30 Eylül 2011

Bizim Büyük Zevksizliğimiz


Daha önce yine burada değinmiştim, ülkemiz dâhilinde inşa edilen her yeni yapının ne denli iğrenç göründüğü ve bunlara nasıl izin verilebildiğini sorgulamıştım. Elbette değişen bir şey yok; değişeceği de yok. Fakat bir şekilde içimde biriken öfkeyi boşaltmam lazım!

Önceki yazımda Bakırköy Adalet Sarayı’ndan Cevahir Alışveriş Merkezi’ne, Çağlayan Adalet Sarayı’ndan Olimpiyat Stadı’na kadar bir dolu “yeni” eserin çirkinliğinden bahsetmiştim. Her geçen gün bu yapılara başkaları ekleniyor. Gözlerimizin önünde cereyan eden estetik katliamına dur diyemiyoruz. Milyonlarca dolar para harcanıp ‘son teknoloji’ ile donatılarak inşa edilen binaların dış görünümleri hususunda bu kadar özensiz davranılmasının ekonomik koşullarla bir ilgisi olamayacağına göre tek bir açıklaması vardır: Zevksizlik! İşlevsel olsun da, işimizi görsün de, iç dizaynı gönül çelsin de gerisinin vur beline rahvan gitsin anlayışı…

Çok mu zor yahu bir binayı hem işlevsel hem de estetik kaygıyla inşa etmek? Bir köprünün mukavemet hesaplarını bozuyor mu asılı olduğu halatların rengi? Gaudi deli olduğu için mi tasarladı o ‘yamuk yumuk’ binaları? Hundertwasser’in adını bile zikretmeye gerek yok, ne de olsa Viyana kapılarından geri dönmüş bir ecdadın torunlarıyız! Bizim meclis binamızın da Macarlarınki kadar görkemli olmasını dilemek çok mu romantik bir davranış olur?



Gelelim beni tekrar bu tip bir yazı yazmaya yönelten unsura; yani Zeytinburnu’na dikilen ve adına “on altı dokuz” denen üç dev gökdelene… Zeytinburnu’nda ikamet ettiğim için zaten nereden bakarsam bakayım görüş alanımın içinde yer alan bu binaların ta Anadolu yakasından görüldüğünü, o meşhur İstanbul siluetini fotoğraf çekilirken arkadaşına kulak yapan şımarık bir çocuk gibi sabote ettiğini biliyor muydunuz? Gazeteler haber yapana kadar belediye bunu “gözden kaçırmış”. Kadir Topbaş’a sorulduğunda ise “ehehe, ya şey, dur bakayım, şey olmuş o, halledeceğiz biz onu” gibisinden gevelemeler duyulmuş cevaben. Hayır, otu böceği eleştirenlere inat Kadir Topbaş’ın hizmetlerine sahip çıkan, destekleyen, hatta kendisine oy veren biriyim. Fakat şimdiden “yüzbinlerce” dolara satılan daireleri kapışılmış olan bu binaların İstanbul siluetinin içine sıçışının “gözden kaçmış” olduğuna ölsem inanmam. Ulan madem girdiniz o siluetin içine, bari bir şeye benzeseydiniz!


Allah nasip etti, bu yaz Viyana’yı, Budapeşte’yi, Prag’ı gezme şansım oldu. Avrupa gördükten sonra vatanına dudak büken züppeler gibi görünmek istemem ama saraylarından kiliselerine, heykellerinden opera/tiyatro salonlarına, köprülerinden parklarına kadar öyle ince bir estetik, o kadar düzenli bir işçilik var ki, insanın Devlet Bahçeli gibi “bizim de böyle binalarımız olsa, anne bizde niye yok!” diye isyan edesi geliyor!



