9 Mart 2011

Not Defterimden #3

* Evvela kendimle alakalı bir açıklama… Burada yazdıklarımı okuyan, paylaşan, yorum yapan insanların bir kısmı eskiden beri tanıdığım arkadaşlarım; bir kısmı internet üzerinden az çok muhabbet geliştirdiğim ve yüz yüze de tanışmak istediğim kişiler ve haliyle büyük bir kısmı da otobüste yan yana düşsek ruhumun duymayacağı, ismen ve cismen yabancı olduğumuz okuyucular. Bazen gelen yorumlar üzerinden sinirli cevaplar yazabiliyorum. Tanıdık tanımadık herkes şunu bilsin ki kimseye karşı kişisel olarak kin biriktiren bir yapım yoktur. Haklı olduğuma yüzde yüz emin olduğum bir kavganın ardından bile söylediğim şeylerden dolayı pişmanlık duyduğum oluyor. Bu böyle ve otuz bir yaşında olduğum göz önüne alınırsa bundan sonra da böyle olacak. Ola ki tartışmanın dışına çıkarak kalbini kırdığım birileri vardır, haklarını helal etsinler.


* Bir süreden beri İslam dininin farzlarını bir kenara bırakıp kendisine özel sünnet seçmeye çalışan acayip tipler görüyorum etrafta. Gerçi bu da bir şey, eleştirecek değilim. Eleştirmek bir yana, kendilerine yardımcı olmak istediğim bir konu sayılır. Peygamber efendimizin hayatı boyunca düzenli ve intizamlı olarak yaptığı şeylerden biri de dişlerini fırçalamaktı. Dönemin imkânları dâhilinde misvak ile yapılan bu işi biz bugün fırça ve macun ile yapıyoruz. Günde üç defa olması gerekmez. İki defa da zor gelebilir kimi bünyelere. Ama hiç değilse yatmadan önce bu işe bir dakikasını ayırmayıp da leş gibi kokan bir ağızla, sararmış dişlerle dolaşan birisi en azından “Müslümanım” demeye utanmalı.

* Dün itibariyle Beşiktaş ve Trabzonspor kulüpleri Fenerbahçe’ye karşı sert bir tavır alarak futbolun saha dışı unsurları üzerinden kavgaya giriştiler. Açıkçası sıkı bir Trabzonspor taraftarı ve iyi bir futbol izleyicisi olmama rağmen yıllar boyunca dönen bu tip tartışmalardan pek hoşlanmamışımdır. Doğruluğuna inanmadığımdan değil, faydasız olduğunu düşündüğümden… Eğer bir kulüp masa başında maç kazanacak, şampiyonluk elde edecek güce sahipse senin ağlayıp zırlaman bu gerçeği değiştirmez. Tatar Ramazan pozlarına girerek bozamazsın bu oyunu. Ne yapacaksan sahada yapacaksın. Yani bugün Trabzonspor’un gol ayakları azıcık daha becerikli olsalar dünyanın en üçkâğıtçı hakemi yönetiminde dahi bir maçı rahatlıkla kazanabiliriz. Bir golün verilmiyorsa iki tane atacaksın; matematik böyle diyor. Biliyorum kolay değil ama durum bu. Senede milyon dolar kazanan bir futbolcu bu kadar stresi de kaldırsın bir zahmet!


* Türk sineması aylaklığı bırakmalı. 2011 yılındayız ama hâlâ bir sezonda gösterilen film sayısı çok az. Hâlâ o az sayıdaki filmin büyük kısmı saçma salak işlerden meydana geliyor. Zeki Demirkubuz, Reha Erdem, Yavuz Turgul filan iyi güzel de beş-on yönetmenle ayakta duramaz sinema. Yahu Özcan Deniz bile yönetmenim diye çıkmış, ilişkileri açmaza giren modern bir çiftin sıkıntılarını anlatan film çekmiş! Toplumca -her alanda- “devlet bize yardım etmiyor” anlayışını genlerimize öyle bir kazımışız ki ağlamaktan iş yapmaya gelmiyor sıra. Hâlbuki İskandinavya’dan, Uzakdoğu’dan, Güney Amerika’dan öyle güzel bağımsız sinema örnekleri çıkıyor; az oyuncu, sınırlı mekân, basit efektlerle o kadar şahane senaryolar yazıyorlar ki izlerken zevkten dört köşe oluyoruz. O kadar sinema atölyemiz, güzel sanatlar fakültemiz, idealist gencimiz var. Ne duruyorsunuz, helva yapsanıza!


