24 Şubat 2011

Konulu Film!

Almanakları, gazete arşivlerini, sosyal bilimcilerin tezlerini, yakın tarih dosyalarını filan bir kenara bırakın. Milenyum evveli, esnası ve akabinde Türkiye’nin ahvalini birkaç kısa paragrafla önünüze sereceğim. Konu sağlam. Hengâme sarsılmaz (anlayan anladı).

*    *    *

Abdurrahman, coştukça coşan deli Bekir, Ertuğrul ailesinin köklü bir üyesi, gündüz doğan ay, elveren kucakları, demin çölü aşan adam, dilini öz eşek arıları sokasıca yılan, devletin arka bahçesi, anıt ne yaşar ne yaşamaz, gülüşü muamma Kaliforniya valisi, korkunç bıyıklı beyin cerrahı, veli küçük ama mide bulandırır, hayal yâ Sinan, kalın bayım denize yaklaştık, sarıkız maden suları, ay ışığı marka haki kumaşlar, İlhan sen çık, şen erlerin uygar uyruğu, alemdar paşanın mahdumu Kemal “the sucker”, doğuya pirinç eken demagog, pirince sahip olamayan Kemal “the other”, İsmail bi tur at;

Oyunbozan Arif, nur sertemez, Türk and Cylon, kaz kafalı Tuncay, kanatlı uygarlık Sabiha, vur ve al çeliği, Alaattin’in sihirli çakmağı, Abdullah çatlayacak gibi, Sedat köşe ben bucak, yeşil zaten yeşil, onuncu yıl asker kaçağı Serdar, darbeli ressam, pamuk gibisin Osman ağabey, Ali by the Köz, Kes&At Bok&Tay Yılan&DR…Ve daha niceleri bir tarafta.

Sarıların Ferhat, mum satan Uğur, efsane aşıklar Hırant ve Rakel, “kızıl” kaya Ahmet, Sivas’ın 37 “kül”ü, Trabzon’un rahibi Malatya’nın marifeti, Elif “shut the fuck up”, Orran ayağını denk alsın, “dağ Türkleri”, darağacında üç fidan, darağacında üç gariban, darağacında Erdal, grup yorum yok, haydi kızlar okula ama siz hariç, ille de Ünzile, run Nazım run, kürk mantolu madonna, Yörsan karıncaları, Tuzla mezarlığının daimi müşterileri, kütükle devrilen Tevhide, burası Taksim giriş de yok çıkış da, nokta kadar bir dergi, Manisa’nın gelecek vaat eden komünistleri, pınarlarımın bozuk select tuşu, Blue Marmarian, maden suyu dişçileri, slogan tahsilatı olarak doğmamış bebek… Ve daha birçokları diğer tarafta.


*    *    *

Büyük bir şair büyük dizeler döktürmüş zamanında. Oyuncusu olduğumuz bu porno filmin senaryosunu öylesine güzel özetliyor ki, üzerine başka söz söylemeye fırsat bırakmıyor:

“Köpüren, köpürtücü bir hayatın nadasıdır kardeşim
Bütün devrimcilerin çektikleri
Biliriz dünyadaki yorgunluk habire mızraklanır
Dağlarda gürbüz bir ölümdür bizim arkadaşlarınki
Pusmuş bir şahanız şimdilik, ne kadar şahan olsak
Ama budandıkça fışkıran da bizleriz
Ölüyoruz, demek ki yaşanılacak...”



Not: Orjinal başlık olan "Konulu Porno"yu şu an gördüğünüz haliyle değiştirdim. Sırf başlık sebebiyle siteyi tıklayıp sükût-u hayâle uğrayan arkadaşlardan özür dilerim!

17 Şubat 2011

Müslüman Dünyanın Afili Filintaları

28 Şubat sürecinin bu memlekete az kötülüğü dokunmadı. Egemen sınıfın tüm şerefsizliğiyle sırıtarak sarf ettiği “bin yıl sürecek” söylemlerinin bugün bir yerlerinde nasıl patladığını ibretle izliyoruz. Şükür ki hayal ettikleri gibi bin yıl devam etmedi bu süreç. Ve başımıza sardıkları tüm o belalar da birer-ikişer çıktı/çıkıyor hayatımızdan. Fakat bu süreç yüzünden meydana gelmiş öyle değişimler oldu ki, bunları eski haline getirmek çok zor. Çünkü bu değişim devlette, kanunlarda, golf kulüplerinde ya da Aroma vişne suyunun içeriğinde değil, bir kesimin ruhunda gerçekleşti.