Bir de işin mimarinin dışında kalan kısımları var ama onlara da girersem deneme değil kitap yazmam gerekecek. İpucu vereyim yine de, sonra da gidip yatayım…

“İsmail YK Erkan Oğur’dan bin kat fazla albüm satıyor. Turgut Özakman gibi bir adamın elinden çıkan romanımsı metinler kitabevlerinin girişlerinde barikat niyetine kullanılırken Ömer Faruk Dönmez’in hikâye kitapları için dört-beş yer gezmeniz gerekebiliyor. Perihan Mağden, Gökhan Özgün gibi isimlerden mahrum olduğumuz basında Ece Temelkuran ve Nuray Mert gibiler var olan dev takipçi kitlelerine en afilisinden yeni hayranlar ekleyip duruyorlar. Nuri Bilge Ceylan şaheser bir filmle ilk gösterim günü bile salon dolduramazken İncir Reçeli seven yayvan ağızlı kızımızı görmek için birkaç salon gezmemiz gerekiyor!”
.

22 Eylül 2011

Ertuğrul Özkök'e Dekolte Bir Cevap

[Sözlerime başlamadan evvel, Ertuğrul Özkök’ü adam yerine koyup böyle bir yazı kaleme almaya karar verdiğim için kendime kızdığımı; fakat söylenenlerin ağırlığı karşısında bir şeyler söylenmesi gerektiği için de kendimi tutmaya gerek görmediğimi özellikle belirtmek isterim. Adını zikrederek bile ağzımı kirlettiğim bu yarasa kalpli adamın elindeki medya gücüyle zihinlerimize tecavüz etmeye devam etmesi katlanılır gibi değil. Katlanma gibi bir niyetim de yok zaten. İzninizle gözlerimi yumuyor, ağzımı açıyorum.]

Şimdi efendim, mevzu şu: Tuna Kiremitçi isimli şahıs (kendisine sardırmış değilim ama sürekli bir şekilde karşıma çıkıyor gamzehânımız) Esra Elönü’ye “neden dizilerde türbanlı karakterler yok” diye soruvermiş. Esracığım da “reytingimiz yok aabi yea” diye cevaplamış. Kiremitçi daha sonra “sizi azize olarak gören kafalarla hesaplaşmadınız da ondan” demiş. (Bak Allah’ın işine ya, ulan on senedir boşuna cevap arıyormuşum bu sorulara, meğer tüm sorun türbanlılardaymış!)

Kiremitçi’nin bu yorumu yarasa kalpli Özkök’ü kesmemiş. Dahası “ürkek ve yetersiz” bulmuş. Daha ciddi sorular sorulmalıymış ona göre. Şöyle ki; 

Yıllar boyunca, türban bizlere ne olarak sunuldu?
İnancın, dürüstlüğün, ahlakın timsali olarak. Oysa herkesin çok iyi bildiği bir sır vardı: Başa türban geçirilince insan karakterindeki “insani şeyler” öyle hiç de değişmiyor.
Gerçek öyle de; fotoğrafın arabında durum farklı. Sadece erkek değil, kadın da kendisinin veya başkalarının yarattığı bu klişenin, bu “azize ikonasının” esiri haline geldi.
Cesaretiniz var mı? Varsa, hadi gelin şöyle küçük bir azize testi yapalım.
Ama uyarıyorum. Cesaretiniz yoksa bırakın tabu olarak kalsın.
Dizilerde tecavüze uğramış türbanlı kadın da görmeye hazır mısınız?
Dizilerde kocasını aldatan türbanlı kadın da seyretmeye hazır mısınız?
Dizilerde sevdiği erkekle öpüşen türbanlı kadın da seyretmeye hazır mısınız?
Dizilerde kötü, cinayet işleyen, hırsızlık yapan, arkadaşlarına kazık atan, gelinini arkadan bıçaklayan türbanlı kadın da seyretmeye hazır mısınız?