* Ergenekon operasyonu kapsamında gerçekleştirilen son tutuklamalar büyük tartışmalara yol açtı. Basının büyük kısmı gözaltına alınan (ve sonrasında tutuklanan) isimler için ortak bir tepki gösterdi. Açık konuşayım, basını yakından takip etmeme rağmen Ahmet Şık ve Nedim Şener isimlerini ilk defa operasyon sonrasında duydum. Bu benim eksikliğim mi yoksa Ekşi Sözlük, Twitter gibi ortamlarda bu iki isim üzerinden ayaklanan geniş kitle tanımadıkları kişiler üzerinden mi eleştiri yapıyorlar bilemedim. Lakin tanıdığım ve fikirlerine değer verdiğim birçok kalem de bu iki gazetecinin tutuklanmasına büyük tepki gösterdiğinden “Almanya yenilince biz de yenilmiş sayıldık” durumu söz konusu oldu şahsım için. Ama bunlar bir yana, Soner Yalçın isimli şahsın gazetecilikten başka her işi yaptığını zaten biliyor ve görüyorduk, bunu anlamak için tutuklanmasına gerek yoktu. “OdaTv! OdaTv!” diye kendini yerden yere atan şahıslar aynı OdaTv’nin şimdi de Deniz Baykal üzerinden CHP’ye nasıl giriştiğini görünce Doktor Frankenstein gibi imana gelip “meğerse bir canavar yaratmışım” diyor mudur merak ediyorum.

* Şarkı tavsiyesi isteyenlere: Tarmac – Ce Sourire Est Pour Moi (eski Louise Attaque elemanlarının sonradan kurduğu enfes bir gruptur Tarmac), Cem Karaca – Adsız (Rahmetli üstadın çok az bilinen, benim de yeni keşfettiğim ve tabiri caizse vurulduğum bir şarkısı), Cheb Mami – Baida (ama albüm versiyonu değil, Sting’in bir konserinde okuduğu canlı versiyonu, Youtube’da aratın hemen üstte çıkıyor zaten), Ghinzu – The Dragster-Wave (bir diğer şahane grup Absynthe Minded gibi Belçika topraklarında ikâmet eden bir ekip Ghinzu, şarkı nefaset), Acid Drinkers – Another Brick in the Wall (Pink Floyd cover’ı yapmanın kolay bir iş olmadığını, ama iyi yapılınca da nasıl tadından yenmediğini göresiniz diye).

8 Mart 2011

Ayşe Arman'la Sevgi Namazı

Ah 28 Şubat ah, keşke bütün etkin Afili Filintalar gibi üç-beş edebiyat içerikli grupla sınırlı kalsaydı da kimliksiz ve kişiliksiz dallamaların doldurduğu garip kesişim kümelerinin o taralı alanlarını incelemek zorunda kalmasaydım. Daha yeni yazmıştım bir şeyler; Ahmet Hakan’dan, Murat Menteş’ten filan söz açmış, Müslüman gençliğin içinde debelendiği kimlik bunalımına dair naçizane görüşlerimi beyan etmiştim. Ayşe Arman sağ olsun, ilgi alanıma giren bu insanların daha uçuk örneklerini bulup kendileriyle röportaj yaparak bir nevi belgeselciliğe soyunmuş. Arasam bulamam böylelerini. Ki Arman da bu kesişim kümesinin yabancısı olmayan bir isim olan Esra Elönü’den yardım alarak röportajları dizi haline getirmiş.

