28 Mayıs 2011

Bir Zamanlar Türkiye'de

Ordunun kullanması için tahsis ettikleri araçlara ihtiyaç olmadığını öğrendiğinde teessürden ağlayan, perişan olan insanlar... Hatay kurtulduğunda ordumuzun şehre girişi çok da güzel olmuş, çok da heyecanlı olmuş. Siyah giyen genç kızlar askerler geçerken bu elbiseleri yırtarak kırmızı-beyaz renklere bürünmüşler. Adeta bir vecd hali; Patrick Süskind'in Koku romanının o efsanevi finali gibi...


O yıllarda Hollanda'nın l'lerinden birisi kayıpmış görüldüğü gibi. Alman ordularının sabah sabah tecavüz etmesinden olabilir. Henüz savaştaki tarafını belirlememiş olan genç Türkiye Cumhuriyeti gidişata göre tavır değiştirecek olsa da başlarda müttefiklere tezahürat yapar gibi görünüyor.


Pek sevgili Cumhuriyet gazetemiz hükümetin çıkardığı Varlık Vergisinin her şekilde uygulanacağını "müjdeliyor". Asırlar boyunca çile çekmiş, ezilmiş, aç kalmış olan Türk köylüsünün dramını sonlandırmak için gayrımüslimlerin nesi var nesi yok elinden almak isteyen hükümete tam gaz destek veriliyor. Diyor ki, borcunu ödemeyenlerin mallarına el konulacak ve Aşkale'ye sürgün edilecekler.


"Aşkale yolcuları tıbkı Uludağ seyahatine çıkar gibi giyinmişlerdi. Ayaklarında golf pantolonları, gözlerinde kar gözlükleri vardı. Vagon penceresinden duyulan ses: Kuzum, mösyö Alber, para meselesini çabuk bitir, belki Ankara'dan dönerim..." Varlık Vergisini ödemeyenlerin her şeylerinin ellerinden alınıp sürgüne gönderilmeleriyle dalga geçiliyor. Bir yaşam biçimi olarak faşizm! Telefona, elektriğe, dolmuşa filan da komple ikişer kuruş zam yapılmış o arada...


Kendisi de Atay soyadını almış bulunan Falih Rıfkı yazısında şöyle diyor Mustafa Kemal'e Atatürk soyadının verilmesiyle alakalı olarak: "Mustafa ve Kemal basit Arap adlarıydı. Önderimizin sıfatı olan Gazi de Arapça bir sözcüktür. Kudretli bir Türk olan yüce önderimizin ona yakışacak ari bir Türk adıyla anılmasının vakti gelmişti"


Kahraman ve korkusuz Türk ordusu askerleri derebeyliğin, isyanın, pisliğin son kalesi olan Dersim'i adam ediyor! Sıkıştırıldıkları dağlarda bir bir yok edilen "asilerin" diğer Azrail'i de açlıkmış. Üstelik Maksim Gorki'nin ölümünün birinci yıldönümünde...


Brigitte Bardot'nun intihara teşebbüs etmesi ile Demokrat Parti'nin kapatılmasının aynı güne denk gelişi ne de garip bir tesadüf olmuş. Ve gene birilerinin idamı istenmiş. Adamın biri üvey anasını balta ile katletmiş. Ortalık bu kadar karışıkken bir de Kruşçef ibnesi gürültü çıkarmış...


Hürriyet'in o soğuk, o resmi ağzı sanki hava durumundan bahseder gibi bahsediyor bir başbakanın idamından. Altı farklı doktorun sağlık raporunu da gözümüze sokuyor. "Bakın, adamı astık ama sağlıklı astık!" der gibi...


Deniz Gezmiş ve "zorba" arkadaşları ortalığı birbirine katmışlar yine. İstanbul "bir ara" beyazlar bürünmüş. Bir de Bayer'de bir şey olmuş belli ki ama ne olduğunu anlayamadım açıkçası.


"Laikliğe aykırı tutumu nedeniyle" kapatıldığı haber verilen Milli Nizam Partisi lideri Erbakan, Akşam gazetesi logosunun hemen yanında yer alan "Seks ve Özgürlük" spotunu görmüş müdür acaba?


