Christopher Nolan’ın muhteşem filmi The Dark Knigth’ın en can alıcı sahnelerinden birinde Joker şöyle der savcıyı nasıl yoldan çıkardığını anlatmak için:
“maddness is like gravity, all it needs is a little push.”
Bazı insanlar kusursuz görünürler. Hiçbir zaman iyilikten ve doğruluktan şaşmayacaklar zannedersiniz. Etraflarına güven verirler. Ama onlardan bir tanesini alıp azıcık baskı yaptığınızda (a little push) yıllar boyunca taşıdıkları sıfatları bir anda nasıl silip attıklarına şahit olup şaşırabilirsiniz. İyilik de, kötülük de, güzellik de, çirkinlik de içimizde doğuştan var olan kavramlar. Hangisinin ne zaman açığa çıkacağı, birinin diğerini ne zaman bastıracağı asla belli olmaz!
Bu girizgâhı Fenerbahçe’nin şike soruşturması boyunca içine düşmüş olduğu bataklıktan kurtulmak için sergilediği tavırlara örnek olması açısından yaptım. Futbolu severim. Futbolu “hakkıyla” severim. İyi bir Trabzonspor taraftarıyımdır. Beşiktaş’a çocukluğumdan beri sempati duymuşumdur. Liverpool çocukluk aşkımdır. Puyol'un gelmiş geçmiş en büyük futbolculardan biri olduğuna inanıyorum… Ve ne yazık ki Fenerbahçe’ye (Fenerbahçeli olmayanların büyük çoğunluğu gibi) antipatim var. Bu hoşnutsuzluğun sebebini en güzel açıklayan cümleyi de Selman Bayer’in ağzından duydum;
“Dünya üzerinde ideolojisini kitlelerin kendilerine olan nefreti üzerine kurmuş yalnızca iki topluluk vardır: biri Yahudiler, diğeri de Fenerbahçe Spor Kulübü.”
Ta Ali Şen zamanında başlayan, Aziz Yıldırım döneminde ise kurumsal bir kimlik haline gelen anlayışa göre Fenerbahçeli olmayan herkes Fenerbahçe’nin başarısızlığı için çalışan bir bütünün parçalarıdır. Fenerbahçe en büyüktür ve “küçük” takımlar Fenerbahçe’nin büyüklüğüne erişebilmek için bir araya gelmektedirler.
Bu anlayış, içerdiği korkunç kibir ve bölücü dile rağmen kısa zamanda benimsendi ve taraftara hızlıca empoze edildikten sonra çabucak meyvelerini verdi; hayali düşman gerçek olmuş, Fenerbahçeli olmayan çoğu kimse gerçekten Fenerbahçe’den nefret etmeye başlamıştı!
Tüm bu olan bitene rağmen şu görüntü bozulmuş değildi; Fenerbahçe birçok alanda kurumsal evrimini tamamlamış, ciddi ve ağırbaşlı kimselerin desteğiyle gerçek anlamda bir “marka” olmaya doğru büyük adımlar atmıştı. Stadyumu ile, bilet ve forma satışı ile, yapabildiği flaş transferler ile bu kurumsallığın sağlamasını önümüze koyuyordu. Ki hiç sevmediğim halde Aziz Yıldırım’ın bu yönünü defalarca takdir ettiğimi hatırlarım.
Derken gün oldu, devran döndü. Saat 12’yi vurunca o güzel arabalar balkabağına dönüştü ve Fenerbahçe, futbol tarihimizin en büyük sansasyonlarından birinin baş aktörü olarak sahne aldı. Başkanı ve yöneticileri tutuklandı, futbolcuları şikeyle itham edildi, şampiyonlar liginden atıldı ve sayısız şikenin içinde olduğu iddia edildi. Bunların hiçbiri hakkında yorum yapmayacağım. Gerçekler zaten ortaya çıkacaktır. Fakat bir gerçek var ki, Fenerbahçe yıllar boyunca inşa ettiği o ciddi tavrını, yıkılmaz gibi görünen vakarını, kurumsal kimliğini bir ayda toprağa gömmüştür. Peki, Fenerbahçe bunu nasıl başardı?
Aziz Yıldırım tutuklandığı gün başladı her şey. Evvela, neyin ne olduğu anlaşılmadan, sırf “biz bir bütünüz” imajı vermek için herkes ortalığa döküldü ve davanın içeriğini değil “Fenerbahçe’nin asla yıkılmayacağını” konuşmaya başladılar. Taraftar sokağa, hatta sahaya döküldü, yazarların en itici olanları televizyon ekranlarını işgal etti, yöneticiler kameralar önünde ağlamaya başladı ve kulüple bağı olan önemli isimler tehditler savurma gafletinde bulundular! Kendilerinin “cumhuriyet” diyecek kadar büyük gördükleri kulübün başkanını temsil eden avukat ise tam bir komediydi! Faik Işık isimli bu zat bağıra çağıra konuşan, savcıları ve hâkimleri tehdit eden, televizyon ekranlarında Seda Sayan’ın sahneye çıkartıp kafa bulduğu saf vatandaşlar gibi kendini oraya buraya vuran halleriyle hiç de Fenerbahçe’yi temsil eder gibi durmuyordu. Lube Ayar, Selçuk Yula gibi isimlere girmiyorum bile…
Tüm bunlar olup biterken taraftarın da aklıselim davrandığı söylenemez. Bir yandan federasyonu müthiş bir baskı altına alırken bir yandan “onurumuzla ikinci ligde oynarız” söylemleri, sokağa dökülüp “Fenerbahçeli olmayan herkese” karşı gövde gösterisi yapma girişimleri, Aziz Yıldırım’a körü körüne bağlılık gösterme halleri ve daha nice çelişkili davranışla soğukkanlılığın kıyısından bile geçemediler.
Bu kadar büyük bir camia, neden her şey başladığında olan biteni kontrol altında tutacak, insanları yönlendirerek bir bütün halinde hareket etmelerini sağlayacak birini bulup da öne çıkarmadı? İsmi fark etmez, koskoca kulüpte taraftarı yatıştıracak, federasyonla ve mahkemeyle sağlıklı ilişki kuracak, sivri söylemleriyle basının oyuncağı haline gelen isimlerin kulağını çekecek bir kişi bulunamadı mı? Her kafadan bir ses çıktığı, kulüple özdeşleşmiş her ismin ayrı telden çaldığı bu kakofoni olmasaydı işler bu kadar sarpa sarmazdı belki de, kim bilir!
Ezcümle, “Allah bile batıramaz” denilen Titanic’in ilk gününde okyanusun dibini boylamasına benziyor Fenerbahçe’nin kaderi. Onca kurumsallık, ciddiyet, ağır işadamları, büyük camia pazarlamaları ilk ciddi krizde yerle bir oldu. Herkes bir yerlere dağıldı. “küçük bir baskı” yüzünden yüzyıllık kulüp ne yapacağını bilemez hale düştü.
Burada kullanmak ne kadar doğru bilmiyorum ama tüm bu olan biten aklıma şu ayeti düşürüyor;
.






