeden”) yapmak zor. Tek diyeceğim, sinema hususunda kafamızın uyuştuğunu düşünen herkese bu filmi izlemelerini tavsiye değil, emrediyorum!!!


 127 Hours

Danny Boyle’un son filmi olan bu “based on a true story” hadisesi tıpkı yazının başında yer verdiğim Buried gibi tek mekân/tek adam üzerinde ilerleyen bir film. Fakat ondan farklı olarak filmin tamamı bu düzlem üzerine kurulmamış. Başlangıç sahneleri ile film boyunca aralara serpiştirilen flashback’ler hikayeye ciddi anlamda akıcılık katıyor.

Aron Ralston adlı elemanın Grand Canyon’da arı gibi uçup ceylan gibi sekerek yol aldığı doğa macerası bir kaza sonucu kabusa dönüşür. Allah’tan başka kimsenin onu duyamayacağı, göremeyeceği ve bulamayacağı bir yerde; çok kısıtlı yiyecek ve bir litre suyla kalakalan Aron tek kolunu sıkıştıran o koca kaya parçasından kurtulmaya çalışırken bir yandan da geçmişiyle hesaplaşma ve vedalaşma faslına başlar. James Franco’nun (aaa, bakın işte bu çocuk gerçekten yakışıklı, ilk başta bahsettiğim Ryan Reynolds halt etmiş) sağlam oyunculuğu ile taçlanan filmde Danny Boyle da ustalığının izlerini yansıtan görüntülerle gözümüze ziyafet çekmeyi başarıyor. Çok iyi diyemem ama akıcı ve hoş bir film. (Aron’ın kendi kendiyle röportaj yaptığı bölüme özel dikkat!)


 The Apatment

Ve şimdi de tam 51 yıl öncesine gidiyoruz. 1960 ABD’sinden, romantik komedi denen türün yapıtaşlarından, hatta başyapıtlarından birini tanıtmak istiyorum bilmeyenlere. Bu kadar eski bir filmi tavsiye etmem garip karşılanmasın, zira bir sinemasever için daha önce izlenmemiş her film ‘yeni’ bir filmdir.

Sinemayla ilişkisine belli sınırlar çizen çoğu kişinin dışarıda bıraktığı alanlardan biri de 40-50 yıl öncesinin siyah beyaz filmleridir nedense. Belli bir yaşa kadar ben de öyleydim. Fakat günün birinde, bir Pazar sabahı cnbc-e’de başrolünde Robert Mitchum’ın oynadığı bir film görmemle birlikte bu yargım tamamen değişti ve kendimi o dönemin filmlerine gömdüm bir süre. The Apartment’ı keşfedişim o günlere denk geliyor. O günler ki “lan keşke Jack Lemmon’ı, Shirley MacLaine’i daha erken keşfetseymişim” dediğim günler oldular. Hatta Jack Lemmon’ı işbu filmde ilk kez izledikten sonra Jim Carrey’nin aslında kendisinin iyi bir kopyası olduğunu (mimikler, vücut dili vs. ile) anlamıştım.

Her neyse…. Girişi fazla uzattığım için filmin konusuna dair bir şeyler yazamadım ama buna gerek de yok. MacLaine’in o hem masum hem fettan güzelliği ve Lemmon’ın müthiş oyunculuğu sizi alıp götürüyor zaten. Hikâye de su gibi akıp gidiyor. Bunu izledikten sonra muhtemelen gaza gelip aynı ikilinin başrolünde oynadığı ve en az bunun kadar güzel bir başka klasik olan Irma La Douce’u da (Sokak Kızı Irma) izleyeceksiniz. Şimdiden iyi seyirler!


Angel-A

Bu filmi tavsiye etmek gibi bir düşüncem yoktu başlangıçta. Ne var ki, yazı boyunca iki siyah-beyaz filmden bahsetmem bana bu muhteşem filmi tekrar takrar çağrıştırdı. Bana göre Luc Besson’ın Leon’la birlikte en iyi filmidir bu. Siyah ve beyazla daha da güzel görünen Paris’in dekor olarak eşlik ettiği, tek kollu aktörümüz Jamel Debbouze’un harikalar yarattığı, ama hepsinden öte, izlerken beyninizi fırtınadan fırtınaya sürükleyen o müthiş diyalogların varlığıyla nadide bir film Angel-A. 4-5 defa izlemişimdir. Bazı filmler vardır; her sinemasever bilir ve hakkını verebilecek kadar iyi anlatabileceğinden emin olmadığı için büyülendiğiyle kalır. Her ne kadar sözlük günlerimde hepsi hakkında uzun uzadıya yazmış olsam da bu film de onlardan biri. Tıpkı o efsanevi masal The Fall gibi, tıpkı In Bruges gibi, V For Vendetta gibi, tıpkı David Lynch’in gözlerde yaş bırakmayan o siyah-beyaz şaheser draması Elephant Man gibi… İzleyin bunları. Sinema güzeldir.


(Yedinci sanat yolculuğumuzun ilk kısmına şuradan bakabilirsiniz).

24 Ocak 2011

Beyaz Bereli Çocuk

Bir varmış bir yokmuş diye başlıyor masalımız. Bendeniz anlatıcınız Vahşet. Babamın bana bu ismi koymasının tek nedeni ağabeyimin adı olan Haşyet’le kafiye oluşturmasıymış aslında. Babamın adı da Dehşet, bu arada… Her neyse. Efendim, ben bu masalın anlatıcısı olduğum kadar kahramanıyım da aynı zamanda velâkin. Lisede edebiyat dersine İngilizce hocası girdiği için imlâ, anlatım bozukluğu filan gibi hatalarım olursa kusuruma bakmayın. Bazılarını tespihçiler düzeltirmiş diyorlarmış. Bir de ilginçtir, İngilizce dersine de tarihçi girerdi. Baştan bir yerden sıra nasıl kaymışsa artık, matematikçimiz de resimciydi! Of ya, ne kadar dağınık bir anlatıcıyım, özür dilerim, hemen baştan alıyorum.

Bir varmış bir yokmuş güzel kardeşim. Ben, günün birinde zengin bor yatakları bok gibi para edecek olan, üç tarafı denizlerle ve dört tarafı o zengin bor madenlerine göz koymuş hain düşmanlarla çevrili bir memlekette yaşıyormuşum. Bu memleketin hakkı çok pis yeniyormuş dünyada. Öyle ki, o memleketin bilim adamları borla çalışan gırla araba yapmış ama dünyanın tek hâkimi olan şeytani Big Brother bizim çok manyak süper güçlü bir devlet olmamızı istemediği için bu projeleri hasıraltı eylemiş. Bir de şey, denizlerimizin altında korkunç büyüklükte petrol yatakları varmış amaaa, anlarsınız ya, bütün dünya düşmanımızmış bizim. Buldurtmuyorlarmış o petrolü bize. Şerefsiz kansız aşağılık mahlûklar yüzyıllar boyunca dünyaya hükmetmiş şanlı ırkımızın gücünden çekindikleri için habire bölüp parçalamaya çalışoyorlarmış bizcağızları.

