Bir tabut, bir adam ve yaklaşık doksan dakika… Bu malzemelerle yapmanız gerekenler şunlar; tırnak yedirten bir heyecan ve sürükleyicilik, abartılmamış fakat izleyeni diri tutan bir gerilim, ABD’ye kafa göz dalan yoğun bir sistem ve savaş eleştirisi!
Görüldüğü üzere çok zor bir iş var ortada. Tek mekânlı filmlere aşinayız. Hatta tek oyuncunun oynadığı filmler de var. Ancak tüm oyun sahası yerin altında bir tabut ve onun içinde kısılmış kalmış bir adamla böyle bir film yapılacağı çok da tahmin edilebilir şey değil doğrusu. Fakat yapmışlar işte. Çok da güzel yapmışlar. Elbette birkaç yerde abartılmış, gerçekçiliği hafif falsolu bölümler yok değil. Ama bunlar filmin vuruculuğuna gölge düşürmüyor. Kızların bayıldığı, benimse bir erkek gözüyle o kadar da çekici bulmadığım Ryan Reynolds gayet iyi oynamış. Şu sıralar bu filmi her gören bir diğerine tavsiye ediyor zaten. Ben de onlardan geri kalmayayım!
Şimdi size “absürd komedi” dersem aklınıza hangi örnekler gelir? Yerli yapımlardan Arabesk, Polis, Güneşin Oğlu mesela… Yabancı örnekler genelde çok daha sulu ve kaba mizah içeren şeyler oluyor. Peter Sellers filmlerini saymazsak aklıma gelen çok fazla örnek yok. Bu yüzden Turgay kardeşiniz size bir kıyak yapıyor ve bu türün belki de en iyi örneklerini veren İspanyol yönetmen Alex De La Iglesia’yı huzurlarınıza çıkarıyor. Daha önce La Comunidad (“Halkımız Avanta Peşinde” adıyla gösterilmişti televizyonlarda) ile hırslarına esir düşen bir apartman dolusu insanın bavul dolusu para peşinde nasıl da zıvanadan çıktıklarını kahkahalar eşliğinde önümüze seren yönetmen bu filmde absürtlük sosunu iyice arttırıyor. Lakin diğer yandan karakterlerini o denli ciddi oynatıyor ve sululuktan uzak tutuyor ki, bizzat bu durum şahane bir komedi unsuruna dönüşüyor.
Pek anlatılır gibi değil ama konusuna kısaca değinecek olursak… Eski bir din âliminin yazdığı kitapta Deccal’ın dünyaya geliş gününü şifreli olarak bildirdiğine inanan rahibimiz dünyayı kurtarmak için bir şeyler yapmak zorundadır. Bunun için de şeytanla anlaşması gerektiğine inanıyordur. Ancak bunu nasıl yapacağını bilemez. Şeytana ulaşabilmek için sağda solda kötülük yapmaya (hırsızlık, arabaların kaportasını çizmek, dilencilere kötü davranmak gibi!), satanistlerle takılmaya başlar. Ve sonrasında olaylar o kadar hızlı biçimde ilerler ve attığı her adımda işleri öylesine ters gider ki izleyici bir dakika sonra ne olacağına dair zerrece fikir yürütemez. Kafa boşaltmak ve yüksek desibelde gülmek garantidir. İzleyiniz…
Gene İspanyollarlayız… Nacho Vigalondo’nun yönettiği 2007 yapımı bu filmi değerli kılan birçok şey var. Bunların en önemlisi de müthiş bir zekânın eseri olduğu belli olan senaryosu. Sadece bir başrol ve iki-üç yardımcı oyuncu, sessiz sakin mekânlar ile hiçbir özel efekt kullanmadan anlatılan şahane bir zamanda yolculuk öyküsü. Üstelik film boyunca izleyiciyi içine çeken o yoğun gizeme gerilim de eşlik ediyor. Muhtemelen tek izlemeyle anlayamayacağınız hikâye örgüsünü çözmek için uzun uzadıya kafa patlattıktan sonra senaryonun sahibine saygı duymadan edemiyorsunuz. Birkaç izlemeyle uğraşmak istemeyenler ve filmde mantık hatası gibi gelen yerlerin çözümlemesini yapamayanlar Ekşi Sözlük’te ilgili başlığa girerlerse aradıkları cevapları bulabilirler.
13 Tzameti
Bu filmi izleyeli bir seneden fazla olmuştur. Ancak o zamanlar hakkında bir şeyler yazamamıştım. Her ne kadar sağlam sinefiller biliyor olsa da henüz duymamış olanların bu enfes filmden bihaber olmalarını istemem. Gürcü yönetmen Gela Babluani’nin eseri olan işbu siyah beyaz film için minimal bir gerilim başyapıtı desek abartmış sayılmayız. Kendi halinde, gariban bir çatı tamircisinin üç kuruş para kazanmak için girdiği ne idüğü belirsiz bir iş onu tahmin bile edemeyeceği korkunç bir tezgâhın içine sürükler. İstese de dışına çıkamayacağı bu korkunç macera onu nasıl perişan ediyorsa seyirciyi de aynı oranda çarpıyor. Daha fazlasını anlatmak isterdim ama bunu filmi izleyecek olanların seyir zevkini bozmadan (bilinen tabirle “spoiler vermeden”) yapmak zor. Tek diyeceğim, sinema hususunda kafamızın uyuştuğunu düşünen herkese bu filmi izlemelerini tavsiye değil, emrediyorum!!!