Mahir Çayan, Ulaş Bardakçı ve diğerlerinin cezaevinden kaçma hikâyesi şahaneymiş gerçekten. Daha da şahane olan ise "Polise yaptıkları el kol hareketleri yanlış anlaşılan" dilsizlerin soluğu mahkemede aldıkları haberi!


Mahir Çayan fırtınası sürüyor... Abimiz Ünye'de İngiliz kaçırırken polis de boş durmayıp kendisine yardım eden Yılmaz Güney ve onun "anarşist" tayfasını toplamış. Kocası tarafından rahatsız edilmeyen Fransız hatun üzerinden verilen laiklik mesajı da kayda değer doğrusu.

.

25 Mayıs 2011

Ah Ulan Murphy

İster pesimizmin psikolojik yansıması deyin, ister alternatif bilimsel gerçeklik… Murphy denen âdemoğlunun ortaya koyduğu yasalara inanan insan sayısı Darwin’in evrim teorisine inananlardan çok daha fazladır. Üstelik Murphy öyle bir yol açmıştır ki, kendi yazdığı 20-30 maddelik yasaların sayısı bugün on binleri buluyor. Çünkü her an, her yerde, her şekilde genellenebilen ve bundan dolayı anlamını yitirmeyen şeyler bunlar. İnsan olmamız hasebiyle eksik ve çürük bir hayat yaşadığımızdan, bu hayatın detaylarında dolanmaktan özünün yanına bile yaklaşamıyoruz. O detayları da kendimize zehir etmek için elimizden geleni yapıyoruz. Murphy’nin farkında olmayarak adını koyduğu şey işte budur.

Herhangi bir insandan farklı olmadığım için benim de sıklıkla muhatap olduğum yasalardan en çok başıma gelenleri ve benim dışımda gerçekleşenlerden en sık gözlemlediklerimi sizinle paylaşmak istiyorum. Maksat eğlence olsun. Diğer sitelerde boş, anlamsız gezintiler yapacağınıza burada yapın!


] Eğer odanızda tek başına film izliyorsanız anne ya da babanızın aniden kapıyı açıp içeri girmeleri filmdeki tek sevişme sahnesinin olduğu anda gerçekleşir.

] Winamp’ta ya da başka bir oynatıcıda Shuffle marifetiyle müzik dinlerken çok sevdiğiniz bir şarkı çalmaya başladığında daima ezan okunur.

] İşlek bir caddede karşıya geçmeye hazırlandığınızda gelen arabanın sürati size çarpmayacak kadar yavaş, fakat size yol vermeyecek kadar hızlıdır.

] Çoktan seçmeli bir sorunun cevabını şıkları tek tek deneyerek vermeye kalkarsanız doğru cevap muhakkak sondaki (eğer sondan başlamışsanız da baştaki) şıktır.

] Ömrünüz boyunca nüfus cüzdanını yanında taşıyan biri olarak cüzdanınızı evde unuttuğunuz tek gün polis tarafından kimlik kontrolü için çevrilirsiniz.

] Sürekli olarak arıza çıkaran/hata veren bir makineniz/elektronik eşyanız, tamir etmek için gelen ustanın yanında asla ama asla sorun çıkarmaz.

] Her an soğuyabilecek görüntüsü veren bir havada yanınıza mont alırsanız o gün her yer cehennem gibi olur. Havanın çok sıcak olacağı tahminiyle yazlık şeyler giyerseniz de soğuktan donmanız garantidir.

] Eğer sigara kullanmıyorsanız, yanınızda içilen sigaranın dumanı –açık havada da, kapalı mekânda da- mutlaka sizin yüzünüze doğru gelir.

] Aceleniz varsa istediğiniz otobüse asla yetişemezsiniz.

] Araçla seyahat halindeyken bulunduğunuz güzergâhtaki ilk trafik ışıklarında kırmızıya yakalanırsanız kalan ışıkların tamamında da kırmızıya yakalanırsınız.