“Bir kesim” diyerek genç Müslümanları kastediyorum… [Lütfen kimse “kimin Müslüman olup olmadığına sen mi karar veriyorsun” basitliğinde algılamasın bunu. İsteyen dindar desin, isteyen dinci. Ya da İslamcı, muhafazakâr vs. Kafanıza nasıl esiyorsa o şekilde adlandırabilirsiniz.] Bu kuşağın 28 Şubat süreciyle birlikte içine girdiği halet-i ruhiye ve bunun sonucu olarak yaşadığı değişim birçok alanda, birçok farklı şekilde tezahür etti. Benim bu yazıda bahsetmek istediğim alan ise ticari, siyasi ya da sınıfsal değişimlerden daha fazla (ve belki daha kötücül biçimde) etkilenmiş ‘entelektüel’ alandır.

Bir neslin edebiyatla, sinemayla, müzikle olan ilişkisini köklü biçimde değiştiren şeyin aslında çok basit bir nedene dayandığını söyleyebilirim. Hatta söyledim bile: bu neslin entelektüel hafızasını sadece sıfırlamakla kalmayıp başka bir şeye dönüştüren yegâne neden basit bir ‘sınıf atlama’ ihtiyacıdır. Çünkü 28 Şubat süreci bu iradesi ve imanı zayıf insanlara değersiz olduklarını söylemiş, bunu suratlarına haykırmış, onlara ikinci sınıf insan muamelesi yapmış, sonunda da onların kendilerini gerçekten değersiz ve ikinci sınıf hissetmelerini sağlamıştır. Bundan sonraki süreçse epey karmaşık sayılır. Kimileri Ahmet Hakan gibi ‘eski islamcı’ ceketleri giyerek egemenlerin yanına kapak atmış ve ödül olarak Pelin Batu’ların koynunda sabahlamış; kimileri sırf demokratik görünmek adına kadrosunda birkaç ‘farklı’ isim bulundurması gereken ve aslında hiçbir ahlaki değere sahip olmayan özel birliklere asker yazılmış; kimileri de -ki bu yazının asıl konusu onlardır- kendi dillerini, kendi edebiyatlarını, kendi ‘komünlerini’ oluşturmak sevdasıyla bilerek ya da bilmeyerek sahip oldukları değerlerden taviz vermiştir.


Kardeşlik, dostluk, kadirşinaslık güzel şeydir. İnsanlarla mutlu mesut, kavgasız yaşamak üstün bir meziyettir. Fakat edebiyatta, sanatta çatışma vardır, gerilim vardır, tartışma vardır, diyalektik vardır! Cemaatleşmek belki birçok alanda topluluklara fayda sağlayabilir ama söz konusu şey sanat olunca kişiyi parmaklıkları arkasında tutan bir hapishane görevi görmekten öteye gitmez. Gel gör ki bizim dindar yazarçizerlerimiz, sinemacılarımız, düşünürlerimiz kendilerini bu hapishaneye kapatmaya bizzat gönüllü oldular. Rezil bir sürecin etkisinde kalarak “ben aslında öyle değilim” kaygısıyla ait olmadıkları bir dünya yaratmaya kalkıştılar. Herkesin pek şahane müzik zevklerine sahip olduğu (Pink Floyd dinliyorum, içim dışım pir-û pak oluyor), müthiş filmler izlediği (Chan-wook Park’ın estetize edilmiş o şiirsel şiddetine komple hayranız), edebiyatın en lezzetli yerlerini kaşıkladığı (Hep beraber üç defa: OĞUZ ATAY! OĞUZ ATAY! OĞUZ ATAY!) bu dünyada hiç kimse onlara işe yaramaz, gereksiz insanlar olduklarını söylemiyordu çünkü. Yedi kelimeden daha uzun cümleler yazıp boş vakitlerinde Tarkovski çözümlemeleri yapan birisi boş beleş bir insan olabilir mi?!