Şuradan başlayayım, zamanın birinde bu konuda etraflıca yazmıştım, sinemamızda ve televizyonumuzda başörtülü karakter diye bir şey olmadı. Hiç olmadı. Binlerce film, dizi, skeç vs. çekildi, ‘çileli analar’ ve ‘cahil hizmetçiler’ haricinde bir tek kadın başörtüsü takmadı. Geçtim kadınları, erkeklerin bile dinle ilişkisi yoktur bu endüstri içinde. Siz hiç Cüneyt Arkın’ın ağzından “selamûn aleyküm” çıktığını gördünüz mü? Kadir İnanır kaç defa Cuma namazı kılmaya camiye gitmiştir? Kemal Sunal’ın oynadığı yüzlerce filmin içinde sakalları birbirine geçmemiş, suratı çirkin olmayan, yobazlığı gözümüze sokulmamış bir tane dahi imam var mı? Hangi filmde “hacı” sıfatıyla anılan ‘ev sahibi’ paragöz bir şerefsizin önde gideni değildir ve “hacı fışfış” diye dalga geçilmemiştir? Özkök o soruları sorarken bu soruları aklına getirmemiştir elbette. Amerikan sineması yıllarca din adamı rollerinde –iyi olsun kötü olsun- nice büyük aktörü oynatmıştır. Gel gör ki biz bir kez bile Şener Şen’i müftü rolünde izlemedik. Tarık Akan ya da Kartal Tibet asla bir köy imamı olarak çıkmadılar karşımıza. Ediz Hun bir dervişi canlandırmadı.

Böyle olması kimin tercihiydi peki? Ortada “zaten kadınlar azize olmuş, bari erkekleri aziz mertebesine ulaştırmayalım” diye yapılmış bilinçli bir tercih olmayacağına göre, apaçık bir din düşmanlığı vardı. Milyonların sevgilisi Cüneyt Arkın’ın popüler bir filmde abdest alışını, namaz kılışını gören halk ertesi hafta şeriat düzeni mi isterdi acaba?!

Yerleşik medya düzeninin o pis ve çirkin yüzünü temsil eden Özkök bu duruma karşılık aşağı yukarı şunu söylüyor; madem size yer vereceğiz, o zaman istediğimizi yaparız! Sokarız, çıkarırız, asarız, keseriz! Özkök bunu isterken kendilerine yapışmış kötü etiketlerin neden türbanlılara da yapıştırılmadığından şikâyet ediyor. Mesela şunu demiyor, “bundan sonra dizilerde tecavüz, seks, cinayet sahneleri olmasın”. Bunun yerine, “düzen devam etsin ama türbanlılar da şerefsizin önde gideni olsun” diyor!

Seneler boyunca Doğan medyasının bir numaralı ismi olarak önümüze milyonlarca ton “kadın eti” sermiş tüccarın isyanına bakın hele… Ulan keçe surat, o kadınlara o etiketleri vuran biz miydik de şimdi kalkıp kendi kendimizi o pis sıfatlarla anmamızı buyuruyorsun? Yıllardır sizin müzik kanallarınızdan seks, çıplaklık akıyor. Türbanlılar mı çekti o klipleri? Türbanlılar mıydı sizin götten memeden geçilmeyen magazin sayfalarınızın, hafta sonu eklerinizin, dergilerinizin editörleri? Bin bir geceli, Fatmagül’lü, entrika içinde yüzen ve mümkünse bir şey giymeyen liseli kızlarla dolu dizilerinizin senaristleri türbanlılar mıydı? Biz mi size vurduk o etiketleri de şimdi kalkıp “yahu biz de az şerefsiz değiliz ha, bakın, ehu ehu” diye günah çıkaralım?

Birilerinin seneler boyunca yediği bokları temizlemek için başkalarının kirliliğine sarılmaya çalışmasındaki alçaklığa benim diyen mide dayanmaz. Yoksa kimse başörtüsü takan bir kadının günah işlemeyeceğini, kocasını aldatmayacağını, cinayet tasarlamayacağını iddia etmiyor, etmedi de. İnsansak şayet, her türlü çirkinliği yapabilecek donanımımız doğuştan var demektir. Buna kimsenin itirazı yok. Lakin bunu televizyon ekranlarından sizin o pespaye, o alçak üslubunuzla hikâye edecek de değiliz!