] Eğer bankamatikte işlem yapan tek kişinin ardında sıraya girmişseniz emin olun o tek kişi su katılmamış bir maldır ve minimum on dakikadan önce makinenin başından ayrılmaz.


] Bir klasik… Sıkışık trafikte daima değiştirmeden önce bulunduğunuz şerit akmaya başlar.

] Seni beğeneni sen beğenmezsin. Senin beğendiğinse seni beğenmez. (Nüfus cüzdanında İsmail YK da yazsa günde iki kez doğruyu gösterebilir insan)

] Eğer eline kafadan çift okey gelmişse geri kalan taşların kesinlikle beş para etmez.

] Normalde asla etrafta görünmeyen garsonlar sevgilinizle azıcık oynaşmak istediğinizde burnunuzun dibinde sinek gibi dolaşırlar.

] Gıcık daima su içme/bulma imkânınızın olmadığı yerlerde tutar.

] Haftalardır sonuçları ‘alt’ biten bir takımın maçına İddaa’da alt oynadığınız hafta o takım Barcelona kesilir.

] Eğer doktorsanız, en olmadık komplikasyonlar daima yakınınızı tedavi ederken ortaya çıkar.

] Bir blog’unuz varsa, uzun bir aradan sonra düzenli şekilde yazmaya başladığınız haftanın hemen bitiminde Blogger’a erişim yasağı gelir. (Yazar burada totem yapıyor!)

24 Mayıs 2011

Biraz Oradan Biraz Buradan (Not Defterimden #4)

[Hızla yaklaşan nikâh, ev kurma hazırlıkları, yeni kurulan iş, resmi koşuşturmalar, sıcak-soğuk dengesi bozulmuş bir İstanbul’un eşlik ettiği bahar yorgunluğu, birazcık tembellik, gün içinde üç-dört defa değişen gündem, kulaklarıma işkence etmeye yemin etmiş iğrenç seçim otobüsleri ve daha nice bahanelerim var aylardan beri bozuk olan yazma düzenime. Evlenilince yerleşik düzene geçiliyormuş ama, öyle diyor eskiler. Yazı benim için su gibi, yemek gibi, uzak kalınca çok kilo verdim inanın. Beynim de kalemim de zayıfladı; avurtları çöktü klavyemin. “bunu da yaz” diye aldığım notlar, dergilerden, kitaplardan, filmlerden alıntılayıp kenara iliştirdiğim, bir yerde kullanırım dediğim edebi nitelik taşıyan cümleler, diyaloglar örümcek ağlarıyla kuşatıldı. Allah’tan raf ömürleri uzun! Falan filan. Ezcümle, bana Ramazan’a kadar izin verin. Sonra lav püskürtmeye başlayacağım. Şimdilik küllerle idare edin. Ayrı gayrı düşsek de Litost hep burada olacak, arada sırada yoklamayı ihmal etmeyin. Bu seferki notlarım öncekilerden farklı olarak daha kısa fakat sayıca daha çok oldular. İyi okumalar!]

> 1903 yılından itibaren ömrünü uçakları geliştirmeye adayan ve bu uğurda çok büyük mesafeler kat eden Alberto Santos-Dumont, tasarladığı uçakların savaşlarda birer ölüm makinesi olarak kullanılmasının vicdanında açtığı yaralara dayanamayarak hasta düşen, günden güne eriyen ve sonunda intihar eden bir güzel abimizmiş. İyi ki Birinci Dünya Savaşı'nı görmemiş. Toprağı bol olsun.

> Franz Kafka ölüm döşeğinde acılar içinde kıvranırken doktoruna şöyle demiş: “Eğer katil değilseniz, beni hemen öldürün!” Zihninden neler geçiyordu o an acaba…


> On birinci yüzyılın hemen başında Murasaki Şikibu tarafından kaleme alınmış olan Genji Monogatari’nin (Genji’nin Hikâyesi) dünya üzerinde yazılmış ilk roman olduğunu biliyor muydunuz?