Ayşe Arman’ın salt bir “öteki mahalle” merakıyla yapmadığını düşündüğüm bu işin bazı amaçları olsa gerek. [Bu arada, röportajlarda o kadar çok ve irrite edici biçimde “bizim mahalle, sizin mahalle” sıfatı kullanılıyor ki “muhtar mısınız ulaaan!” diye patlamaktan alamıyorsunuz kendinizi]. Ait olduğu kimliğin gereklilikleri yüzünden bir kesimce aşağılanmak yerine uçuk kaçık hallere bürünerek kendi topluluğunca kınanmayı tercih edenlerin gözümüze sokulmasının birden fazla nedeni olabilir. 28 Şubat sürecinin yarattığı değişik insan tiplerini gözümüze sokarak artık son kalıntıları da silinmekte olan güçlerinin nelere kadir olduğu gibi. Aslında azınlıkta olan ve çok da dikkat çekmeyen tipleri meydana sürerek dindar kesim hakkında/üzerinde garip algılar yaratmak gibi. Eh, kurtlu incirin kör alıcısı olur derler, bunları da yiyen bulunur elbet… Yemeyenler için, arada kalanlar için, özellikle de kendim için, “biz dalgamıza bakalım” diyorum. Yeteri kadar ve etkili biçimde rezil edersek belki utanırlar da Hürriyet gazetesinden alaka görmenin aslında ne anlama geldiği kafalarına dank eder.


Röportajların ilki Ahmet Savaş Özpınar isimli bir şahısla yapılmıştı ve gerçekten deli saçması bir şeydi. Çok marjinalim, çok cesurum diye takılan bu modern kardeşimizin röportajı, ne ilginçtir, gazetenin internet sitesinden kaldırılmış! Allah’tan internet derya deniz, kopyalanmayan, yedeklenmeyen hiçbir şey yok!

“Size bir dönem, ‘İslami kesimin Ahmet Altan’ı’ da demişler. Böyle laflar edince kadınlar eriyordur tabii...” demiş Arman, vermiş gazı. Modern müslümanımız da sazan gibi atlamış; “Evet. Radyoculuk yaptığım dönemlerde eriyorlardı.”

(Ulan hem Müslümanım diyecek, hem aynı röportajda başörtülü kızların haklarına dair süslü ve büyük cümleler kuracak, hem de o kadınlar için “eriyorlardı” gibi bir tabir kullanacaksın. Bravo yani, güzel kafa.)

- Evet, beş vakit namaz kılamıyorum. Ama çok sevdiğim bir hikâye var, müsaadenizle anlatayım: Derviş ovada yürüyor, bir kıza rastlıyor. Kızın kucağında bir sürü elma, “Ey güzel kız, nereye gidiyorsun?” diyor. “Sevdiğime” diyor, “Şu dağın arkasındaki tarlada çalışıyor”. “Kucağındakileri ona mı götürüyorsun?” “Evet” diyor. “Kaç tane elma var orada?” diye sorunca, kız şaşırıyor. Cevabı çok güzel: “Hiç insan sevdiğine götürdüğünü sayar mı?”

Aaa bu cevabı çok sevdim...

- Ben de Tanrı sevgisiyle kaç vakit namaz kıldığımın hesabını vermek istemem. Bazı şeyler sayıyla yapılmaz. 99 değil de 97 kere çektiğinde Süphanallah’ı Allah kabul etmeyecek mi? Gelenekler, dinin yerine geçerse böyle olur. Ben sayı namazı değil, sevgi namazı kılıyorum. Anadolu’da bir şehri dolaşırken ya da Bodrum’da, küçücük bir cami hoşuma gidiyor mesela, şortumla filan girip, namaz vakti değilken, iki rekât kılıp çıkıyorum. Bundan daha büyük sevgi olur mu?

(Ne güzel lan, şortla camiye gir namaz kıl, kıldığın namazın aşk dolu olduğunu iddia edip vakitleri yeniden ayarla, takıl yani kafana göre. İslam sayı dini değilmiş. Yani şimdi ben bu arkadaş için “IQ’su 50’nin altındadır” desem 20-30 puan için kalbimi kırmaması lazım)

- Bu şöyle bir şey: “Evet, ben seni, sen beni seviyorsun, birbirimize dokunmak istiyoruz. Hadi o zaman gel Allah’ın huzurunda muta nikâhı kıyalım. Birbirimizden kan alalım. Sonra da birbirimizden feragat edip, ayrılalım...”

