25 Ağustos 2011

A Little Push (Bir Fenerbahçe Filmi)

Christopher Nolan’ın muhteşem filmi The Dark Knigth’ın en can alıcı sahnelerinden birinde Joker şöyle der savcıyı nasıl yoldan çıkardığını anlatmak için:

“maddness is like gravity, all it needs is a little push.”

Bazı insanlar kusursuz görünürler. Hiçbir zaman iyilikten ve doğruluktan şaşmayacaklar zannedersiniz. Etraflarına güven verirler. Ama onlardan bir tanesini alıp azıcık baskı yaptığınızda (a little push) yıllar boyunca taşıdıkları sıfatları bir anda nasıl silip attıklarına şahit olup şaşırabilirsiniz. İyilik de, kötülük de, güzellik de, çirkinlik de içimizde doğuştan var olan kavramlar. Hangisinin ne zaman açığa çıkacağı, birinin diğerini ne zaman bastıracağı asla belli olmaz!

Bu girizgâhı Fenerbahçe’nin şike soruşturması boyunca içine düşmüş olduğu bataklıktan kurtulmak için sergilediği tavırlara örnek olması açısından yaptım. Futbolu severim. Futbolu “hakkıyla” severim. İyi bir Trabzonspor taraftarıyımdır. Beşiktaş’a çocukluğumdan beri sempati duymuşumdur. Liverpool çocukluk aşkımdır. Puyol'un gelmiş geçmiş en büyük futbolculardan biri olduğuna inanıyorum… Ve ne yazık ki Fenerbahçe’ye (Fenerbahçeli olmayanların büyük çoğunluğu gibi) antipatim var. Bu hoşnutsuzluğun sebebini en güzel açıklayan cümleyi de Selman Bayer’in ağzından duydum;

“Dünya üzerinde ideolojisini kitlelerin kendilerine olan nefreti üzerine kurmuş yalnızca iki topluluk vardır: biri Yahudiler, diğeri de Fenerbahçe Spor Kulübü.”

Ta Ali Şen zamanında başlayan, Aziz Yıldırım döneminde ise kurumsal bir kimlik haline gelen anlayışa göre Fenerbahçeli olmayan herkes Fenerbahçe’nin başarısızlığı için çalışan bir bütünün parçalarıdır. Fenerbahçe en büyüktür ve “küçük” takımlar Fenerbahçe’nin büyüklüğüne erişebilmek için bir araya gelmektedirler.

Bu anlayış, içerdiği korkunç kibir ve bölücü dile rağmen kısa zamanda benimsendi ve taraftara hızlıca empoze edildikten sonra çabucak meyvelerini verdi; hayali düşman gerçek olmuş, Fenerbahçeli olmayan çoğu kimse gerçekten Fenerbahçe’den nefret etmeye başlamıştı!

Tüm bu olan bitene rağmen şu görüntü bozulmuş değildi; Fenerbahçe birçok alanda kurumsal evrimini tamamlamış, ciddi ve ağırbaşlı kimselerin desteğiyle gerçek anlamda bir “marka” olmaya doğru büyük adımlar atmıştı. Stadyumu ile, bilet ve forma satışı ile, yapabildiği flaş transferler ile bu kurumsallığın sağlamasını önümüze koyuyordu. Ki hiç sevmediğim halde Aziz Yıldırım’ın bu yönünü defalarca takdir ettiğimi hatırlarım.

Derken gün oldu, devran döndü. Saat 12’yi vurunca o güzel arabalar balkabağına dönüştü ve Fenerbahçe, futbol tarihimizin en büyük sansasyonlarından birinin baş aktörü olarak sahne aldı. Başkanı ve yöneticileri tutuklandı, futbolcuları şikeyle itham edildi, şampiyonlar liginden atıldı ve sayısız şikenin içinde olduğu iddia edildi. Bunların hiçbiri hakkında yorum yapmayacağım. Gerçekler zaten ortaya çıkacaktır. Fakat bir gerçek var ki, Fenerbahçe yıllar boyunca inşa ettiği o ciddi tavrını, yıkılmaz gibi görünen vakarını, kurumsal kimliğini bir ayda toprağa gömmüştür. Peki, Fenerbahçe bunu nasıl başardı?


Aziz Yıldırım tutuklandığı gün başladı her şey. Evvela, neyin ne olduğu anlaşılmadan, sırf “biz bir bütünüz” imajı vermek için herkes ortalığa döküldü ve davanın içeriğini değil “Fenerbahçe’nin asla yıkılmayacağını” konuşmaya başladılar. Taraftar sokağa, hatta sahaya döküldü, yazarların en itici olanları televizyon ekranlarını işgal etti, yöneticiler kameralar önünde ağlamaya başladı ve kulüple bağı olan önemli isimler tehditler savurma gafletinde bulundular! Kendilerinin cumhuriyet diyecek kadar büyük gördükleri kulübün başkanını temsil eden avukat ise tam bir komediydi! Faik Işık isimli bu zat bağıra çağıra konuşan, savcıları ve hâkimleri tehdit eden, televizyon ekranlarında Seda Sayan’ın sahneye çıkartıp kafa bulduğu saf vatandaşlar gibi kendini oraya buraya vuran halleriyle hiç de Fenerbahçe’yi temsil eder gibi durmuyordu. Lube Ayar, Selçuk Yula gibi isimlere girmiyorum bile…

Tüm bunlar olup biterken taraftarın da aklıselim davrandığı söylenemez. Bir yandan federasyonu müthiş bir baskı altına alırken bir yandan “onurumuzla ikinci ligde oynarız” söylemleri, sokağa dökülüp “Fenerbahçeli olmayan herkese” karşı gövde gösterisi yapma girişimleri, Aziz Yıldırım’a körü körüne bağlılık gösterme halleri ve daha nice çelişkili davranışla soğukkanlılığın kıyısından bile geçemediler.