> Totem yapa yapa üç tane gol attırdım Sivasspor’a ancak Fenerbahçe dört tane attığı için bir hükmü olmadı bunların. Trabzonsporlu olmak böyle bir şey işte; bir kızı yıllarca sevip de gidip bunu ona söyleyememek gibi. İçte hep bir ukde, bir âh… Yıllar sonra tutar bir başkasıyla evlenirsin, hayatın meşgalesi içinde kafanı kuma gömersin ama bir gece rüyana giriverir. İsmini sayıklarsın farkında olmadan. Eşin duyar, “kim o” der, “okul yıllarından bir arkadaş, hadi yat sen” dersin. Ezelden ebede platoniğiz sizin anlayacağınız.

> Bir sanatçı aklı başındayken ‘büyük’ olabilir. Ama dünya tarihine bakınca görüyorum ki ‘dahi’ olmak için kafayı kırmak gerekiyor. Neredeyse hiç istisnası yok bunun. Goya’nın elinden çıkan şu şeye bakın hele:


 > Bu kadar çok yönlü, dünya tarihine damga vurmuş, el atmadığı bilim dalı, gezmediği ülke kalmamış bir adamı neden duymamışı‘m/z’ bilmiyorum. 1769-1859 yılları arasında yaşamış olan Alman allâme Alexander von Humboldt Amerika kıtasını dolaşırken aldığı notların bir yerinde şunları söylemiş: Fransız, İngiliz ya da İspanyol, hangisi olduğu hiç fark etmez, insanın dünya üzerinde Avrupalı olmaktan böylesine utanacağı başka bir yer daha yoktur. Siyahlara hangi ulusun daha iyi davrandığını tartışmak, bıçaklanarak ölmekle kafası kesilerek ölmek arasında tercih yapmaya benziyor.

> Günümüz siyaset çöplüğüne dönüyorum ansızın… MHP’de patlak veren kaset skandalı ile ilgili birkaç diyeceğim var. Evvela şunu söyleyeyim, kendimi bildim bileli nefret ettiğim yegâne ideoloji milliyetçiliktir. Dünya üzerinde bu kadar içi boş, bu kadar kanlı, bu kadar gereksiz başka bir ideoloji var mıdır bilmem. Ülkem milliyetçilerinin (Türkçülük/Turancılık) söylemlerinden eksik etmedikleri İslam, ahlâk, ezan gibi şeylerle uzaktan yakından ilgileri olmadığını tespit ettiğimde henüz 17 yaşındaydım. Bunu kaset olaylarıyla bağdaştırmıyorum yalnız, bir durum olarak ortaya koyuyorum. Kasetlere gelirsek… Olan bitenlerin sorumluluğunu hükümete, Gülen cemaatine, ABD’ye, ilahi adalete, Aziz Yıldırım’a, Hürrem Sultan’a vs. yükleyebilirsiniz. Keyfinize kalmış. Ancak bu bile o kasetlerde görünen, memleketi idare etmeye talip olmuş şahısların nasıl birer pislik olduğunu örtmeye yetmez. Zaten bilinen şeylerin bu şekilde belgelenmesi çok da iyi oluyor, güzel oluyor tamam mı?!

> Karayip Korsanları serisinin son filmine gittim geçen gün. Önceki filmlere nazaran zayıf, o kadar da eğlendirmeyen bir film olmuş. Sinemada izlemeseniz de olur. Kara Sakal rolünde Al Pacino’nun oynadığı yönündeki yemlerime kimsenin atlamaması da hayal kırıklığıydı şahsım adına. Gerçi o kadar festival filmi, hayranı olduğum tonla yönetmen dururken bu filmi niye yazdım onu da bilmiyorum. Bir de Metroport’ta biletler her gün 6 TL ve koltukları inanılmaz derecede rahat, söylemeden geçmeyeyim.

> Senin ağzından çıkanın kulağının duyduğuyla aynı olma ihtimalinin ne kadan adi, ne kadan gudubet, ne kadan kötü olduğunun farkında olabilir misin diye sormak istiyorum ben şahsen!


 

©2009 Litost | by TNB