Mevzu ile alakalı bir diğer garabet de konuyu tartışan tarafların isimleri. Hadi o tarafı anladım, Tuna Kiremitçi, Ayşe Arman, Ertuğrul Özkök gibileri kendi çirkinliklerinin mimarı konumundaki isimlerden oluşuyorlar. Ya bu taraf? Niye ısrarla Esra Elönü ve benzerleri? Mesela –atıyorum- neden Sibel Eraslan değil? Neden Yıldız Ramazanoğlu ya da Cihan Aktaş değil? Aptal olmadıkları, bir şekilde lafı ağzınıza tıkabilecek kadar donanımlı ve konuşmayı bilen isimler oldukları için mi? Ayşe Arman (Bkz: Ayşe Arman’la Sevgi Namazı) ya da Tuna Kiremitçi ne diye başörtülü arkadaş kontenjanlarını hoppa isimlerle dolduruyor acaba? (Sorularımız retoriktir abiler, cevap arıyor değilim).

Daha yazacak çok şey var ama biliyorum ki bu kafalara tek kelime bile işlemeyecek. Uzatarak boşa yoracağım kendimi. Allah hepsini ıslah etsin. Yok eğer etmezse de kendi bataklıklarında boğulsunlar inşallah!
.

21 Eylül 2011

El Değmeden İmal Edilmiştir

Televizyonlar istedikleri kadar fırınların, pastanelerin, lokantaların imalat bölümlerine yapılan baskınları bağıra çağıra haber yapsın, ruhların leş gibi kokuyor olduğu bir dünyada ellerin sebep olacağı üç-beş mikroskobik hadisenin yasını tutturamaz bana. Elin değmediği undan yapılan ekmek ne kadar hijyenikse bir o kadar da ruhsuzdur nihayetinde. Lezzetsizdir. Dolayısıyla faydasızdır.

Nefislerimizi köreltmeden insan olabilmemiz mümkün değil. Zaten kendisinin esiriyiz. Ne söylese yapıyoruz. Her türlü pislik, yalan, riya, kibir, kıskançlık, dedikodu, haset kişiliğimizde mevcut bulunmakta. Bu kadar manevi pisliğin fiziki yansımaları da oluyor mutlaka. Ve o fiziki yansımaları minimuma indirmek için üretebildiğimiz yegâne yöntem bir şeyleri “el değmeden” imal etmek. Kirli ruhlu insanlığa karşı temiz ve ruhsuz makineler!


Beni yanlış anlamayın, pastoral bir hayatın özlemiyle yanıp tutuşuyor değilim. Süt doğruca inekten sağılıp yer sofrasına gelsin, ekmek sobada pişsin filan… Dert edindiğim nokta; birbirimizin ellerine olan güveni bile kaybettiğimiz zamanlarda yaşıyor olmak. Birileri bizi bu önlemleri almaya itti. Ve bu birileri “biz”den başka kimse değil! Bir insan kendini uymak zorunda olacağı kurallara teslim etmediği vakit nefsi devreye giriyor. Daha doğrusu o her zaman devrede de, biz onu aradan çıkaramıyoruz. Ve şuna tüm kalbinizle inanın; mantık ve nefis asla uzlaşmazlar. Ve nefsiniz asla sizin iyiliğinize olacak bir şey istemez. Bu ipi parmağınıza bağlayın.

Kimseye güvenemiyor, kimsenin sözüne inanmıyoruz. Hapishaneler inşa ediyor, habire yeni kanunlar çıkarıyoruz. Her şeyi herkesten daha iyi biliyoruz. Kalbimizin temiz olduğuna sarsılmaz biçimde iman ettiğimiz için kontrol etme gereği duymuyoruz. Birbirimizin eline dokunamıyoruz. Çünkü “başkaları cehennemdir”. Çünkü kişi âlemi kendi gibi bilirmiş; kendi ellerindeki pisliğin farkında olan herkes, başka ellere bakma ihtiyacı hissetmeksizin isteğini dağlara taşlara yapıştırıverirmiş;

“El değmeden üretilmiş olsun!”
.