Bu kadar büyük bir camia, neden her şey başladığında olan biteni kontrol altında tutacak, insanları yönlendirerek bir bütün halinde hareket etmelerini sağlayacak birini bulup da öne çıkarmadı? İsmi fark etmez, koskoca kulüpte taraftarı yatıştıracak, federasyonla ve mahkemeyle sağlıklı ilişki kuracak, sivri söylemleriyle basının oyuncağı haline gelen isimlerin kulağını çekecek bir kişi bulunamadı mı? Her kafadan bir ses çıktığı, kulüple özdeşleşmiş her ismin ayrı telden çaldığı bu kakofoni olmasaydı işler bu kadar sarpa sarmazdı belki de, kim bilir!

Ezcümle, “Allah bile batıramaz” denilen Titanic’in ilk gününde okyanusun dibini boylamasına benziyor Fenerbahçe’nin kaderi. Onca kurumsallık, ciddiyet, ağır işadamları, büyük camia pazarlamaları ilk ciddi krizde yerle bir oldu. Herkes bir yerlere dağıldı. küçük bir baskı yüzünden yüzyıllık kulüp ne yapacağını bilemez hale düştü.

Burada kullanmak ne kadar doğru bilmiyorum ama tüm bu olan biten aklıma şu ayeti düşürüyor;

“Biz de, her biri ayrı ayrı birer mucize olmak üzere başlarına tufan, çekirge, ürün güvesi (haşerat), kurbağalar ve kan gönderdik. (Hiçbirinden ders almadılar) Büyüklük tasladılar ve suçlu bir kavim oldular. [Araf – 133]
 . 

22 Ağustos 2011

Bezgin Kezban

Kezban nefret eder ismiyle dalga geçilmesine. Erkeklerdeki Kâmil’in karşılığı olarak anılmak gururuna dokunur. Sinirlenir. Sinirlenmek çok yakışır Kezban’a; gözleri çakmak çakmak olur. Dişlerini sıkar, bir küfür savurur kendisinin bile duyamayacağı kadar kısık bir sesle. Sevdiğini düşünür rahatlamak için. Ve de sevdiğinin kendisini düşündüğünü düşünür. Mutlu olur onu düşününce. Gülümser. Gülümsemek çok yakışır Kezban’a; gözleri ışıl ışıl olur.

İradesi ortalık yerlerde dolaşır Kezban’ın; ne çok güçlüdür, ne çok zayıf… Karar alır, vazgeçer. Birinin kendisini itmesini ister ama itilince de karşı koyar. Direnmeyi sever. Direndiği için pişman olmayı da sever. Yanlışı görür Kezban. Dönmeye çalışsa dönecek kadar güçlüdür. İstemez. İstemediği için kendine kızmaya bayılır. Kendine kızdığı için de kendine kızar sonra. Kafasının içinde düşünce fırtınaları oluşur, dışarıya belli etmez Kezban. Edemez zaten, yüzünde hep bir yorgunluk ifadesi belirir.

Kezban sevdiklerinde hep bir endişe uyandırır. Dalar gider çünkü arada bir. Nereye daldığını anlamak mümkün olmaz. Kendi de fark etmez ne derinliklere ulaştığını. Cehennemde yananları görüyor da dünyanın haline yanıyor sanırsınız. Kendine gelir, acıkır Kezban. Üzülmek yorar onu, enerjisini alır. Canı en şerbetli tatlıları, en yağlı pideleri, en leziz kumpirleri çeker. Yerinden kalkmadan lokantaların, büfelerin, kafelerin kartlarına bakar. Gördüğü resimler iştahını kabartır iyiden iyiye, gözü de acıkır Kezban’ın. Mis gibi dönerin kokusu gelir burnuna, damağında bol limonlu çiğköftenin acısını duyar. Gözü döner Kezban’ın.

İradesi ortalık yerlerde dolaşır Kezban’ın. Cebinde parası, işinde vakti vardır, nefsi burnundan düşecektir bir dilim çikolatalı pasta için, gitmeye gözü kesmez iki bina ötedeki pastaneye. Yerinden kalkmak zül gelir, üstüne çöker dünya. Ayaklarında kapkara sular birikir. Düşünce gücüyle sipariş vermeyi henüz geliştirmemiş olan teknolojiye öfkelenir. Dişlerini sıkar, bir küfür savurur kendisinin bile duyamayacağı kadar kısık bir sesle. Tembeldir Kezban. Ve bu tembelliği sayesinde arzularına boyun eğmekten kurtulur her defasında. Şanslıdır.