Bir varmış bir yokmuş işte, efendime söyleyeyim, bu cennet ülkede pis ve hain bölücüler varmış. Her ne kadar geçmişte bu pis ve hain bölücülerin büyük bir kısmını salataya soğan doğrar gibi kesmişsek de, bazıları günümüze kadar bu zengin bor madenli toprakların üstüne yaşaya zıplaya ulaşmayı şey etmişler. Çok fazla konuşuyorlarmış bu hainler. Zaten isimleri de ne kadar komik ve zavallı baksanıza; Gerbeni. Bu ayakları her zaman kötü kokan Gerbenilerin bazı şuursuz temsilcileri varmış. Onlardan birinin adı da Doraht Fink’miş. Bu Doraht denen kansız, kendisi gibi vatan haini olanların bazı hakları olduğunu bas bas bağırıyormuş. Bir de utanmadan kardeş olduğumuzu filan iddia ediyormuş sırf şanlı ırkımızın lekesiz zihnine ebedi günışığı yanıkları bırakmak içün. Devletimiz bu Fink boşboğazının boğazını doldurmak için el altından gizli hafriyat ihaleleri açmış. Başına da kimi koymuş dersiniz? Elbette bendeniz Vahşet’i!

Şimdi aslında şanlı ve bor madenleri dolayısıyla of ya acayip güçlü olan devletimiz bu geveze Gerbeni’yi tükürüğünde boğarmış ama her tarafımızı sarmış olan o pis düşmanlarımız bu yüzden bize zarar verebilecekleri için bu işi açıktan yapmak istemiyormuş. Üstelik görgü kurallarına da aykırıymış bu durum. Devletimizin gelenekleri gereği ne zaman bir hain veya hainler tespit edilirse devletimiz hemen onların bilet işlemlerini halletmesi için ihale açarmış. İhaleyi kazanan kişi haini bir gece gizlice kaçırır, izbe bir yerde kafasına iki kurşun sıkarmış. Ondan sonra da hem cesedi saklar, hem de bu işi yapanın bir başka hain olduğunu işaret ederek bir taşla toplu katliam yapmayı akıl etmeye çalışırmış. Devletimiz vatandaşının rahatını düşünmekten gecelerce uyku uyuyamazmış. Manevi şahsiyeti tahkir ile tezyif filan neyse işte bir şeyler olduğu için devamlı birlik ve beraberliklen idare edilmesi gerekiyormuş. O yüzden birliklen beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğu anlarda dergilere reklam verir, Hayriyet gazetesine yazı yazdırırmış.

Derken günün birinde, bu Doraht Fink için ihale açılmış, ihaleyi de ben kazanmışım. Fakat niyeyse, daha önceki yılların aksine daha dikkatli ve sessizce halletmem gerekiyormuş bu işi. Çünkü, bilmiyorum niye. Neticede devletimiz her şeyin en doğrusunu ve en şahanesini düşünürmüş. Neyse, ben de en az benim kadar devasa bor madeni yataklarının bize kazandıracağı efsanevi güç ve tarihi ışıldatan geçmişimizle gözü kamaşmış cengaverler aramaya koyulmuşum. Aramalarım sürerken ülkemizin oha abicim ya korkunç bir güvenilirliği var bu kurumundan bazı subay dostlarım yardımcı oldular. Kendilerine yakın dostlar için muhbirlik yapan, yanakları vatan aşkının o kıpır kıpır tazecik liseli aşkı saflığıyla kızarmış yiğit delikanlılarının benim için bilet işlemi yapabilecek genç yetenekler bulabileceğini söylediler. Miş. Söylemişler. Sonra ben de olur demişim. Devlet bana buyurmuş, ben dostlarıma buyurmuşum, dostlarım dostlarına buyurmuş, onlar elemanlarına buyurmuş, elemanlar da bu işe soyunabilecek kadar gözü kömürlü, bileği kuvvetli bir aslan parçası bulmak için yollara düşmüş.

Sonra bir gün bana bir telefon gelmiş. Dünyanın ennnn yakarız lan bu gezegeni cesaretine sahip ırkının kendiylen gurur duyan genç bir aslancığının bulunduğu müjdesi verilmiş. Ben de kendisine bir tabanca hediye edilmesini, bu hediyeyi istediği gibi kullanmakta özgür olduğunu, kendisine karışan eden olursa devletimizin o karışanları siyah camlı jiplerden inen siyah takım elbiseli siyah gözlüklü gürbüz tosuncukları aracılığıyla osurtacağını söylemişim. Valla ne de güzel söylemişim bence.

Gün olmuş devran dönmüş, bizim aslan parçası namusumuza dil uzatma ve toprağımızın altındaki bor madenlerinin bir kısmında hak iddia etme gibi sapıklıklara bulaşmış bu Doraht Fink Gerbeni’sini şanımızın gerektiği bir biçimde sırtından vuruvermiş. Bunu yaparken de içindeki vatan aşkının saflığı ve yüceliğini temsilen beyaz bir bere takıyormuş. Analar ne aslan parçaları doğuruyormuş be, bi dakka bekleyin gözlerim yaşardı........

Neyse işte, sonra bu bizim beyaz bereli, aslan yeleli yiğit kardeşimiz “ay bis hepimis Gerbeni’yis, uf oldu canımısı yaktınıs” diye karı gibi ağlamaya başlayan başka başka kansız vatan hainlerinin ayyuka çıkan gürültülerinden dolayı tutuklanmak zorunda kalmış. Ama devletimiz onun arkasındaymış, kendisini bir süre misafir edip, besleyip büyütüp, sırtını pışpışlayıp gazını çıkartıp, bebekler gibi kundaklara sarıp bakmayı geleneklerinin ve mevcudiyetinin yegâne sebebi saymış. Bu sebep onun en kıymetli hazinesiymiş. Muhtaç olduğu kudretler de varmış tabi. Ve bu kudretler, kendisinin yetiştirdiği onbinlerce aslan yeleli genç yiğidin beyaz berelerinde mevcutmuş.

Bu masal burada biter. Bendeniz Vahşet aldığı ihaleyi hakkıyla yerine getirmiş olmanın gururuyla buradan gider. Beni arayan bulamaz. Bulsa da göremez. Görse de dokunamaz. Dokunan yanar çünkü. Çünkü ben en muhteşem ülkenin gizli hizmetçilerinden biriyim. Devletim beni korur, yaşatır, büyütür. Pireler, berberler, develer filan.......