İnsanın biraz kendini kendini kandırması değil mi bu?

- Değil. Erkek kadına, kadın erkeğe dokunmak istiyor. Ama engeller var. Ne yapabiliriz? Belki evlenmeyeceğiz, hayatlarımız başka yönlere doğru ilerleyecek ama birbirimize dokunmak da istiyoruz. Çözüm muta nikâhı.

(Kimden alıyorsunuz oğlum bu aklı bilmem ki… Ednan hocadan mı? )

*     *     *

Sıradaki konuğumuz Kuran öğretiminde yeni açılımlar yapan, pantolon ve uzun deri çizmeler giyerek kendini iyi hisseden Meryem Altınkaynak… Bakalım Meryem hocamız mahallesinin nelerinden şikâyet etmiş.

Siz eminim şefkatle yaklaşıyorsunuzdur Kuran kursuna gelen çocuklara...

- Evet. Benim ders anlatım biçimim bile farklı. Ben sınıfa girince, 15 dakika spor yaptırırım öğrencilerime. Sporun insana kattığı olumlu şeylerin bilincindeyim. Dersimin son 15 dakikasında da beyin jimnastiği yaptırıyorum. Onları tahtaya kaldırıyorum, bir kelime veriyorum, diyelim ki “düğme”, diyorum ki “Bana saçma sapan da olsa içinde düğme geçen cümleler kur.” Nereden neye atlayabiliyor, neyle ne arasında bağlantı kurabiliyor bunları anlıyorum.

(TRT’nin yeni dizilerinden Leyla ile Mecnun’da şahane bir bakkal karakteri var. Ne zaman birisi kendisinden alakasız bir şey satmasını istese “oğlum… manyak olmayın lan, bakkalım ben, bakkal” diye karşılık veriyor. Mesajı aldınız değil mi? Ayrıca Ayşe Arman’ın pantolon ve deri çizme giymeyen hocaların şefkatinden emin olmayışı da gözümden kaçmadı)

Bir gün Moda'dan aşağıya iniyorum, kendimi çok şık ve güzel hissediyorum, bir güzellik merkezinden çıkmışım, karşıdan bir hanımefendi büyük annesiyle birlikte geliyor, “Bu itleri bir türlü temizleyemedik” dedi. Sağıma baktım yok, soluma baktım yok, köpek arıyorum. Sonra anladım ki örtülü olduğum için bana söylüyorlar. Oysa, beni tanımıyorlar, kişiliğimi bilmiyorlar.

(Bravo bacım, ne desem boş! Yani birinin sana normalde “it” demesi yadırganacak bir şey değil ama güzellik merkezinden çıkmış, kendini modern ve şık hisseden biri olduğun için “tanısalar öyle demezlerdi” kafasındasın. Tebrikler. Madem senin aklın ermemiş, cevaplarını ben vereyim; Allah belanızı versin lan adi sürtükler!)

*     *     *

Ersin Çelik… Haber7.com’um editörü müymüş neymiş. Onda sıra.

Siz de camianızda “aykırı” olarak tanımlanıyorsunuz, neden?

- Karşı mahalleyi seviyorum belki ondandır. İmam hatip mezunuyum, Kuran kursunda okudum, Erzurumluyum ama 4 çarpı 4 Müslüman değilim, belki de ondandır.

Nasıl yani?

- Hani dört dörtlük Müslüman diye bir kavram var ya, ben öyle değilim. 4 çarpı 2 Müslüman'ım. 5 vakit namaz kılamıyorum. Dini tam olarak yaşayamıyorum. Bu bir itiraf değil, görünen köy. Kimseyi kandırmak istemiyorum. Nasıl görünüyorsam öyleyim.

(İbadet açığını samimiyetiyle örtmeye çalışmak diyeceğim, olmayacak. Aykırıyım diyeceğine, mahalle mahalle dolaşacağına git namazını kıl! “Beş vakit kılamıyorum” demek de “cumadan cumaya kılıyorum” demenin süslü yöntemidir. Yerler mi? Yemezler… Namaz kılmamaktan utanıp da bunu itiraf etmekten utanmamak da ne ola?)