Danny Boyle’un son filmi olan bu “based on a true story” hadisesi tıpkı yazının başında yer verdiğim Buried gibi tek mekân/tek adam üzerinde ilerleyen bir film. Fakat ondan farklı olarak filmin tamamı bu düzlem üzerine kurulmamış. Başlangıç sahneleri ile film boyunca aralara serpiştirilen flashback’ler hikayeye ciddi anlamda akıcılık katıyor.
Aron Ralston adlı elemanın Grand Canyon’da arı gibi uçup ceylan gibi sekerek yol aldığı doğa macerası bir kaza sonucu kabusa dönüşür. Allah’tan başka kimsenin onu duyamayacağı, göremeyeceği ve bulamayacağı bir yerde; çok kısıtlı yiyecek ve bir litre suyla kalakalan Aron tek kolunu sıkıştıran o koca kaya parçasından kurtulmaya çalışırken bir yandan da geçmişiyle hesaplaşma ve vedalaşma faslına başlar. James Franco’nun (aaa, bakın işte bu çocuk gerçekten yakışıklı, ilk başta bahsettiğim Ryan Reynolds halt etmiş) sağlam oyunculuğu ile taçlanan filmde Danny Boyle da ustalığının izlerini yansıtan görüntülerle gözümüze ziyafet çekmeyi başarıyor. Çok iyi diyemem ama akıcı ve hoş bir film. (Aron’ın kendi kendiyle röportaj yaptığı bölüme özel dikkat!)
Ve şimdi de tam 51 yıl öncesine gidiyoruz. 1960 ABD’sinden, romantik komedi denen türün yapıtaşlarından, hatta başyapıtlarından birini tanıtmak istiyorum bilmeyenlere. Bu kadar eski bir filmi tavsiye etmem garip karşılanmasın, zira bir sinemasever için daha önce izlenmemiş her film ‘yeni’ bir filmdir.
Sinemayla ilişkisine belli sınırlar çizen çoğu kişinin dışarıda bıraktığı alanlardan biri de 40-50 yıl öncesinin siyah beyaz filmleridir nedense. Belli bir yaşa kadar ben de öyleydim. Fakat günün birinde, bir Pazar sabahı cnbc-e’de başrolünde Robert Mitchum’ın oynadığı bir film görmemle birlikte bu yargım tamamen değişti ve kendimi o dönemin filmlerine gömdüm bir süre. The Apartment’ı keşfedişim o günlere denk geliyor. O günler ki “lan keşke Jack Lemmon’ı, Shirley MacLaine’i daha erken keşfetseymişim” dediğim günler oldular. Hatta Jack Lemmon’ı işbu filmde ilk kez izledikten sonra Jim Carrey’nin aslında kendisinin iyi bir kopyası olduğunu (mimikler, vücut dili vs. ile) anlamıştım.
Her neyse…. Girişi fazla uzattığım için filmin konusuna dair bir şeyler yazamadım ama buna gerek de yok. MacLaine’in o hem masum hem fettan güzelliği ve Lemmon’ın müthiş oyunculuğu sizi alıp götürüyor zaten. Hikâye de su gibi akıp gidiyor. Bunu izledikten sonra muhtemelen gaza gelip aynı ikilinin başrolünde oynadığı ve en az bunun kadar güzel bir başka klasik olan Irma La Douce’u da (Sokak Kızı Irma) izleyeceksiniz. Şimdiden iyi seyirler!
Angel-A
Bu filmi tavsiye etmek gibi bir düşüncem yoktu başlangıçta. Ne var ki, yazı boyunca iki siyah-beyaz filmden bahsetmem bana bu muhteşem filmi tekrar takrar çağrıştırdı. Bana göre Luc Besson’ın Leon’la birlikte en iyi filmidir bu. Siyah ve beyazla daha da güzel görünen Paris’in dekor olarak eşlik ettiği, tek kollu aktörümüz Jamel Debbouze’un harikalar yarattığı, ama hepsinden öte, izlerken beyninizi fırtınadan fırtınaya sürükleyen o müthiş diyalogların varlığıyla nadide bir film Angel-A. 4-5 defa izlemişimdir. Bazı filmler vardır; her sinemasever bilir ve hakkını verebilecek kadar iyi anlatabileceğinden emin olmadığı için büyülendiğiyle kalır. Her ne kadar sözlük günlerimde hepsi hakkında uzun uzadıya yazmış olsam da bu film de onlardan biri. Tıpkı o efsanevi masal The Fall gibi, tıpkı In Bruges gibi, V For Vendetta gibi, tıpkı David Lynch’in gözlerde yaş bırakmayan o siyah-beyaz şaheser draması Elephant Man gibi… İzleyin bunları. Sinema güzeldir.
(Yedinci sanat yolculuğumuzun ilk kısmına şuradan bakabilirsiniz).






