21 Ocak 2011

Ben Aslında Yoğum

Propaganda garip bir insanlık icadıdır. Bir şey atarsınız ortaya -ki bunun ne olduğu hiç önemli değil- ve sonra bunu insanlara kabul ettirmek, kendinize destek sağlamak için düşersiniz yollara. [Tayfun Talipoğlu Mode: ON] Yollar ki çetindir, aman vermez, can acıtır yollar. Ekip biçmek için propagandaya ihtiyaç duyduğunuz düşüncelere, fikirlere aman vermez. Yutar, şarampole yuvarlar, bilmediğiniz yerlere çıkarır sizi. Bu pop müzik piyasası koskoca Spice Girls’e bile kalmadı, size mi kalacak sandınız? Bu sinema dünyası görkemli Titanic’i bile çaktırmadan hafızalarımızdan sildi, siz mi hatırlanacaksınız? Turgut Uyar ne demiş; “benim dengemi bozmayınız”. Oturun oturduğunuz yerde. Kayda değer bir şey yaparsanız zaten Allah’ın kulu bundan haberdar olmayacaktır. Bu kımıl kımıl titreşimler niye? Sizin mevsiminiz daha gelmedi efendim, sakin olunuz. İnsanın kışı sevmesi, özlemesi, istemesi için yazdan bunalması gerekir. Sıcaktan illallah etmesi gerekir. Aynı şekilde yazı arzulaması, onu beklerken heyecanlanması için de götünün donması, ayak parmaklarının uyuşması, burnunun kızarması… Biz kim, bulunduğumuz zaman-mekân-toplum içinde varlığıyla var olmak kim? A benim salağım, bir de bunu yenmek için propaganda yapmıyor mu? Yazık.


Bakın, insanlar birbirine bağlı değildir. Yani şöyle, sosyal düzenin devamı için bazı mecburiyetler gereği bu şekilde görünmemiz icap edebiliyor. Ama bu yalnızca bir yanılsamadan ibaret… Ofluların (Trabzon/Of) bir esprisi vardır, asla “Trabzonluyum” demezler, “Ofluyum” derler. Sebebini sorduğunuzda şu cevabı alırsınız: “biz Trabzon’a ya da Anadolu’ya veya Türkiye’ye bağlı değiliz, doğrudan Allah’a bağlıyız!”. Onlar geyik olsun diye söylüyor bunu ama altında yatan hakikat dağ gibi aslında. Geçenlerde Hatemi hoca söylemişti (Hüsrev mi Hüseyin mi karıştırıyorum takdir edeceğiniz üzere), her insan görünmez bir kuşakla doğrudan Allah’a bağlıdır, birbirleriyle hiçbir bağlantıları yoktur, demişti. Şimdi bu sözü güzelce açardım ama yazının kaplayacağı yeri arttırmak istemiyorum. Hem bazı noktaları boş bırakalım ki okur kendi düşüncesini koyabilsin oraya, beyin jimnastiği yapabilsin. Ya da üşengeçlik ediyorum! Benim aklımdan neler geçtiğini kim bilebilir ki? James Hetfield ne demiş bir şarkısında; “Poor Twisted Me”. Bunu düşünün…

/ / /

dost dost diye nicesine sarıldım, benim sadık yârim kara topraktır

Her kim ki olursa bu sırra mazhar, ardında bırakır ölmez bir eser. Demedi demeyin bak, yazın bunu bir kenara. Sonra “vay efendim Turgay bizi uyarmadı, bize yol göstermedi” diye sızlanmayın. Elimde kelliği yok eden merhem var ama saçlarım gayet sağlıklı. Siz olsanız bu durumda ne yapardınız? (okura düşünme boşluğu, ucu açık hikâye, alegorik anlatım, post-modern anlatım teknikleri, bilinç akışı falan filan…)

/ / /

Kurt Vonnegut ölmemeliydi yüce rabbim, ‘ölmemeliydi’… di… di… di…

18 Ocak 2011

Mesai

Acılar İçinde Ölebilirim

İnsana dair yazmayı seviyorum. Her şeyden; ideolojiden, dinden, kültürden, ırktan, sosyal statüden bağımsız olarak, sade insanı, sadece insanı yazmayı seviyorum. Varoluşuma dair bana fikir sunduğu gibi zihnimi de diri tutmayı sağlıyor çünkü. Yakın zamanda değinmiştim, hepimizin ortak bir zaafı var; hafızamızı belli aralıklarla sıfırlıyoruz. Bize şaşkınlık veren bir olay aynı zamanda tecrübeli kılmıyor. Sırf şu sıfırlama yüzünden... Bir yıl önce öz kızına tecavüz edip üç çocuk sahibi olan bir sapık haberi okuduğumuzda şok geçirmişken bir yıl sonra benzer bir haber duyduğumuzda "insan böyledir, her şeyi yapar" demiyoruz, yine şok geçiriyoruz! Gerçi psikoloji bilimi buna şık açıklamalar getiriyordur. İşte, efendim alt benlik şunu yapıyor da beynin filanca kısmı buna tepki olarak bilmem ne salgılıyor, sonra rüyalarda açığa çıkan bastırılmış dürtülerin ergenlikte meydana getirdiği ruhsal dönüşümler kırmızı ışıkta durmayınca trafik polisi gördüğümüz zaman gözbebeklerimiz büyüyor, tükrük bezleri kuruyor... Freud bunu ortaya koymuş, Jung pişirmiş, Gestalt yemiş, Turgay da hani bana hani bana demiş! Sokayım bilime ulan! Her şeye bir cevabı var. Akıl ver desen, o yok işte. Seni derecelendirir, ölçer, biçer, iyileştirir, bozar, sınıflandırır, ilgi duyar, dışlar, bağrına basar, ama akıl vermez. Aklı veren tecrübedir, şaşırmamaktır, hazır olmaktır, bilmektir, bileni dinlemektir, düşüp dizini parçalamak, kalkıp topallamaktır.


Bir insana hayatı boyunca en çok zarar veren şey nedir biliyor musunuz? Tamam, en çok diyerek fazla iddialı konuşmayayım ama, çok zarar veren diyelim. Konuşması gereken yerde susup, susması gereken yerde konuşmaktır. Bunun ayarını bulamaz, kuralını koyamazsa insan; kafasını çok vurur kafasından daha sert cisimlere. "dilim kopaydı da öyle demeyeydim" ile "canımı versem de o sözü söylediğim anı geri alsam" arasında hiçbir fark yoktur. En geç yirmili yaşlarının sonuna doğru bu olgunluğu yakalayamamış birisi için hayat çok eğlenceli olabilir. Sürekli yeni bir şey keşfettiğini zanneder çünkü. Eh, malumunuz veçhiyle yeni keşifler her zaman heyecanlandırır insanı!