Kezban sevdiklerinin şansıdır. Tembelliğine kılıf aramadığı gibi başkalarını da işe koşturmaz. Arzusuyla arzusuzluğu arasında debelenip dururken yardım talep etmez. Kendi haline küfretmez. Sadece canı sıkılır. Gerçeği kabullenir ama bu kabullenişi kabullenmez. Yalnızca canı sıkılır. Boşluğa doğru öfkelenir. Sonra öfkesi bumerang gibi döner kendisini döver. İsyankârdır Kezban. Üç-beş bademli lokumu ayağına getirmeyen dünyanın yetmezmiş gibi kendisini tembellikle itham etmesini kabul etmez. Kezban’ın her şeye hakkı vardır. Ve bu hak ondan alınamaz. Çünkü bir tanedir Kezban; tekdir. Tek olmanın keyfiyetini yaşamasına engel olunamaz.


19 Ağustos 2011

Ölelim Öldürelim, Dünya Kimseye Kalmasın

İşkence yapmaktan zevk almak, insanları kesmek-biçmek, kafalarına bir kurşun sıkmak ya da daha acılı ölümlere sevk etmek ilk bakışta hayvani bir vicdansızlık gibi görünmesine karşın insanoğlunun nelere dönüşebileceği göz önüne alındığında çok da şaşırılmaması gereken bir durumdur. Hiç kimse anasının karnından alnına “ben bir celladım” (ya da Stanley Kubrick klasiği Full Metal Jacket’ta olduğu gibi “born to kill”) yazılı olarak doğmuyor.

Neden bilmem, bilim dünyası şunu hep es geçmiştir; dünya üzerinde en çok bağımlılık yaratan madde kandır. Nikotin, eroin, alkol, gıda ürünleri vs. hep boş işler. Kana alışmış bir insanın sahip olduğu potansiyel tehlike başka bir canlıda görülemez. Vahşi bir hayvan sadece midesinin açlığını gidermek için avlanır, kan döker. Fakat bir insan için ‘insan kanı’; fizyolojik bağımlılığın çok ötesinde, onun ruhuna sinen ve vicdanının kalan kırıntılarını da emip yok edecek denli benzersiz bir bağımlılık yaratır. Bir kez kan dökmeye başlayan insan için geri dönüş yoktur artık. Sadece etkisiz hale getirme/durdurma vardır. Fakat hiçbir önlem onun kan açlığını ortadan kaldıramaz.

Faşizm denilen olgu işte bu bahsini ettiğim kan bağımlılığından kaynaklanan, tedavisi namümkün bir hastalık, çaresiz bir illettir. Siyaset üstü bir olgudur. Kime çalıştığına bakmaksızın, kanın tadına bir kez varmış ve vicdanının kontrol bölgesinden fersahlarca uzaklaşmış insanoğlunun hizmetindedir artık. Meşhur Fransız devrimini hatırlayın. Son derece haklı başlayan bir devrim gerçekleştikten sonra bile ülkeyi kana boyamaya devam etmiş, sosyal adalet için başkaldıranlar kanın o karşı koyulamaz büyüsüne kapıldıktan sonra kendilerini frenlemekte büyük zorluklar çekmişlerdi. Ya da Osmanlı döneminin isyanlarını inceleyin. Hepsi birbirine benzer. Düzene isyan eden ve artık ne olacaksa olsun diyen gözünü karartmış kitlelerin bir kez kan dökmeye başladıktan sonra çıkış noktalarından saparak nasıl da vahşi birer hayvana dönüştükleri ve bir süre sonra adalet isteyen asiler değil, can alan vahşiler haline geldikleri ortadadır.


İşte tüm bu olan bitenin arkasında duran tek bir şey var; güç duygusu. Bir insan öldürdüğü birinden daha güçlüdür inancı. Ve bir başkasının hayatına devam edip etmemesi için karar verme iradesi. Bir başka deyişle tanrıcılık oynamak… diğer insanlar üzerinde mutlak bir tasarruf sahibi olmak için yegane yöntem onların kanını gözünü bile kırpmadan dökebilecek ‘güç’ sahibi olmaktan geçiyor. Faşizm budur işte; kan dökebilme gücü! Faşist olmadığını ya da bir insanın hayatına kast edemeyeceğini söyleyen insan henüz o gücü avuçlarında hissetmemiş olan insandır. Aksini iddia edebilmek için o tanrısal güce sahip olduğu halde ondan feragat etmek gerekir. Ancak bu feragati gösterecek vicdan sahiplerinin oranı ne kadar yüksek olursa olsun karşılarında her zaman güce sahip olmak için ruhlarını ve vicdanlarını satanlar olacaktır. Yani benim güzel kardeşlerim; “her toplumun görev bekleyen faşistleri vardır”.
.

17 Ağustos 2011

Üslûbu İğrenç Olmayan Eleştiri Yazısı

Bir yazı yazdım, kimse okumadı. Kimse “gerçekten” okumadı. Yüzlerce kelimenin içinden sinir uçlarına bastırmak için birkaç tane buldular, onları okudular. Sonra da “üslubumun iğrençliğinden” dem vurarak eleştirdiğim kişilere siper oldular.