İnsan doğasına aykırı olduğundan olsa gerek, bu dünyalarda da bir yerden sonra kast sistemi oluşmaya başladı. Tüm o insanların içinden en yetenekli, en popüler ve en gelecek vaat edenleri için yeni dünyalar yaratılmaya başlandı. Ve bu dünyalarda özde aynı olmasalar da başka birçok paydada buluştukları insanlarla birlikte yeni yaşam biçimleri icat ettiler. Buna bazen Meksika Sınırı, bazen Kafa Dengi, bazen de Afili Filintalar diye isimler taktılar. Hayatımız boyunca Sezai Karakoç ile Ajda Pekkan’ı yan yana görmüşlüğümüz yoktur ama Tarık Tufan ile Aylin Aslım’ı birlikte şakalaşırken görebiliyoruz. Murat Menteş gidip Teoman ile “n’aber kanka” muhabbeti yapabilir, çünkü ona istediği saygınlığı kazandıran asıl şey Teoman’ın “Korkma Ben Varım şahane bi kitap ya” demesidir. Elif Şafak Zaman’da yazmayı bırakıp Fatih Altaylı denen mahlûkatın yanına kapak atarken istediği tek şey ‘pis dincilerin yanında takılan modern müslüman’ rolünden kurtularak ‘kendiyle ve hayatla barışık güçlü kadınlar içinde en çok ben seviyorum peygamberimiz Mevlana’yı’ mertebesine ulaşmaktır. “Sırrı Süreyya sosyalist olmasına rağmen bizimle takıldığına göre, görün işte, ne kadar entelektüel ve çağdaş zihinli Müslümanlarız” kafası var bir de. Zırt pırt “Camus şöyle Sartre böyle” der de Erzurumlu İbrahim Hakkı’dan, Abdülkadir Geylani’den  –eğer batılı bir yazarla kıyaslama yapmayacaksa- bahsetmeye korkar, “beni geri kafalı sanırlar” diye…


Afili bir filinta olmak gibi herkese nasip olmayacak bir ayrıcalığa sahip olmak içinse tüm bunlardan daha fazlası gerekiyor. Patronunuzun “ahahaha, ilahi Ece hanım, bence yanılıyorsunuz ama dostluğumuzun ve sizinle birlikte takılmanın bana kazandırdığı ayrıcalıklarla kurduğum dünyanın dağılmaması için bu yanılgınızı bir bebeğin poposu kadar yumuşak biçimde ifade edeceğim. Çünkü sizinle gireceğim bir tartışmanın sahip olduğum saygınlığa gölge düşürmesi ve egemen sınıfın beni dışlaması gibi bir ihtimal yüzünden götüm üç buçuk atıyor” dediği yerde sizin de bazen ağzınızı kapatmanız gerekir. Aynı dünyada yaşamanıza, çektiğiniz dizilerde sürekli o dünyadaki arkadaşlarınızın kitaplarını göstermenize, yazdığınız kitaplarda o arkadaşlarınıza gerçek kişilikleriyle bir karakter olarak yer vererek jestler yapmanıza, TV programlarınıza her hafta o arkadaşlarınızdan en az birini çağırmanıza rağmen aranızda tartışma yaratacak farklı görüşler mi mevcut? Aman diyeyim! Sakın ha bunu dile getirmeye kalkışmayın. Çünkü bunu yaparsanız, “Ananııı! Yıkılıyo bin bir emekle kurduğumuz dünya” paniğiyle birlikte kıçınıza tekmeyi yersiniz. Hadi diyelim tekme atılmayacak kadar değerli bir yazar sayılıyorsunuz. O zaman da ‘büyüklerden biri’ araya girip “hadi öpüşün barışın” der. Siz de “ya o zaten muhteşem büyük bir yazar, kırdıysam affola” diye mukabele etmek zorunda kalırsınız.

Tüm bu olan biten normalde sizi hakikaten değersiz bir sanatçıya dönüştürürdü. Ancak post-modern edebiyat sağolsun, hiçbir anlam taşımayan birkaç süslü cümleyle zedelenmiş egonuzu da, dağılmış karizmanızı da toparlayabilirsiniz. İşin vahim yanı ne biliyor musunuz? Tüm bu dünyaları kuran, oralarda vakit geçiren, şiir yazan, film çeken isimlerin çoğu gerçekten de yetenekli insanlar. Birçoğu imrenilecek işlerin altına imzalarını atıyorlar. Ama işte, bazen konuşmak isteseler bile seslerini kesmeleri gerekiyor. Patronlardan birisi post-modernlik maskesi altında “o bana gülümserdi ben ona derdim ki, anam babam yoluna feda olsun ey Allah’ın Resulü; fakat şu koca melek, annemin gırtlağını sıkıyor, bir şeyler yapamaz mıyız?” diye çiziktirdiğinde “İslam peygamberi senin babanın oğlu mu ulan, o nasıl konuşmak öyle” diyemiyorsun. Bunun yerine, başını eğerek yarım kalan hikâyeni yazmaya devam ediyorsun; “…odaya girdiğimde ikisi de televizyon ekranına kitlenmiş, kahkahalarla gülüyorlardı. Baktım, Onur Ünlü’nün şu garip filmi Güneşin Oğlu oynuyor. Yayınevinden tanıdığım Derin Darbe’yi başımla selamladıktan sonra…”.