Ama durun! Heyecan peşinde koşacak kadar ahmak olmayın yine de siz. Bilin. Bilin ve unutmayın. Ortaokulda okurken, on yedi sene oluyor yani, Barış adlı bir arkadaşım vardı. Sınıfa sonradan gelen Nihal'e aşık olmuştu. Kafamı şişirip duruyordu "abi şöyle seviyorum, böyle kafayı yiyorum" diye. Hah, şimdi burada benim o klasikler ötesi kalıbı kullandığımı ve "abi seviyorsan git konuş bence" dediğimi zannediyorsunuz değil mi?  Değil! Çünkü Nihal'den ben de hoşlanıyordum!!! Lakin on üç yaşındayım, malım, bildiğin malım, o kadar malım ki özetini çıkarmak için gidip aldığım kitap Şekspir'in Koryolanus Faciası olduğundan edebiyat aşkım beş yıl kadar erteleniyor; o kadar malım ki sıranın üzerine sabahçı olan liseli abilerin yazdığı ve beş-altı sene sonra hayranı olacağım Iron Maiden'ı şeytani bir çizgi roman kahramanı sanıyorum. Ve o kadar malım ki, Nihal'den benim de hoşlandığım açığa çıkmasın diye Barış'ın dert ortağı oluyorum. Sanki onun acısını paylaşıyormuş gibi kendi derdime dertleniyorum! Nihal öyle kendi halinde, her şeyden habersiz takılırken ben ön dişleri tavşan gibi olan Barış'la birlikte teneffüslerde İbrahim Tatlıses patlatıyorum: "hep yoksul perişan olabilirim, acılar içinde kalabilirim, sürüne sürüne ölebilirim, Allah'ın yarattığı bir kulum işte!".


Şimdi bunu niye anlattım ben, konumuzla ne ilgisi var? Aslında çok ilgisi var. Yaptığım girişin üstüne anlattığım şu kısacık anıdan tonla ders çıkarılabilir. Fakat ne gereği var? Zaten birkaç saat geçmeden unutulup gidecek. Ben; beni ben yapan şeyleri unutmadığım için benliğime anlam yükleyip kendime dair gururlandığım tek şeye sarılmaya devam edeceğim. Ve şöyle yükseklerden gerine gerine, zevkle ahkâm keseceğim:


İnsan kardeşlerim! 93T'ye bindiğiniz zaman Zeytinburnu'ndan yola çıkıp Taksim'e varacağınızı biliyorsunuz. Yolunuz Çapa'dan, Fındıkzade'den, Unkapanı'ndan Şişhane'den geçecek; şaşırmayacaksınız. Çünkü o hat zaten o güzergâhı kullanır. Bunu bildiğiniz için "aaa Şehremini! Hassiktir ya Saraçhane'den geçiyoruz" diye şoka girmezsiniz. İnsanın hayat yolculuğu da böyle bir güzergâhın belli aralıklarla gidip gelinmesinden başka bir şey değil işte. O yüzden hiçbir şey kolay kolay şaşırtmasın sizi. Durakları ezberleyin ve bir başka Nihal'i bir başka zaman gördüğünüzde acılar içinde ölmeyin; yanına gidip bir "merhaba" diyin.


14 Ocak 2011

Cuma Namazından Kaçan Gençler İçin Altın Öğütler

Burada hemen her konu hakkında ahkâm kesiyor olmama karşın şunu fark ettim ki, benden daha genç arkadaşların ciddi anlamda işine yarayacak bilgiler vermekten çok uzak kalmışım. Nihayetinde yaş otuz bir oldu ve bu yaş normalde beni bilge biri yapmasa da internet kuşağının genel yaş ortalaması baz alındığında tecrübe sahibi kılıyor. Eh, insanları aydınlatmak gibi salak bir misyon da yüklendiğimize göre, kendimize olur olmaz sosyal sorumluluklar yükleyebiliriz!


Bugün bu sorumluluğu "mahallenin gençlerine öğüt veren bıçkın ağabey" pozlarına girerek üzerimden atmak istiyorum. Konumuz; Cuma namazı sonrası babasına (ya da onun yerini tutan amca, dayı, usta, patron vs.) hesap vermek durumunda kalan, ancak şeytanın iteklemesi ve nefsin yoğun presi sonucu namaza gitmeyen muhafazakâr evlatlarımızın olası yakayı ele verme durumlarının önüne geçmek. Bu hizmeti başka yerde bulamazsınız kardeşlerim. Övünmek için söylemiyorum (ki bu asla övünülecek bir şey değildir) ama henüz yirmilerine ulaşmamış bir ergenken bu işi sanat haline getirmiştim. Şimdi de bu sanatı yeni nesile öğretmek istiyorum. Namaz kılmayarak zaten ilahi bir vebalin altına giriyorlar, üstüne bir de dayak mı yesinler?




Şimdi, genç kardeşim, öğrenmen gereken ilk şey şu: namaza gidip gitmediğini kontrol amacıyla sorulan ilk ve en klasik soru elbette imamın hutbede ne anlattığıdır. Buna kesinlikle cevap vermen gerekiyor. Çünkü buna cevap veremezsen zaten işin bitmiştir, diğer taktikleri yalayıp yutsan bile faydası olmaz. Bundan kurtulmanın birkaç yolu var. İlki; eğer başka bir şey yapmak niyetinde değil de sadece sigara içmek, dinlenmek filan istiyorsan ve hava da çok soğuk değilse caminin etrafında sotelenmendir. Hemen her camide Cuma namazı esnasında dışarıya ses veren hoparlörler açılır ve bu ses yakalanmanı engelleyecek makul bir uzaklıktan bile duyulabilir. Eğer birazcık kafası çalışan biriysen ve imamların genel yapısına vakıfsan birkaç anahtar kelime duymak işini görebilir. Diyelim "anne, cennet, hak, itaat" gibi kelimeler sıkça tekrarlanıyor. Evet evet, imam efendi İslam'da ana baba hakkının önemini anlatıyor! Bu kadar basit. Hem işini kolaylaştıracak etkenler de var. Ramazan'dan hemen önceki Cuma ise oruçtan, Kurban'dan hemen önceki Cuma ise -haliyle- kurbandan, herhangi bir kandilin öncesi, esnası ya da hemen ertesi ise o kandilin faziletlerinden, kutlu doğum haftası ise Peygamber Efendimizin hayatından, yeni yıl arifesiyse yılbaşı kutlamanın günahından bahsedilir. Bu hep standarttır, değişmez. Akıllı adam bunları bilir.