Evvela kendi savunmamı yapayım (aslında böyle bir şey yazmayacaktım ama içimde kaldıkça kafamı meşgul ediyor, odaklanmam gereken başka işlerim var).

1- Şu bilinmelidir ki; sözün ağırlığı isyanı ortadan kaldırmaz. Öfkeli bir anımda normalde etmeyeceğim laflar etmem benim eksikliğim olabilir. Fakat bunu büyüterek öfkeme neden olan şeyin önüne koymak da okuyanın eksikliğidir. Eğer okuyucu, kendisinin de öfke duyduğu bir meseleye karşı yazılmışsa, en ağır küfürleri bile hoş karşılar. Tersi durumda ise sinire keser. Şu durumda, Murat Menteş için “boş romanlar yazıyor”, İhsan Eliaçık içinse “kıçının üstüne oturup…” gibisinden, günlük hayatımızda bin defa kullandığımız şeyler bile kendilerinin sevenleri tarafından “iğrenç” kabul ediliyor. İğrençlik normalde sabit bir kavramdır. Lakin günümüz gençliği bunu göreceli hale getirmiş. Sevdiği şeye laf ettiysen tamamdır, “üslup iğrenç”. Şimdi olayı basit bir sen-ben tartışmasına indirgemek istemem ama benim İhsan Eliaçık için yazdıklarımı iğrenç bulan kişi Eliaçık’ın canlı yayında karşındakine “laga luga yapma!” demesini normal karşılıyor, Murat Menteş’in “lafı nerenle dinlersen oraya girer” gibisinden cümlelerine oley! çekiyor, Onur Ünlü’nün o meşhur sokmalı çıkarmalı şiiriyle kendinden geçiyor! E hani bizdik marjinal?

2- Eleştirdiğim kişilerin hepsi kitaplar yazmış, gazetecilik yapan, “başarılı” insanlar olduğu için benim onları eleştirmeye hakkım olmadığını söyleyecek kadar beyins- (çok pardon, üslûbu iğrenç olmayan yazıydı bu) “şaşkın” arkadaşlar var. Şimdi kalkıp Dostoyevski’ye hayatı zindan eden Belinski’nin bir satır bile edebi yazı yazmadığından söz açardım ama fanatizm gözlüğüyle okunan bir yazıda zerre kadar fark edilmez söyleyeceklerim. Şimdi kalkıp bu kişiye “e senin de iki seneni verdiğin bir blog’un yok, beni niye eleştiriyorsun” diyemezsin tabi. Kısasa kısasın alanına girmiyor bu gibi tartışmalar.

3- Benim bu yazıyı dikkat çekmek için yazdığımı söyleyen sivr- (çok pardon!) “dikkatli” arkadaşlara da bir küçük cevabım var: elbette dikkat çekmek için yazdım! İnsanlar bir şeylere dikkat çekmek için yazarlar, konuşurlar, eylem yaparlar! Otel önü iftarları kapitalizme esir olmuş Müslümanlığa “dikkat çekmek” için yapılmadı mı? İhsan Eliaçık birilerinin “dikkatini çekmek” için o kanal senin bu kanal benim dolaşmıyor mu? Benim de öfke duyduğum, yanlışlığını duyurmak istediğim bir şeye dikkat çekmek istememin neresi tuhaf? Yazarlığımı beğenmeyene hiçbir şey demem, tamamen keyif alma meselesidir. Ama benim burada iki seneden beri yazdığım herhangi bir şeye göz atmadan, sadece iki yazımı okuyup Afili Filintalar’a saldırmak amacıyla blog açtığımı iddia etmek de ayıp oluyor, vallahi alınıyorum bakın!

*          *          *

Savunmam bu kadar. Gelelim önceki yazdıklarımdan birkaç şeyi genişletmeye… Özellikle İhsan Eliaçık konusunda fikirlerine çok değer verdiğim birkaç arkadaşım “biraz abartmışsın” dediğinde durup düşündüm. Her ne kadar kendisi o söylediklerimi haklı göstertecek eylemlerde bulunmaya tam gaz devam etse de, kendisini olmadığı bir hal içindeymiş gibi gösterdiysem özür dilerim. Hakkını helal etsin. Ancak ben gördüğünü çalan bir hakem pozisyonundaydım. Kendisi faul yapmadan önce birileri formasını çekmiş, galiz küfürler etmişse bilemem. Yine de nefsine hâkim olmalıydı. Zidane’ın yaşamından ders alabilir. Adam dünyanın gelmiş geçmiş en büyük ve en efendi futbolcularından biriydi ama şimdi herkes onu dünya kupası finalinde rakibine kafa atan haliyle hatırlıyor! Allah yardımcısı olsun.