14 Eylül 2011

Lethologica

Bu yazının başlığını çok aradım. Gerçekten çok aradım, şaka yapmıyorum. Hayatım boyunca (muhtemelen sizin de öyle) sıkça karşılaştığım bir durumun tıp dilindeki karşılığıdır bu terim. Bir kelimenin anlamını bulmak kolay ama bir anlamın hangi kelimeye karşılık geldiğini bulmak zor olabiliyor. Yine de Google sağolsun. İnatla araştırdığınız her şeyi önünüze seriyor.

Bu terimin [lethologica] anlamı şu; düşünürken, kendi kendinize ya da birileriyle konuşurken, çok iyi bildiğiniz bir ismi/kelimeyi kısa süreliğine hatırlayamamak hâli. Amiyane tabirle; dilinizin ucuna gelen şeyin bir türlü kendini dışarı atamaması durumu. Delirtici, kendinizi fazla zorlarsanız ciddi anlamda rahatsız edici bir durum. Tıpkı çok sıkışıp da işeyememek, feci kaşınan bir yerinize uzanamamak gibi!


Geçenlerde gazetelere göz gezdirirken Pelin Batu’nun bir resmini görmem ve yaklaşık on beş dakika ismini hatırlayamamamla birlikte tekrardan aklıma düştü bu konu. Üstelik geçtiğimiz hafta bir dost meclisinde daha fenası gelmişti başıma. Laf nereden geldi hatırlamıyorum, Güven Kıraç’tan bahsetmem gerekti. Gel gör ki adamın tüm kariyerini ortaya dökmeme rağmen ismi çıkmadı bir türlü ağzımdan. İşin daha da ilginci ise bu garip unutkanlık halinin bulaşıcı olması! Benden başka dört kişi var ve ben “Ya adam Duvara Karşı filminde Birol Ünel’in arkadaşıydı… Gönül Yarası’nda Şener Şen’in oğlu rolündeydi… Lan oğlum Takva’da şeyhin yardımcısıydı hani… Kel var ya abi? CNN TÜRK’te Beyaz’la beraber program yapmışlardı bir dönem, Yeni Sinemacılar grubundan, Behzat Ç., Masumiyet...” gibisinden nice ipucuyla adamın şeceresini dökerken herkesin benim gibi zihinsel kilitlenme yaşaması garipti. Garip dedim demesine de, bu olayın çok daha beteri seneler önce yine benim başıma gelmişti. Bu rahatsızlığın bireysellikten çıkıp örgütlü bir çalışma yöntemi izlemesine, geçmişteki bu olayı hatırladıktan sonra iyice emin oldum.


Zamanın birinde, hep olduğu gibi, içeriğini hatırlamadığım gereksiz konuşmalarımız dönmüş dolaşmış ve o meşum noktada bağlanmıştı... 

Her şey benim “eee abi, Amerika’yı yeniden keşfetmenin âlemi yok” dememle başladı. Kısa bir sessizlik. Ardından arkadaşım son derece sakin bir tavırla şu soruyu sordu: “Amerika’yı kim keşfetmişti lan?”

- Nasıl kim lan? (tam bu anda lethologica bana da bulaşıyor ve bir umut vakit kazanmaya çalışıyorum) Oha oğlum! bilmiyor musun harbiden?
- Abi biliyorum da… Kimdi ya hakikaten?
- (Çok geç, ben de yakalanıyorum pençeye) Hımmm… Abi ben de unuttum iyi mi?!
- Ahaha, bunu nasıl bilmeyiz ya?
- Kristof'lu bi şeydi lan.
- Hah! Soyadı neydi namussuzun?