Diyelim ki bu kısayolların geçerli olmadığı bir haftaya denk geldin ve canın kahveye gidip okey/batak oynamak, internet kafede takılmak istedi. İşbu durumda alternatif yöntemler devreye giriyor. Örneğin senin gibi ibnelik yapmayıp efendi efendi namazını kılmış salih arkadaşına hesap verme anından hemen önce yapışarak hutbeyi sormak gibi... Bak burada önemli bir detay var, atlamayalım. Vaaz ile hutbe arasındaki farkı kesinlikle bilmelisin. Ezan saatine kadar anlatılanlar imamın kendi tercih ettiği konudaki serbest vaazlarıdır ve haliyle camiden camiye değişir. Fakat ilk sünnet sonrası, farz öncesi hutbede anlatılanlar Dİyanet İşleri tarafından camilere gönderilen, kelimesi kelimesine aynı vaazlardır. Her camide aynı hutbe okunur. Yani, mesela camiye geç gittiğini, dolayısıyla vaazı kaçırdığını iddia edebilirsin, başka bir camiye gittiğini ve başka bir vaaz dinlediğini de iddia edebilirsin. Fakat hutbe şaşmaz. Hutbenin ne olduğunu bilmelisin. Bu durumda tek şansın ya hutbenin ne olduğunu önceden öğrenmek (bizim zamanımızda internet olmadığı için bu konuda sanal dünyanın ne kadar yardımcı olacağını bilmiyorum), ya da başta söylediğim gibi, salih arkadaşa yanaşmak (hayatta böyle arkadaşlarınız olsun, hutbe sormak şart değil)...


İlk kısmı atlatabilirsin. Fakat unutma ki her baba bir zamanlar senin yaşındaydı ve sen bunu akıl edemesen de o da senin geçtiğin yollardan geçti. Haliyle detay içeren, tuzak kurulan sorularla karşılaşma ihtimalin yüksektir. Bu durumda da alnı secdeye değmiş biri olarak aklını kullanman gerekiyor. Bir defa, gittiğin caminin mimari özelliklerini ve önemli teknik detayları aklında tutmalısın. Her zaman aynı camiye gidemeyebilirsin. Mesela başka bir ilde/ilçedesiniz ve sen yine namaza gitmedin. Ne yapacaksın? Hutbeyi telefonla salih arkadaşını arayarak öğrensen bile, detayda falso verir, yoldan çıkarsın. Çakal bir baba tuzak sorularla anında enseler seni. Aslında tek katlı bir cami olmasına rağmen "hangi kattaydın" diye sorabilir. Ne cevap verirsen ver kendini ele vermiş olursun. Ki tanıdığım tüm andavallar bu soruya "üst katta" diye cevap verir. Namaz öncesi cami etrafında yapılacak mini bir keşif gezisi bu sorunu halledecektir. Olmadı içeri girip hemen geri de çıkılabilir. Hazır girmişken halının deseni (halı ne renkti?), görülebiliyorsa imamın tipi (hoca genç miydi yaşlı mı? sakallı mıydı sakalsız mı?) kontrol edilmelidir. Caminin kaç minaresi olduğuna bakmak ve avlunun yapısını hafızaya kazımak da ("avluda kıldım" bahanesi için) fayda sağlayabilir.


Bir diğer taktik ise namaz sonrası hesap verme durumu söz konusu ise bir şekilde meşguliyet yaratıp hesap vaktini katakulliye getirmektir. İşyerindeyseniz depoya filan kaçabilir, yemeğe gidebilir, zararsız bir şeyi kırarak dikkat dağıtabilir, telefonda konuşuyormuş numarası yapabilirsiniz.


Fakat sevgili kardeşlerim, ne kadar uyanık olursanız olun, kurnaz bir baba sizi her halükârda enseler. Önce hutbeyi sorar, tam cevap vereceğiniz esnada hocanın sakalı ne renkti (Dikkat, koşullandırılmış soru! İmam gerçekten sakallı mıydı acaba?) der ve siz düşünürken öldürücü darbeyi vurur; "farzda okunan zammı sureler hangileriydi?". Buradan hareketle şunu söyleyebilirim ki, bu kadar tecrübenin üstüne Allah birgün bana oğlum olmasını nasip ederse, o çocuk Cuma sonrası hesap vakti geldiğinde boku yemiş olacak! Siz siz olun, en güzeli, en iyisi, en doğrusu, -hiç değilse- Cuma namazını aksatmayın. Babayı belki atlatabilirsiniz ama...
.

13 Ocak 2011

Film Tavsiyeleri #1

Eskiden, yani gecemi gündüzümü sözlüklerde filan geçirecek kadar aptal olduğum zamanlarda sinema üzerine epey bir şeyler yazıyordum. O yazıların hepsi arşivimde saklı olsa da yeniden yayınlamak istemedim. Çizgisini sinema dünyası üzerine kurmuş çok şahane blog’lar var zaten. Bir cephe de oraya açmanın âlemi yok. Lakin hem zevklerimizin uyuştuğu arkadaşlarımın “ee, yok mu yeni bir şeyler” sıkıştırmaları, hem de uzun uzadıya olmasa bile hakkında birkaç cümlecik de olsa karalamak istediğim yedinci sanat şahikaları dolayısıyla arada sırada sinema yazıları yazmaya karar verdim. Fakat bu yazılar inceleme/eleştiri yazısından çok tanıtım/tavsiye içerikli olacak. İlkini şu anda okuyorsunuz zaten. Hadi Bismillah…

*   *   *   *

Kærlighed på film (Just Another Love Story)eskiden

Yönetmenliğini Ole Bornedal’in yaptığı 2007 Danimarka yapımı bu filmi listemin başına koydum. Bana mı hep güzelleri denk geliyor bilmiyorum ama İskandinav sinemasından çıkma ne kadar film izlediysem müthiş bir haz almışımdır. Ingmar Bergman’ın nasıl bir etkisi olmuşsa artık, İsveç, Norveç, Danimarka fark etmiyor, döktürüyor herifler (Breaking The Wawes, Lilja 4-Ever, Ondskan, Nói Albínói, O’Horten, Reconstruction ve daha neler neler). En son izlediğim olması hasebiyle burada bahsetme gereği duyduğum (yoksa bu gönül Reconstruction üstüne destan yazmak ister) bu filmin en önemli, en dikkat çeken özelliği kurgu ve görüntü işçiliğinin kusursuz olması. Ne zamandır bu kadar stilize kamera açıları, bu kadar zarif bir işçilikle işlenmiş sahneler görmemiştim. Ki hakkını yemeyelim, aslında çok basit bir hikâye olmasına rağmen şahane de bir senaryosu var. Sinema zevki ne olursa olsun herkese tavsiye edeceğim güzellikte bir film.