Murat Menteş’in romanları hakkında yazdığım “boş” tabirine gelirsek; şunu söyleyeyim ki, Menteş’in de, Alper Canıgüz’ün de, Emrah Serbes’in de kitaplarını almış, okumuş ve kütüphanesinde bulunduran biriyim. Ben bu insanların yazarlık yeteneklerine asla laf etmediğim gibi, tersine, yüceltmiş ve övmüşümdür. Fakat ortada şöyle bir gerçek var, bu isimlerin romanları okuduğunuz esnada size çokça keyif vermesine karşın sonraya hiçbir şey bırakmazlar. Cezbedici dil ve kurgu oyunları, dibine kadar mizah ve düşmeyen bir tempoyla roman yazmak herkesin harcı değildir. Fakat kim bir Menteş karakterini kitap bittikten sonra hatırlar? Kim bir Alper Canıgüz romanı okuduktan sonra hayata, insana dair düşüncelere dalar? Bu kitaplar eğlence vaat eder ve vaatlerinin arkasında sonuna kadar dururlar, ama o kadar. Yazdıkları hiçbir karakter bugün Sabahattin Ali’nin Raif Bey’i, Oğuz Atay’ın Selim Işık’ı, Reşat Nuri’nin Feride’si gibi yaşamıyor aramızda. Raskolnikov’a, Bazarov’a, Alexis Zorba’ya değinmiyorum bile! Edebiyat benim zihnime bir şeyler kazıyorsa doludur. Gerisi, kim ne kadar kızarsa kızsın, boştur. Var oldukları dönemde şöhretin tadını çıkarsalar da, geleceğe en ufak bir iz bırakmazlar. Ve şunu da söylemeliyim ki, bunu biliyor olmak o kitapları okumaya engel değildir. Neticede okey, tavla vs. oynamak da son derece boş ve gereksiz işlerdir ama yeri gelince oynamadan duramıyoruz değil mi?

Sözlerimi burada sonlandırırken, çok daha önemli işlere ayırmam gereken vakti bu yazıya ayırmama yol açan tüm insanlara en içten sevgilerimi gönderiyorum! Ve sevgili eşim, Şule’m, eğer eve gelmeden okuyorsan bu yazıyı, şunu bil ki, vallahi diğer işimi de layıkıyla sürdürüyorum!
.

16 Ağustos 2011

Çocukluk Aşkımız Kürtler

Gene Somali’de insanlar açlıktan ölüyor. Gene İsrail Filistin’i vuruyor. Gene Suriye kendi halkı üzerinde katliam yapıyor. Ve gene bir şekilde bıçak kemiğimize dayanıyor. Sürekli aynı filmi gösteren bir sinema salonuna benziyor hayat. Haliyle hep aynı filmin eleştirisini yazıyoruz. Dün de, şimdi de, yarın da…

  __________________________________________________________

Son altmış-yetmiş yıllık cumhuriyet dönemini saymazsak, Türklerle Kürtler arasında herhangi bir zaman ve mekânda kayda değer bir çatışma, savaş ya da ayrılık yaşandığını hatırlamıyorum. Varsa ve tarih bunu yazmadıysa bilemem. Bildiğim kadarıyla birilerinin elinde şekillenmemiş olan tarih tarafsızdır, “Kürt diye bir şey yoktur” saçmalıklarından bağımsız olarak yaşar.

Milli Tarih” (ulusalcı camia bu tabirden nefret eder, çünkü kendilerinin iman ettiği kutsal bir değerdir) pek çok konuda olduğu gibi Türk-Kürt içerikli meselelerde de hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi ıslık çalan adamı oynamıştır yıllarca. Sanki hiç böyle bir ırk var olmamış da son otuz yıl içerisinde aniden ortaya çıkmış gibi aşağılık bir tavır sergilenmiştir. Bir zamanların emekli olduktan sonra dili çözülen pek sevgili paşalarına göre “dağlarda gezen Türklerin kara basarken çıkardığı ses”tir Kürt. “kart kurt kart kurt… Kürt!”. Daha bu insanların varlığını bile kabul etmeyen bir anlayışa otuz senedir sorunlarını çözdürmeye çalışarak ne kadar zeki olduğumuzu da cümle âleme gösteriyoruz ya, o da ayrı bir yazı konusu!

Dediğim gibi; resmi ya da değil, hiçbir tarihi kaynakta Kürtlerle aramızda cereyan eden çözümsüz bir mesele yok. Peki ne oldu da bizi birbirimize düşman etmeyi –kısmen de olsa- başardılar? Nasıl oldu da yüzlerce yıl boyunca beraber yaşamaları sorun olmayan bu halklar birbirinden böylesine koptular? Kim bize “Kürtler ayrı bir devlet kurmak istiyor. Buna müsaade etmemelisiniz!” derken diğer yandan Kürtlere “Türkler sizi aralarında yaşatmazlar. Kendi devletinizi kurmalısınız!” sözlerini sarf etmekten kaçınmayarak bu derin ayrılığın temellerini attı?

Bu sorulara muhtelif cevaplar verilebilir fakat bunun pek bir önemi yok. Plan kime ait olursa olsun onu uygulatmamak, uyanık olmak, karşı durmak bizim elimizdeydi her zaman. Üstelik hâlâ elimizde! Yapılması gereken tek şey eski bir fotoğrafı yeniden canlandırmak ve közlenmiş bir aşkı yeniden harlandırmaktır.