Kapalı eşin üzerine alınan, açık eşe ne diyorsunuz?

- O da var, son dönemde çok ciddi sorun bu. Orada da peygamberin sünnetine uymaya çalışıyorlar.

Ne demek o?

- 4 eş...

Hadi ya!

- (Gülüyor) Oradan başlıyor sünnete uymak. Ama gel gör ki, peygamberin eşlerine tanıdığı eşitliği verecek kapasitede kimse yok. Ben bir başkasına âşık olsam, eşime söyler, boşanırım.

(Yahu bari sen atlama şu şehir efsanelerine be güzel kardeşim. Bir gün el ele verip İstanbul’u baştanbaşa dolaşalım, dört eşi olan ve buna sırf sünnet olduğu için kalkışan bir tane adam bul bana, bak bir tane diyorum, eğilip ayaklarını öpeceğim!)


 Veee kapanışı Esra Elönü ile yapıyoruz. Bakalım onun payına neler düşmüş…

Siz olun sizin kesimin Ebuzer'lerinden biri?

- Zaten öyleyim, öyle tanınıyorum. Peygamber Efendimiz, Ebuzer için diyor ki, “O, yalnız gezer, yalnız ölür, yalnız haşrolur.” Ebuzer gibi hissediyorum kendimi. Yalnızlık beni, daha fazla güçlendiriyor ve kalabalıklaştırıyor. Ne yapmak lazım sorusuna gelince, kötümser olmak istemiyorum ama maalesef, muhafazakâr kesimin erkeklerinin bu meseleyi aşamayacağını düşünüyorum. Çünkü 28 Şubat sürecinden sonra -şunu da belirtmek isterim 28 Şubat'ta mağdur olmuş tek cinsiyet kadındır-  erkekler, “Başörtüsünü özgürlük!” deyip, iki tane cafcaflı slogan attıktan sonra evlerine gittiler.

(Yahu şu Ebuzer benzetmesinden de az ekmek yenmedi be kardeşim. Herkes devrimci, herkes özgürlük aşığı anasını satayım. “Yalnızlık beni daha fazla güçlendiriyor ve kalabalıklaştırıyor” demesinden çoklu kişilik bölünmesi olduğuna kanaat getirdiğim bu ‘çılgın’ bacımızın kaç erkek üzerinden “bizi yalnız bıraktılar” değerlendirmesi yaptığını da çok merak ediyorum)

- “Artık evlenirken başörtülü kızlar tercih edilmiyor” deniyor. Bu sizi korkutuyor mu?

- Yok canım, evde kalmak gibi bir korkumuz yok. Böyle bir sıkıntımız da yok. Ama rahibe filan değiliz. Bizim de bir bakışımız var, anne olmak istiyoruz. Ama ağlak kadın da değiliz. Bu, erkeklerin hatasıdır. Erkeklerin dönüşümünün bir sonucudur, kimse onları aklamaya çalışmasın.

- Peki bu sorunun cevabını ne: Başörtülü kadına ne olacak? Onlar kiminle evlenecek?

- Bir şey olmayacak. Başörtülü kızların, dinci erkeklerle evlenmek gibi bir derdi yok zaten.

(Kimsiniz ya siz, memleketin cümle başörtülü kızları bir araya geldi de vekil mi tayin etti sizi ki “biz şöyleyiz, bizi böyle sanmayın” diye ahkâm kesip duruyorsunuz? Babası zengin üç-beş züppe nefsine yenik düşüp ‘hafif kadınlarla’ birlikte oluyor diye ne kadar erkek varsa uçkuru için yaşıyormuş iması yapması neyin nesi? Bu feminizmin normali de bir boka benzemezken şimdi de İslami olanı doğuyor galiba)

*     *     *

Alıntılar da sağ olsun, yazı bir hayli uzadı. Daha çok şey var bahsedecek ama “bir başka yazıya” diyerek sözlerimi burada noktalıyorum. Allah hepimize -istisnasız hepimize- akıl fikir versin…