.

7 Şubat 2011

Bazen

Sebepli ya da sebepsiz iç sıkıntılarına düşen ruhun, kendini avutmak için, yaşadığı zamana yüklediği anlam genellikle aldatıcıdır. Tutunacak bir dal ihtiyacının tezahürüdür. “Bazen” olur böyle.

Kendini hayat boyunca dimdik ayakta durmak, dağlar gibi aşılmaz görünmek ve denizler kadar derinmiş gibi göstermek isteyenler bile bu garip zaman aralığının pençesine düşmekten kurtulamazlar. “Bazen” içini burkan bir şey hissedersin çünkü.

Düşündükçe içinden çıkılmaz hale gelen sorunların midesinde alev misali çağladığını gören birisi, şelale gibi dökülerek ağlamakla volkan gibi püskürerek patlamak arasında gidip gelirken, bu zıt duyguların aynı anda bu kadar yoğun duyumsanmasına anlam veremez. “Bazen” beyni diline hükmetmekten vazgeçer.

Hayatı koluna dolayan, onunla dalga geçen, onu bir oyuncak gibi sağa sola fırlatan biri bile, karanlıkta indiği merdivenin son basamağına bastığını zannederek bir adımını daha boşluğa atanlar gibi sendeleyiverir. Halbuki düz zemindedir. “Bazen” ne kadar komik de olsa şakaya gülmez seyirci.


İnsan hür değildir. İnsan hür olamaz. İnsan hep kendini bir şeylerin esaretine bırakmak zorundadır. Ne olduğunun hiç önemi yok. Belki bir kadın/erkek, belki bir iş, belki bir inanç… Belki de evlat? Belki de anne? Belki de vatan? Ama “bazen”, tüm bunlardan azat oluyor insan. Özgür kalıyor. Ve o özgürlük anında -yine- kölesi olacağı şeylerin peşine düşüyor. Tek başına özgür olmaktansa saplantılarıyla birlikte köle olmayı tercih ediyor. “Bazen”.

4 Şubat 2011

Aptal Halk

Eskiden, İstanbul bu kadar kalabalık ve ıkış tıkış değilken, her mahallenin hemen herkes tarafından tanınan delileri olurdu. Belki hâlâ varlar ama kim görecek, kim duyacak… Bu delilerin bir kısmı “hebele hübülü” şeklinde, kimseye bir zararı dokunmadan takılırken, bir kısmı pek öyle uslu durmazdı; ağızlarından yakası açılmadık küfürler savrulurdu. Ama işte, göründüğü kadar deli değillermiş demek ki, kimseye doğrudan sövmezlerdi. Gider bir kahvenin önünde sabit bir noktaya bakarak “orospu çocuklarııııı! bacınızı s..eyim ulaaan!” diye bas bas bağırır, hiç bir tepkiyle karşılaşmazlardı. Sebep? Sebep deliyle deli olmamak değil, kimsenin o edilen küfürlerdeki sıfatları kendi üzerine almamasıydı. Herkes içinden ne kadar pir-û pak olduğunu düşünür, yanındaki adamın da pekâlâ az orospu çocuğu olmadığını geçirirdi aklından! En sonunda ya kahveci, ya ihtiyarlardan biri deliyi kovalar, bu tek taraflı garip ritüel de son bulurdu.