Aradığım eski fotoğraf üstat Uğur Yücel’in bir filminde karşıma çıkmıştı ilk kez; Yazı Tura’da. Hislerimi tam ve doğru olarak tanımlayan karşılık Şeytan Rıdvan’ın hikâyesiyle beynime kazındı. “Metafor denen kavramın bir piri varsa eğer, bu kesinlikle Uğur Yücel olmalıdır” diyecek kadar keskin biçimde üstelik.

*         *         *

Rıdvan, askerliğini yaptığı Bitlis’te bir mayına bastığı için sakat kalmıştır. Bir bacağıyla beraber sağlam olarak götürdüğü akıl sağlığını da orada bırakır. Fakat bunun nasıl gerçekleştiği, Kastamonulu Şeytan Rıdvan’ın nasıl mayına bastığı meçhuldür. Ve bir gün bir hikâye anlatır Rıdvan;

“Ortaokuldayken bir kıza âşıktım. Elif. Karşılıksız değil hem, o da bana aşıktı. Bitlisliydi Elif. Bir gün gözleri yaşlı yanıma geldi, ‘köyümüze dönüyoruz’ dedi, ‘babam buralarda yaşayamayacağımızı söylüyor. Biz köyümüze dönüyoruz’. Sonra da gittiler. Yıllar sonra askere gittiğimde Elif filan yoktu aklımda tabii. Dağda olduğumuz zifiri karanlık bir gece teröristlerden baskın yedik. Fakat gelen grup zayıftı. Biz üstün gelmeye başlayınca kaçtılar. Bir tanesi yaralıydı teröristlerin. Oldukça yakınımdaydı. Sürünerek kaçmaya çalışıyor, böyle bir şansı olmamasına rağmen inatla sürünmeye devam ediyordu. Beni fark ettiğinde döndü ve ateş etmeye başladı. Bende onu taradım. Artık sürünmüyordu. Sabah olduğunda cesetleri toplamaya başladık. Derken arkadaşlardan biri yanıma gelerek eski bir fotoğraf gösterdi ve “Rıdvan, bu sen misin” diye sordu. Fotoğrafı görünce şok oldum. Nerden bulduğunu sordum. Sürünerek kaçmaya çalışırken vurduğum teröristin üstünden çıkmış. Yanına gittim ve poşuyla kapanmış yüzünü açtım. Elif’ti…”

*         *         *

Keşke bizi ayıran ‘baba’larımız olmasaydı değil mi? Her şey çocukluğumuzdaki gibi okullu âşıklar tadında kalsaydı… Şunu kafamıza kazıyalım: Kürtler ve Türkler birbirlerinin çocukluk aşkıdır! Ne oldu, nasıl olduysa, artık ayrıyız. Ve bir zamanlar âşık olduğumuzu bile hatırlamadan karanlığa ateş etmeye devam ediyoruz. Sürünen gölgelerden bile korkuyor, yakıp yıkıyoruz. İnşallah hiç kimse günün birinde elinde bir fotoğrafla “bu sen misin” diye gelmez yanımıza. İnşallah vakit hiçbir zaman o kadar geç olmaz.


14 Ağustos 2011

Murat Menteş ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikâyesi

Daha dün gece telefonda Hakan’a şöyle diyordum: “Abi bu otel önü iftarlarıyla alakalı Murat Menteş’e ağız burun dalasım var ama iki tane Afili Filintalar eleştirisi yüzünden bile adımız kıskanca, özentiye çıktı ya; hepten tefe koyacaklar bizi”.

Lakin dayanmak ne mümkün! Biraz daha gaz alırsa yeni nesil Yaşar Nuri’ye dönüşmesi an meselesi olan İhsan Eliaçık önderliğindeki ikinci kuşak “Devrimci Müslümanlar” utanmadan bana İslam dersi veriyorlar. Böyle aniden ortaya çıkan, temelsiz, bir manifestosu olmayan, buna rağmen popüler kültürün cömert yardımlarıyla çığ gibi büyüyüp bir “harekete” dönüşen “oyunlardan” nefret ediyorum. Hem de ne oyun; Ece Temelkuran’ın, Tuna Kiremitçi’nin, Aylin Aslım'ın bir anda gerçek İslam’ın doğumuna yardım eden cefakâr ebeler rolüne soyundukları bir oyun!

Sosyalizm, Anarşizm gibi kelimelerin büyüsü her genç Müslüman entelektüeli bir süre meşgul eder, biliyorum. Bu etkileşimin kötü bir şey olduğunu da iddia edecek değilim. Hatta daha ötesi, adam akıllı bir sosyalizm anlayışının yaşadığımız dünya için en iyi ilaç olduğuna kalpten inanıyorum. Fakat bu ideal uğruna bir araya geleceğim insanların boyuna posuna bakmayı akıl edecek kadar da zekâ sahibi olmak gerekiyor. Bana sosyalizm ayağı çekenlerin nihai amaçlarını göremeyecek kadar kör olamam! Hayatları boyunca İslamla ilgili tek tepkileri kütük gibi oturup susmak olan bir takım isimler ne oldu da aktivist kesildiler? 