 Micmacs A Tire-Larigot

Of Allah’ım of! Söz konusu bir Jean-Pierre Jeunet filmi olunca bünyede heyecan tavan yapıyor elbette. Bu film pek de yasal olmayan yollardan bilgisayarıma şeref verdiğinde sırf izlemediğim bir tane Jeunet filmi var diye el sürmedim bir süre. Korkunç derecede görsel detay barındıran filmleriyle dünyanın en renkli masallarını anlatan bu dev cüsseli Fransız’ın son şahanesini Pazar günü izledim, sonunda. Sonuç? Tabi ki mükemmel! Cümle âlemin Amelie vesilesiyle tanıdığı yönetmen bu sefer ölüp bittiğim o ilk iki filmine (Şarküteri ve Kayıp Çocuklar Şehri) yakın bir iş çıkarmış (Filmin bir yerinde Şarküteri’ye açıktan açığa yapılmış bir gönderme de var zaten). Filmin teknik yönüne dair tek kelime edersem çarpılacağım için kısaca senaryoya değinmek gerekirse; Çocuk yaşta babasını bir mayına kurban veren kahramanımız büyüyüp adam olduktan sonra bir gün kafasına kazara giren bir kurşun yüzünden her şeyini yitirir. Sokaklarda yaşamak zorunda kalmışken bir gün babasının bastığı mayını ve kafasına giren kurşunu imal etmiş iki dev silah şirketinin kapısına dayanır intikam için. Tahmin edileceği üzere kıçına tekmeyi yer. O da birbirinden eksantrik arkadaşlarını toplar ve…


 Salinui Chueok (Memories Of Murder)

Seri katil filmlerinde kullanılan ne kadar klişe varsa hepsini alıp tersyüz eden bir Güney Kore nefaseti… Yönetmen Joon Ho Bong’un gerçek bir hikâyeden yola çıkarak yazdığı senaryo, karakter dönüşümleri ve katilin aslında kim olduğundan çok onu bulma uğraşı veren polis teşkilatının çalkantılı ruh halini yansıtma yolunu tercih etmesiyle izleyiciye müthiş bir sinema deneyimi yaşatıyor. Filmin ilk yarısında ağır basan komedi öğeleri (dünyanın en gevşek cinayet masası dedektifi ve onun ota boka uçan tekme atan salak yardımcısı, Korelilerin fiziksel görünümleriyle inceden dalga geçen diyalog ve sahneler vs.) ortalardan itibaren yerini ağır ağır ilerleyen bir merak ve gerilime bırakıyor. Benim bu filmi çok sevme nedenim ise tıpkı senaryo gibi karakterlerin de değişen durumla birlikte girdikleri dönüşümün son derece gerçekçi ve mesaj yüklü olmasıdır. Siyahı savunanın beyaza, beyazı savunanın siyaha doğru meyletmesi ancak böyle anlatılırmış. Katil kim mi? Kimin umurunda!


Black Swan

“this is from mathilda” repliğinin öznesi konumundaki Natalie Portman büyümüş de cüssesi küçük ama yeteneği büyük dev bir oyuncu olmuş. Hadi tramvay camlarına yumurta atarak anarşistlik oynayan liseliler yüzünden V For Vendetta’yı en sevdiğimiz filmler listesinin gizli köşelerine sakladık diyelim. Portman’ın iyi bir oyuncu olduğu gerçeğini savunacak kaç film var elimizde? Boşuna saymayın, Black Swan tek başına yeter hepsine. Darren Aronofsky da estetikle kafayı bozmuş manyak yönetmenler sınıfına mensup malum. Gerçi The Wrestler’da işin o yanını boş verip sadece hikâye ve müthiş bir oyunculukla da iyi film yapabileceğini ispatlamıştı. Fakat büyük ihtimalle Portman’a Oscar getirecek bu filminde ne kadar yeteneği varsa dökmüş ortalığa üstat. Konusuna, müziklerine, yerinde durmayan kamerasına değinmeyeceğim, zaten bir sürü yerden okuyabilirsiniz. Hem hiçbir şey için izlemeseniz bile sırf o manyak annenin ürkütücü gerilimine şahit olmak ve siyah kuğunun filmin finalindeki muhteşem dansını görmek için izleyin derim bu filmi. Sevişme ve mastürbasyon sahneleri ise zannedildiği gibi filmin önüne geçecek şeyler değil. Zaten erotik değil estetik bir yaklaşımla çekilmişler ama sanat için de olsa cinselliğin aşırıya kaçan kullanımına karşı durduğumdan “olmasa da olurmuş” diyorum.


Chugyeogja (The Chaser)

Az yukarıda bahsettiğim Kore filmine hem tarz, hem de konu olarak benziyor olsa da ondan oldukça farklı bir sinema güzelliği bu da… Bir defa filmin birincil amacı adalet duygusu ve devletin adalet dağıtma yöntemleriyle çetin bir hesaplaşmaya girişmek. Eskinin polisi, şimdinin pezevengi olan kahramanımız ortadan kaybolan ‘sermayelerini’ bulmak için harekete geçince kendisini oldukça karmaşık bir cinayet davasının içinde bulur. Fakat katili belli bu davanın önemli bir eksiği vardır; kurbanlar! Katilin hiç uzatmadan, daha en başından seyirciye gösterildiği filmin gerilimi adım adım öyle yükseltiliyor, öyle ustaca ve sessizce gırtlağımız sıkılıyor ki, kendimizi kurbanların yerine koymuşçasına acı çekmeye başlıyoruz. Spoiler vermemek adına detaya giremiyorum ama, şöyle söyleyeyim, “markete sığınan kurban” sahnesi bana hayatımda tırnak yedirtmiş en gerilimli sahnelerden biridir. Mutlaka izleyin…


 Avaze Gonjeshk-Ha (The Song Of Sparrows)

İran sinemasının ‘ahlaklı’ ve yetenekli yönetmenlerinden, benim de büyük bir hayranı olduğum Majid Majidi’nin son filmi… Majidi’yi size nasıl anlatsam, ki anlatmakla da olacak iş değil, ki çok uykum geldi, izlemek lazım. Allah’ın Rengi’ni izleyip kör bir çocuğun hayatı nasıl algılamamız gerektiğine dair verdiği acı dersi, Cennetin Çocukları’nı izleyip bir çift ayakkabıyı paylaşan iki kardeşin iç burkan ama aynı zamanda gülümseten hikâyesini, Baran’ı izleyip aşk uğruna bir insanın nasıl kendinden vazgeçtiğini görmek lazım. Özellikle sembolizm takıntısı ön planda olan yönetmenin simgeler yoluyla (en meşhuru kırmızı balıktır bu simgelerin) gözümüze soktuğu hikâyelerinin hiçbiri bitsin istemezsiniz. Başlıkta bahsettiğim filme ayrıca değinmeme gerek yok. Yönetmenin bilinen çizgisinde, neşeyi de hüznü de dozunda kullanarak, arada bir kısacık İbrahim Tatlıses şarkıları bile duyabileceğiniz bir başka Majidi dramı…


Benden şimdilik bu kadar. Aslında çok daha fazla film hakkında çok daha özenli ve detaylı şeyler yazmak isterim ama bunun için zaman da, kafam da müsait değil! Umarım sinemasever okuyuculara az da olsa faydam dokunmuştur. Bay bay.

10 Ocak 2011

Yetmez Ama Yeter!

Sırrı Süreyya Önder’i severim. Sevmeyenleri de anlarım. İyi, vicdanlı bir insandır. Konuşmasına, sohbetine doyum olmaz. Sağlam bir sosyalisttir ama kot kafalı değildir. Sinemadan anlayan biri olmasına rağmen kötü bir senarist ve yönetmen olduğunu; en azından daha alması gereken çok yol olduğunu düşünürüm. Bir süreden beri yürütmekte olduğu köşe yazarlığını da layıkıyla yerine getirdiğine inanıyorum. Ezcümle, başta dediğim gibi, severim kendisini.