2002 ve 2007 genel seçimleri, cumhurbaşkanlığı seçimi ve referandum sonrası süreçten tutun da PKK, Ergenekon davası, türban ve parti kapatma tartışmalarının dâhil olduğu siyasi gündemin yarattığı tartışmalar biraz bu deli örneğini andırıyor. Küçük beyinli kimseler doğrudan birilerine yüklenmelerinden doğacak karmaşa sonucunda namusunu kaybetmek istemiyor. Bulunan çözüm ise basit; topluca sövmek! “x olanlar salaktır, bunlar böyle geri zekâlıdır, ne zaman bunların bir boktan anladığı görülmüş” gibisinden, aynaya karşı sövmek ya da rüzgara karşı tükürmekten farkı olmayan adice eylemlerde bulunmayı alışkanlık haline getirmişler. Diğer yandan, aynı o delinin sövdüğü kalabalık gibi, kendini de saldırdıklarından bağımsız, aydın, erdemli, onurlu bir yere yerleştiriyorlar. Geri kalanları salla gitsin! Nasıl olsa “ben ‘o’ partiye oy vermedim, ‘o’ ideolojiye düşman oldum, ‘o’ insanlardan tiksindim” değil mi? Demek ki “şerefimi muhafaza etmişim”!


 Yahu senin anan, baban, kardeşin, bilcümle akraban, arkadaşın, eşin, dostun, sevgilin, komşun da bu ülkenin insanı değil mi? Nasıl bu kadar rahat aşağılayabilirsin? Kibrin bu kadar yücesini firavun bile göstermedi dünyaya. Modern firavunlar olmaya hevesli ne çok insanımız varmış böyle? Bu nasıl bir kendini soyutlama, arındırma, temize çekmedir anlamak güç. Ne zaman bir seçim olsa ve bu sözde seçkin kitle istediğini elde edemese derhâl şu meşhur “Türk halkının yüzde şu kadarı aptaldır” geyiğine (ki bu söz gerçekten edilmiş midir, nerde ve ne zaman edilmiştir, gerçek oran hangisidir bilen yok) sarılıyor. Sadece kendisinin doğruyu bildiğine olan mutlak inancından dolayı çoğunluğun aksi tarafta yer almasını hazmedemiyor. Fikrî düzlemde azınlıkta olmak elbette yanlış tarafta durulduğu anlamına gelmiyor. Ki tarih bize göstermiştir ki çoğu büyük fikirler yerleşik ve yaygın inanca karşı girişilmiş büyük mücadelelerden doğmuştur. Fakat bu büyük mücadeleler asla “olm siz salaksınız lan, adamlar kömürlen soğanlan oy topluyor, satılmış şerefsizlersiniz, s…lmeye layıksınız lan siz!” şeklinde vücut bulmamıştı.

Dünyaca ünlü oyun yazarı ve döneminin aktif bir siyasi figürü olan Bertolt Brecht, partisinin kaybettiği bir seçim sonrası parti yönetimiyle değerlendirme toplantısına katılır. Herkes burnundan soluyarak halkın cahilliğinden, gerçekleri görememesinden, sosyalizmin yüceliğinden dem vurarak sinir krizleri geçirmektedir. Bu konuşmaların orta yerinde Brecht arkadaşlarına bakar ve ince bir alayla şöyle der; “arkadaşlar, hadi kendimize başka bir halk bulalım!”. Gördüğü her dindara “defol git İran’a!” her solcuya “siktir git Rusya’ya!” her Ermeni’ye, Rum’a, Yunan’a “ya sev ya terk et!”, her liberale “git Soros’un kucağına otur” demekten başka fikir üretemeyen insanlara önemle duyurulur.

1 Şubat 2011

"Bana Da Vereceksin Orospu"

İlk evvela, meramımı anlatmak için böyle bir başlık seçmiş olmam sebebiyle okuyuculardan özür dilerim. Argo ve küfür Recep İvedik’in tekelinde sulu zırtlak komedi malzemesi olduğundan beri ifade güçlendirici özelliğinden soyutlanır oldu. Biraz buna tepki olsun diye, biraz Zeki Demirkubuz’a -haliyle Haluk Bilginer’e de- selam olsun diye, biraz da Google’da yaptığım mini arama neticesinde çıkan sonuç başlıklarından “eniştem banyoda külotumu kokluyordu”nun insanı ambale eden absürtlüğünden dolayı bu başlıkta karar kıldım. Bakın; küfürlü, basit bir cümleden bile ne kadar fazla anlam çıkabiliyor.