Ece Temelkuran kimdir Allah aşkına? Ekşi Sözlük yazarlarının şişirmekten uçan balona çevirdiği, üç-beş ağlak yazıyla “vicdan kraliçesi” ilan ettiği bu kadının iftar sofralarıyla ne işi var? Muz Sesleri gibi dünyanın en aptalca roman adlarından birine sahip olan kitabının haftalarca süren reklamı için harcanan parayla nelere ve kimlere yardım edebileceğini yazabilir mi bu vicdan ablamız? Şimdiye kadar hangi Müslümanın ne acısını paylaşmış da şimdi kalkıp zengin Müslümanların otel iftarları üzerinden inanç eleştirisi yapıyor? İnsanda biraz utanma, biraz edep olur… Yeni oyuncaklarıyla oynayan küçük bir kız çocuğu gibi yeni arkadaşlarıyla al takke ver külah takılması elbet bir yerde patlayacak.  Ve ben asıl konuşmamı o zaman yapacağım!


Tuna Kiremitçi… Yani neresinden tutsam bilmiyorum. Ha, “insanların kalbini nerden bileceksin” diyecekler için peşinen savunmamı yapayım, benim derdim Kiremitçi’nin dini inancını, iftar sofrasına oturmasını sorgulamak değil. Derdim, bu adamın edebiyat tarihimizin Elif Şafak’tan sonra en fazla ambalajlanmış, deliler gibi pazarlanmış ve bunun neticesinde ziyadesiyle palazlanmış oluşuna bakmadan anarşistlik taslamasıdır. Bi sus lan, kimsin sen? Daha düne kadar kitap eklerinin arka sayfalarında gözümüze sokulan gamzelerinle mi İslam devrimi yapacaksın? Ömrün boyunca gidip bir belediyenin iftar çadırında oturmuşluğun var mı da bu iftara koşa koşa geldin? (Hazret "din bezirganlarını rahatsız ettiğini" buyurmuş bir de twitter'dan. Karşıma geçsen seni bir rahatsız ederdim ama...)

İhsan Eliaçık’a gelince, kendisini çok fazla tanımamakla birlikte son dönem televizyon tartışmalarında sıklıkla boy göstermesi ve yerleşik İslam inanışlarına yönelik zoraki şerhleriyle nereye gittiğini anlamış bulunuyorum. Bakın bunu bir kenara yazın, Turgay dediydi dersiniz, ikinci Yaşar Nuri vakası var önümüzde. Her ne kadar üslupları ve kişilikleri çok farklı olsa da, akıbetleri aynı gözüküyor. Birilerinin çok ağır gazıyla şövalyeliğe soyunur, memleketi kurtarmak adına parti kurar, sonra da kıçının üstüne oturup Doğan medyasının kendisini kadın programlarına servis edeceği günler gelene kadar Posta gazetesinin bulmacalarını çözer evinde!

Veeee, Murat Menteş. Bu adam için ne demeliyim bilmem. Aylar önce Kafa Dengi programında “Romanlarımda tasvir yapmıyorum. Çünkü 2011 yılındayız, insanlar bir şehri ya da bir mekânı çok merak ediyorsa google’a girip gezebiliyorlar” dediğinde yazarlık yeteneğinin aşırı derecede süslü ve insana bir şey katmayan boş romanlara Selim Elim Sende, Aziz Tayfun Hüdayi gibi isimlerde karakterler sokuşturmaktan öteye gitmeyeceğini anlamıştım. Popülerlik suları yükselip paçalarını ıslatmaya başladığındaysa Aylin Aslım, Teoman gibi isimlerle yan yana gelebilmek, onlarla çok şahane dostluklar kurabildiğini gösterebilmek adına sessizce taklalar atmaya başlamıştı. Şimdi de bu yeni dostlarıyla birlikte bana iman öğretmeye soyunmuş. Kapitalizme ölüm! E ölüm elbette, gebersin s..tiğimin kapitalizmi de, be Murat Menteş, sen ne zaman bu makinenin dişlisi olmaktan emekliye ayrıldın? Daha dün Afili tayfasını da toplayıp Demirören’in tepesindeki Virgin Store’larda şovunu yapan Sünger Bob muydu? Cumhuriyet kitap ekine –ki dilinde Allah olan tek bir yazarı bile sayfasına koymaz o canlı türü- röportaj verirken şekilden şekle pozlar veren kişi Pikaçu muydu? Hayatın boyunca neyin çilesini çektin de şimdi kalkıp açlıktan ölenler üzerinden reklam yapıyor ve zerrece utanmıyorsun? Ece Temelkuran tarafından pohpohlanmakla mı büyük adam olacağını sanıyorsun? Bana oruç ve insanlık dersi verme, bana o insanlar için ne yaptığını söyle. “Senin” ne yaptığını söyle, kapitalizm esiri Müslümanların “ne yapmadığını” değil! 


Biliyorum ki size ne desem boş. Ya duymazsınız, ya duymazlıktan gelirsiniz, ya da ironi dolu, “ayar veren”, ama bir gram bile samimiyet içermeyen şeyler yazarsınız. Üslubuma takılır takır, söylediklerime kulaklarınızı tıkarsınız. Allah hepinize uyanmayı nasip eylesin.