Kendisi klişe tabirle “altına imzamı atarım” dediğim sağlam yazılar yazıyor olsa da, son dönemde belirgin bir hareketlenme görüyorum çizgisinde. Bu hareketlenmenin uzun süredir beraber olduğu Kafa Dengi tayfasından ayrılmasıyla başladığı da çok açık. Kendimce bunun sebebinin memleketimizin hemen her ideolojisinde olduğu gibi sol/sosyalist ideolojide de derin bir muhafazakârlık kültürünün meydana getirdiği ‘aforoz refleksi’ olduğunu düşünüyorum. İslamcı olarak tanınıyor ama –mesela- Necip Fazıl’ın ırkçı bir insan olduğunu savunuyorsan yavaş yavaş kenara kaydırılman muhtemeldir. Laik çevrenin gözde bir üyesi olmana rağmen Abdullah Gül’ün aslında iyi bir cumhurbaşkanı olduğunu düşünüyorsan biletinin eline verilmesi yakındır vs. vs… Örnekleri istediğiniz kadar çoğaltabilirsiniz. Muhafazakârlığın böylesine köklü biçimde kanımıza işlediği bir ülkede siyasi, dini, kültürel olarak kendini nerede konumlandırdığının hiçbir önemi yok. Birazcık ‘öteki’ ile ilgilendiğin vakit “dönek, hain, kırık” gibi yaftaların üzerine yapıştırılması an meselesidir.

Bu yüzden Roni Margulies’e, Latife Tekin’e, Adalet Ağaoğlu’na, Oya Baydar’a ve adı aklıma gelmeyen nice vicdan sahibi sosyaliste gerek fiili, gerek sözlü olarak saldırılarda bulunuluyor. Bu yüzden bulundukları camialardan dışlanıyorlar ve bu durum içlerindeki demokrat insanların aslında nerede durduklarını haykırmak için olmadık şeyler yapmasına yol açabiliyor. Popüler kültürden bir örnek verecek olursak, teşbihte hata olmaz, Ezel’deki Cengiz Atay’ın aslında bir katil olmamasına rağmen kendini aralarında bulunduğu insanlara kabul ettirebilmek için bir adamın kafasını beysbol sopasıyla parçalamasına benzetebiliriz bu durumu.


Sırrı Süreyya’nın bir süreden beri yaptığı şey buna benziyor işte. Gene de günahını almak istemem ama aylardan beri içli dışlı olduğu ‘İslamcı camia’ dolayısıyla sosyalist kimliğine düzenlenen saldırılar onu savunma refleksine soktu muhtemelen. Gerçi bir süreden beri devam eden öğrenci-polis çatışmalarının da bunda etkisi yok değil. Ama birkaç gün önce yazdığı yazıda referandumda EVET oyu verenlerin tüm bu olan bitenin baş sorumlusu olduğunu oldukça öfkeli bir üslupla yazması karşısında çok şaşırdım. Hükümete yakın görünmemek başka şey, referandumda EVET demiş milyonlarca insanın olanlardan sorumlu (hatta ‘suçlu’) olduğunu savunmak başka…

Referandum sürecinin ne kadar gergin geçtiğini, özellikle HAYIR cephesinin ne kadar öfkeli, hırçın olduğunu, AKP’li olmamasına rağmen EVET diyeceğini açıklayan solcu, laik, milliyetçi, Kürt aydınlara, sanatçılara vs. nasıl da ateş püskürdüğünü hatırlayalım. Bundan kimin sorumlu olduğu önemli değil. Fakat o insanlar referandumda oy verirken “AKP daha güçlensin, okullarda öğrencilerin belinde cop kırsın, kendi düzenin kursun” diye EVET demedi. AKP’li olmayıp da referandumda EVET oyu verenlerin ortak noktası; statükonun ve ordunun sivil irade üzerindeki baskısının kırılması, halkın önüne her zaman engel koymuş (ve bundan sonra da koyması muhtemel) kurumların kabuklarına çekilmesi arzusuydu. Bu oldu, olmadı, ters oldu, uygulanmadı ayrı mesele. yetmez ama evet sloganı altında tam demokrasi hedefiyle birleşmiş insanları referandumdan sonra ateşli bir muhalefete bürünmemekle suçlayabilirsiniz. Ki bu haklı da bir suçlama olur. Ama memleket semalarında uçan bir kuşun kanadından tüy düşse “aha! görün eserinizi Allah’ın belası aşağılık evetçiler! Sizin yüzünüzden memleket bok çukuruna döndü!” yaklaşımı nedir yahu? Referandumdan önce şanlı Türk polisi gösterilerde biber gazı sıkmak yerine gül suyu mu serpiyordu? Kafamıza cop geçirmek yerine omuzlarımıza masaj mı yapıyordu? Sucuk ekmek mi dağıtıyordu belki acıkmışızdır diye? Peki referandumdan HAYIR çıksa ne olacaktı? Öğrenciler yumurtayı siyasilerin kafasında değil de sahanda mı kıracaktı? Bir şeylere isyan ederek yürüyüşe geçmek istediklerinde yollarına gül mü dökülecekti?


Evet, Sırrı Süreyya’yı severim. Fakat büyük bir yanlış yapmıştır kendisi. Sosyalist kimliğini ifşa uğruna beysbol sopasını kafamıza patlatmıştır. Hiç gereği yoktu. Tek başlarına güçsüz kaldıkları için ‘ulusalcılık’ diye boktan bir kavram icat edip sabah akşam ortalığı bulandıran ırkçı ve anti-demokratik zihniyetin ağzına sakız vermiştir. Umarım hatasını anlar ve nedamet getirir. Onun gibi gözleriyle gülen vicdanlı bir adamdan beklediğim tek şey budur.

8 Ocak 2011

Cübbe Düştü Kel Göründü (Mü?)

Geçenlerde Formspring üzerinden bir kız arkadaşıma şöyle bir soru yöneltmiştim: “Beni tanıdığını sanıyorsun, seviyorsun filan diyelim... Mesela, küçük yaşta bir çocuğa cinsel tacizden sabıkam olduğunu öğrensen, ilk ne düşünürsün? (Bak "mesela" dedim!)

O da bu soruya karşılık şu cevabı vermişti: "Vay ... çocuğu" diye düşünürüm başta. Sinirlenirim. "Kandırmış bizi şerefsiz. Bu muydu ahlak hakkında, vicdan hakkında ahkam kesen herif." derim. Sonra herkesin nefsine gafil avlandığı bir an olduğunu hatırlarım. Çocuk olmadığım, hatta O çocuk olmadığım için şükrededim. Sonra da "Robicik [itüsözlük ve laneth günlerimden kalan nickim robbiefowler'a atfen] ne zaman görüşüyoruz" şeklinde zuhur eden baskılarımı mümkün olduğunca azaltırım. Sonra zamanla o da geçer. Eski halime dönerim. Kin tutamam. Bana yöneltilmemiş eylemlerin kinini hiç tutamam. Bencilim ben. Sağduyulu da değilim. Empatiden anlamam.