7 Mart 2011

Layla Murad

Layla Murad, Laila Mourad, Leyla Murat... Arap alfabesinden çevrilen her isimde olduğu gibi diğer dillerde onlarca farklı yansıması olabilen basit bir ad-soyad kombinasyonu... Kim bu kadın? Olayı ne ki hakkında bir şeyler yazma ihtiyacı hissettim? Yazdıklarım herhangi birisi için herhangi bir anlam ifade eder mi? Yazdıklarım herhangi birisi için herhangi bir anlam ifade etmek zorunda mı? Mona Lisa tebessüm mü ediyor?

Müzik tutkumun coğrafyaları aşarak bakir topraklar keşfetme arzusuyla çıktığı yolculuklardan birinde Arap dünyasına dalmıştım. Üç sene filan oluyor. Ümmü Gülsüm'ün, Feyruz'un, Abdûlvahab'ın, Sabah Fahri'nin, Marcel Halif'in hüzünden hüzüne at koşturduğu bu dünyada sadece üç-dört şarkısına ulaşabildiğim bir kadın Leyla Murat. Türkçe kaynaklarda hakkında ekmek kırıntısı kadar bile bilgi yok. Kaba İngilizcemle anlayabileceğim kadar İngilizce kaynaklarda da bir numara yok. Arapça sonuçlarıysa hepten geç! Youtube'da yakaladığım sayılı videolarından tahmin yürüterek ulaştığım sonuçlar ise şöyle; Kendisi -muhtemelen- Mısır doğumlu bir aktrist. Yine muhtemelen 1940-1960 yılları arasında yaşadığı coğrafyanın popüler figürlerinden birisiyiş. Bizde 70'lerde patlayan bir akımın (başrolündeki şarkıcının şarkılarıyla akıp giden sinema filmleri) ilk temsilcilerinden biri olduğunu da söyleyebilirim. -Mısır'da yaşadığı varsayımından hareketle- çağının en büyük yıldızlarından biri olan Ümmü Gülsüm'ün gölgesinde kalmasından dolayı tarihe karışıp gitmiş bir sanatçı olduğu da söylenebilir. Falan filan...


Açık konuşmak gerekirse bunlar o kadar da ilgimi çeken şeyler değil. Dünyada sayısız sanatçı yaşadı/yaşıyor. Hepsini tanımak, hepsi hakkında bilgi sahibi olmak mümkün değil. Ama işte, Leyla ablam bir çatlak oluşturmuştu ilk dinlediğimde içimde. Öyle aman aman bir yorumu ya da sesi olduğundan değil; acayip, tarifi zor bir nostalji hissini göğsümün orta yerine koymayı başarabildiğinden. Bırakın beni, daha babam bile doğmamışken bir kadın yaşamış uzak coğrafyalarda. Filmler çekmiş, şarkılar söylemiş... bir hayat yaşamış! İyi ya da kötü, değerli ya da değersiz bir şeyler bırakmış ardında ama bıraktığı şeyler zamanın o karşı konulamaz akışında uzak köşeler dağılmış, yitip gitmişler. Aradan bir ömür geçtikten sonra ben çıkıp o tozlu köşelerde dolanmaya başlamışım. Ve bir gün o tozlu köşelerden birinde, çok eski tarihli bir takvim yaprağı, bir gazete sayfası bulmanın verdiği o garip keşfetme heyecanına benzer duyguları bana yaşatan bir kadın bulmuşum. Sesi, gırtlak nağmeleri inanılmaz değilmiş; söylediği şarkılar, girdiği kılıklar nefes kesmiyormuş. Gel gör ki, bulmuş seni, bulmuş ve bilimin sana asla sağlayamayacağı bir imkânı sağlayıp zamanda yolculuğa çıkarmış. Oralarda olma isteği uyandırmış içinde, o çağda yaşamak, o eski ve neşeli siyah beyaz filmlerin içinde bir kare olarak donup kalmak, tarihe karışmak ve biri tarafından keşfedilmek isteği...



 

©2009 Litost | by TNB