[Yorumlar, mesajlar ve mailler sonrası ufak bir ekleme: Özellikle İhsan Eliaçık konusunda biraz ileri gittiğimi düşünen arkadaşlar var. Açıkçası öfkem dindikten sonra ben de o duyguya kapıldım. Fakat sabah kalkıp da kendisinin dün gece twitter'da bu organizasyona eleştiri getirenlere karşı, demagoji mi desem, ajitasyon mu desem bilmiyorum, saçma sapan karşılıklarını okuyunca daha da sinirlendim. Sırrı Süreyya ile işkencelerden geçmiş de, duvarları yıkıyormuş da, bağnaz kafalara karşı dik duracakmış da... Tam da tahmin ettiğim şeyi doğrular bir çizgide ilerliyor. Üstelik iş inada binmiş, sonraki iftarlara "çok daha farklı" isimleri davet edecekmiş, Allah'ın rahmetini sorgulamak bize mi düşmüş... Ne diyeyim, inşallah yanılan ben olurum.]


[Bir ekleme daha: İlki çok beğenilmeyince ikincisini çektim.]
.

11 Ağustos 2011

Aksi Sözlük #1

Fikir:

“Bize adamın kendini değil, savunduğu fikri unutmamamız söylendi. Çünkü bir insan başarısız olabilir; Yakalanabilir, öldürülebilir ve unutulabilir. Ama bir fikir 400 yıl sonra bile dünyayı değiştirebilir. Fikirlerin gücüne doğrudan şahit oldum. İnsanların bir fikir uğruna birbirlerini öldürdüklerini, hayatlarını feda ettiklerini gördüm. Ama bir fikri öpemezsiniz. Ona dokunup sarılamazsınız. Fikirler kanamaz. Onlar acıyı hissedemez. Onlar sevemez…”

Özgürlük:

“Şehir kapılarında ve sıcak yuvanızda yere kapanıp, özgürlüğünüz için dua ettiğinizi gördüm; tıpkı, kölelerin kendilerini kılıçtan geçiren bir zorbanın önünde eğilmeleri ve onu övmeleri gibi… Sık sık, tapınağın korusunda ve kalenin gölgesinde, aranızda en özgür geçinenlerin, özgürlüklerini bir boyunduruk ve bir kelepçe gibi taşıdıklarını gördüm. Ve kalbim kanadı; çünkü ancak özgürlük arayışında hissettiğiniz derin arzu size gem vurduğunda ve özgürlükten bir amaç ve bir bütünleniş olarak bahsetmeyi terk ettiğinizde, gerçekten özgür olabilirsiniz. Siz, günleriniz endişesiz ve geceleriniz bir istek ve üzüntüden uzak olduğunda özgür olacaksınız.

Kerbela:

“Rivayet ehli der ki: Hasan ile Hüseyin'in sadakaları önceden verilmiştir. Dedeleri Hz. Muhammed, her ikisinin de doğumunda hazır bulunmuş, saçlarından bir tutam keserek ağırlığınca sadaka dağıtmış, kutsanmış duayı okuyup adlarını kulaklarına fısıldadıktan sonra, anneleri Fatıma'nın kucağına bırakmış. “Hasan benim oğlumdur, Hüseyin ise Ali'nin. Anne ve babalarıyla birlikte hepsi ehlibeytimdir; beni seven onları sevsin, onlara eziyet eden, bana eziyet etmiş sayılır” demiş. Baba Hz. Ali, her ikisine de savaş anlamına gelen ‘Harb’ ismini takmış ama dede Hz. Muhammed, güzel demek olan Hasan ile güzelcik manasındaki Hüseyin isimlerini tercih etmiş.

Militarizm:

“Cehennem… Biz sorgularda günlerce hiç kıpırdamadan tabutların içinde gözlerimiz bağlı dikine tutulduk. Falaka, elektrik verme, soğuk duş hepsini yaşadık. Sabahtan akşama işkence gördük, geceleri bir battaniye içinde koğuşun önüne bırakıldık. Meğer bunlar ne kadar demodeymiş. Biz esas vahşeti Diyarbakır Cezaevi’nde yaşadık. Hâlbuki yakalanmadan önce, işkencenin sorguda yapıldığını, cezaevine konulduktan sonra koğuşların rahat olduğunu sanıyorduk. Diyarbakır Cezaevi’nde ise sorgu işkencehanelerini özledik.”

Hatıra:

Henüz okula bile başlamamışken gittiğim kuran kursunun hocasının efsanevi boyutlardaki sopası, 99’ Metallica konserinde kafa sallarken yanlışlıkla az daha suratını dağıtıyor olduğum çocuğun giydiği tişört, kız kardeşlerimin doğumları, canımdan çok sevdiğim teyzemin beni yirmi üç yaşımdayken milletin içinde “bıcı bıcı” diyerek bir bebek gibi sevmesinin hissettirdiği tatlı utanç, yazdığım ilk hikâyeyi okuyan arkadaşımın suratında beliren sırıtış, efsanevi bakkal Cabir amcadan aldığımız karışık açık bisküvileri paylaşırken kardeşimle yaptığımız kavgalar ve benim her defasında onu bir şekilde kandırmam...



 

©2009 Litost | by TNB