Arkadaşıma bu soruyu sorma sebebim şuydu; insan, hayatının çok uzun bir bölümünü birlikte geçirdiği birini bile tam olarak tanımayabilir. Çünkü cümle âlemler içinde insan kadar aşağılaşabilen bir canlı daha yoktur (buna Şeytan da dâhil). Umulmadık birinden görülecek hiç umulmadık bir davranışın tam da bu yüzden bizi şaşırtmaması gerekir. Ama eskiler ne demiş, hafıza-i beşer nisyan ile malûldür. Periyodik aralıklarla ortak hafızamız sıfırlanıyor ve aslında tarih boyunca daima var olmuş, halen de süregelen birçok şeyi sanki ilk defa karşılaşıyormuş gibi büyük bir şaşkınlıkla karşılıyoruz.


Açık konuşayım, dün akşama kadar biri çıkıp bana “Cübbeli’nin seks kaseti varmış lan” dese en Osman Baydemir hislerimle “hassiktir diyorum” diye cevaplardım! Sıfırlanmış hafızamıza böyle haince saldırılması karşısında agresif reflekslerle karşılık verirdim. Fakat böyle bir kaset gerçekten ortaya çıktığında beynimden vurulmuşa döndüm. Din ve İslam’la sorunu olan insanların “hacı hocadan korkacan zaten abi yea, bunların hepsi seksomanyak” tarzı galeyana getirici zavallılıklarına bile sinirlenemedim, aval aval baktım sadece. İlgili videoyu açtığımda (asla bir merak saikıyla değil, gerçekliği hususunda fikir sahibi olmak için) içimden “Allah’ım ne olur kötü bir montaj olsun, gerçek olmasın” diye dualar ediyordum. İçimden bu şekilde dua etmemin sebebi de Cübbeli’ye hayranlığım vs. değildi. Böyle bir şeyin algımızda yaratacağı dalgalanmanın, malzemesi olduğu kirli savaşların ortasında nasıl temiz kalacağımızın endişesiydi.

Videoyu izledim ve tüm önyargılı bakışıma rağmen gerçek olduğuna ikna oldum. Dış mekân çekimleri hiçbir şey ispatlamasa ve sonradan eklense bile, o kahrolası seks görüntüleri tamamen gerçek göründü gözüme. Hakan’ı arayıp konuştum, böyleyken böyle dedim, sen de bir bak dedim ona; karşılık olarak o bana “gerçek olduğuna inanmıyorum, montaj ve komplo olması yüksek ihtimal” dedi. Ki evet, birilerinin Cübbeli adına Vimeo hesabı alıp videonun altına yorumlar yapması filan gerçekten işin komedi boyutunu ortaya koyuyor. Adnan Oktar’ın –sanki kendisinin ne anasının gözü olduğunu bilmiyormuşuz gibi- sırtlanvari yorumlarla bu rezillikten kendine pay çıkarma telaşıyla ortaya koyduğu zavallılık da cabası!

Tüm bu hengâmenin ortasında kendime sorduğum en önemli soru şu oldu: Bir Müslüman böyle bir durumda ne yapmalı? Cübbeli en büyük yeminleri ederek “zina yapmadım” diyor, “Müslüman insan öyle şeyleri izlemez” diyor. Ama mesela “o videodaki adam ben değilim” demiyor! Bir defa Müslüman olan din kardeşinin ayıbını örter bilinciyle hareket edecek bir durum kalmamış ortada. Meydana çıkmamış olan ayıp gizlenir ama on binlerce kişinin izlediği görüntülerden sonra bir şeyi gizleyemezsin; bu bir. İkincisi; Cübbeli öyle ayıbı olduğunda gizleyeceğimiz gariban bir komşumuz, sevdiğimiz bir arkadaşımız, yakın bir akrabamız değil. Neredeyse son bir yıldır televizyon ekranlarından eksilmeyen varlığıyla İslam’dan, Kuran’dan, Peygamber efendimizden bahsedip insanları doğru yola çağıran bir cemaat/tarikat önderi. Böyle bir rezillik gerçekten yaşanmışsa, olan biteni gizleyip hocanın ekranlarda “Zina yapmayın! Yalan yere yemin etmeyin!” demesini dinleyecek kadar midesiz, vicdansız mı olacağız? İnsanların algısında İslamiyet ile bu kadar bütünleşmiş bir şahsın en küçük bir lekesi bile lağım çukuru gibi kokacakken, zina ve yalan yere yemin gibi günahlarla kirlenmiş varlığını nereye saklayacağız?


Kişisel inanmışlığıma rağmen bu konuda kesin konuşmaktan imtina ediyorum. Ancak aksinin ispatlanması gerekiyor. Zamanında Müslüm Gündüz ve Fadime Şahin gibilerinin başrolünde olduğu nice tezgâhın arka planı yıllar sonra ortaya çıktı. Bu detayı da unutmamak gerekiyor.  Ama eğer bu bir komploysa ve hazırlayıcıları benim aklımı bulandırmak amacındaysalar, evet, bunu başardılar. Şimdi Cübbeli’nin ve onun masumiyetine inananların görevi bunun aksini ispat etmektir.

Neden mi bunu ispat etmeliler? Çünkü ben bulduğu her fırsatta inancımla alay etmek için bulunduğu delikten kafasını uzatan sıçanların hedefi olmaktan usandım! Çünkü ben “aranızda en temiz gösterilenler bile…” diye başlayan cümleler yüzünden bana ve benim gibilere yönlendirilen o leş imalara karşı duyduğum öfkeden dolayı dişlerimi gıcırdatmaktan, yumruklarımı sıkmaktan usandım! Çünkü ben falanca cemaatin filanca cemaatle giriştiği güç savaşlarının, rekabetin, yer kapmanın getirisi olan ikiyüzlülükten, içe kapalılıktan, kibirden, kurnazlıktan usandım! Çünkü ben “ehehe, cinsellikten soğudum olm, herifin şeyi bamya kadar, göbeği de sarkmış” diyen beyinsizin mizah anlayışından, çakallığından, beni insanlığımdan utandıran vicdansızlığından usandım!

İşte bu sebeplerden dolayı Cübbeli kendini adamakıllı temize çıkarmalı. Bunu yapabilecek güçten yoksun bir cemaatin içinde değil. Çıkaramıyorsa şayet; gerçekten suçsuz ve günahsız bile olsa, bu bir komplo da olsa, hesabını ahirete bırakıp gözümüzün önünden defolup gitmeli. Hakkında en hayırlısının bu olacağını düşünüyorum.
.
 

©2009 Litost | by TNB