|  *  |  *  |  *  |

Bir ara “benim olacaksın” ana başlığı altında kısaca gıdıkladığım bir konunun daha geniş çaplısına tekabül ediyor bu cümle. Aşk meşk de bir yere kadar hani, an gelir ruhumuzun en dip köşelerine hapsettiğimiz duygular serbest kalır ya aniden, ‘vermesini’ isteriz sevdiğimizden. Yirmi yıl elini bile sürmeden, umudu bile olmadan kör bir aşkın peşinde koşup duran maşuk öyle bir raddeye gelir dayanır ki, o yirmi yılın birikmiş alacağını tek seferde tahsil etmeye kalkar. Çünkü insan kendisini ne kadar kandırırsa kandırsın daima bir ‘karşılık’ bekler. Bu karşılığın cinsinin ne olduğu, maddi ya da manevi ağırlığı/büyüklüğü hiç önemli değil. Çünkü ‘karşılık’ her zaman vardır, ‘talep’ gelmemiş olması onu yok saymaz. Zaten doğanın kanunu gereği de bahsi geçen ‘talep’ muhakkak ortaya çıkacaktır. Ama hemen, ama yirmi yıl sonra!


İnsan eli değen her şey biraz kirlidir. Bundan en ufak şüphe duymuyorum. Başta politika/siyaset olmak üzere, sanat, spor, doğa, din vs. hepsi kirletilmiştir. Kimisi az kimisi çok, kimisi gizli kimisi aşikâr, kimisi bireysel kimisi toplumsal… Kişisel temizlik, bunların herhangi birine el attığınız anda son buluyor. O çok titizlenerek koruduğunuz elbisenize küçük bir çamur parçası sıçradıktan sonra da “ha bir parça ha baştan ayağa” diyerek koyuveriyorsunuz. O “bir parça çamur”un sizi bulmaması için sarf ettiğiniz çabalar eninde sonunda çöp batmış göze döndürüyor varlığınızı. İnsan eli değen her şey kirlidir, çünkü insan kirlidir. “İnsan mı dünyayı kirletti yoksa dünya mı insanı” sorusu hiçbir anlam ifade etmiyor. Başlama vuruşunun kimden geldiğinin ne önemi var ki…

Düz anlamını bir kenara bırakırsak, karşılık beklediğimiz hemen her şeyi orospu diye niteleyebiliriz (gaza gelmeyin, felsefi düşünün biraz!). O size bedenini sunar, siz de ona cüzdanınızı. Âşık olduğunuz kişiden karşılık olarak onun da size âşık olmasını beklersiniz. Yüzyıllardır aşkına karşılık alamayan sayısız insan neden cinayet işliyor/intihar ediyor sanıyorsunuz? Şu meşhur “ya benimsin ya toprağın” teranesinin kaynağı nedir diye düşündünüz mü hiç? Yakın geçmişten popüler örnekler de var önümüzde; İbrahim Tatlıses neden Yıldız Tilbe’ye ateş püskürmüştü? “Ben seni pezevenklerin elinden kurtardım. Sen de benim her türlü kabalığıma katlanıp saygı göstereceksin!”. Turgut Altınok AKP’den niye istifa etmişti durup dururken? “Ben yıllarca uslu uslu partime hizmet ettim. Partim de beni büyükşehir belediyesine aday göstermeliydi!”. Emin Çölaşan zamanında ne için Aydın Doğan’a ağız burun girişmişti? “Ben yıllarca onun menfaatleri için atmadık takla bırakmadım. Beni gazetesinden şutlamamalıydı!”. Ergenekon davası kapsamında tutuklananlar ilk başlarda neden aşırı bir özgüven ve ukalalığa sahiptiler? “Bizim emir aldığımız kişiler hükümetin de, yargının da çok üstünde duruyor. Bir şekilde bizi kurtaracaklar!”.

Böyle gider bu. Ne kadar yüce gönüllü olursanız olun, insanlara ne kadar samimiyetle yardım ederseniz edin, talep etmediğiniz ‘karşılık’ başkaları tarafından hovardaca kullanılırken dayanma gücünüz kalmayacak ve eninde sonunda patlayacaksınız… Ve bu patlama gerçekleştiği anda ne istediğiniz karşılığı alabilecek, ne daha önceki hayatınıza geri dönebileceksiniz. Ayrıca kuvvetle muhtemel ki, bu patlamanın şiddetinden yedi düvel uykusundan sıçrayacak, hançerenizi yırtarak savurduğunuz nara ömür boyu kendi kulaklarınızda çınlayacaktır: bana da vereceksin orrrrrrospuuuu!.
 

©2009 Litost | by TNB