Çıkmadı kardeşlerim o soyadı. Bir “Colomb” diyemedi iki civanmert. “–er Lambert” dedik, “Daum” dedik, bir tek “Colomb” diyemedik. İşin fenası tanıdık kimse de yoktu etrafta ve biz başkasına sorup rezil olmak istemiyorduk. Ne var ki çektiğimiz ıstırap dayanılacak gibi değildi. Sonunda gözümü karartıp amcamı aradım. Ki genel kültür söz konusu olduğunda aranacak en son kişiydi belki. Aramız iyiydi yalnız, başkasını arayıp rezil olamazdım. Velhasıl-ı kelam, canım amcam fazla soru sormadan “Colomb”u suratımın ortasına yapıştırıp bana tadılmamış zevkler diyarında bir tur armağan etmişti.

*     *     *

Bu zevkin benzerini çok az şey yaşatabilir diye düşünüyorum. Yaşamayan bilmez, yaşayan unutmaz. O gün sabaha kadar yatağında “Colomb… oğhşş…” diye dönüp durana sorun siz onu!
.

10 Eylül 2011

Marx, Domates ve İsyan

Ramazan ayı sona erince ortaklık bitti mi acaba? Büyük otellerde yapılan zengin iftarlarını protesto etmek amacıyla düzenlenen organizasyona elinde tuzlukla koşa koşa yetişen zevatın şu an herhangi bir şey üzerinde dayanışıp dayanışmadığını merak ediyorum da, ondan soruyorum!

Olan bitene dair yazdığım yazının ardından daha önce yazdığım bin tanesine almadığım kadar çok –olumlu ve olumsuz- tepki aldım. Özünde söylediğim şey, ki en çok tepki gören fikir aynı zamanda, Ece Temelkuran, Murat Menteş, Tuna Kiremitçi gibi “oyuncuların” devrimci, özgürlük savaşçısı gibi pozlara girerek rol kesmeleriydi. Sahte bulduğum ve asla inanmadığım bu hareketlerin ardından gelen tepkilere karşı nasıl vıcık vıcık bir dayanışma içine girdiklerini hatırlarsınız. Murat Menteş’in Ece’sini neredeyse dünyanın gelmiş geçmiş en büyük yazarı ilan etmesi mi kalmadı, İhsan Eliaçık’ın Nuray Mert’i balon gibi şişirerek havalara uçurduğunu mu görmedik, Afili Filintalar’ın birkaç vicdanlı kaleminin rahatsızlıklarına rağmen çenelerini kapatıp oturmaları mı yaşanmadı?

Olan şey belliydi, aslında kendilerinin her gün içinde olduğu bir bataklığa “Müslüman” etiketli kimselerin de el atışından rahatsızdılar ve bu işi “dinde reform” yapma gayretinde olanların kuyruklarına takılarak halledebileceklerini düşündüler. Hataları şuydu ki, günahkâr bir Müslüman ile bizatihi İslam dini çok ayrı kavramlardır. Yanlış yere, yanlış zamanda, yanlış biçimde saldırdılar!

Üslubumun “iğrençliğinden” dem vuranlar şimdi bu yazıyı okuyor mu bilmiyorum ama merak ediyorum; daha aradan bir ay bile geçmeden yüzlerden düşen maskeleri görüyorlar mı? Kendi elleriyle yazdıkları yazılarla ne mal olduklarını ortaya koyan bu isimleri hâlâ “ama çok iyi roman yazıyorlar yea!” diyerek savunabiliyorlar mı?

Menteş’in Temelkuran ve Mert için yazdığı destek yazısının insanı kusturacak denli yoğun bir işgüzarlık temeline oturtulmuş olmasından hemen sonra kendisinin Fatih Belediyesinden birkaç sempozyum/panel için istediği ücreti öğrendiğimde kendisinin ağzından çıkan “Ramazan insanı sarsmalı” sözü gerçek anlamını bulmuştu. Garip gureba edebiyatı yapan İhsan Eliaçık’ın Twitter üzerinden ilmi irfanı bir kenara bırakıp “salakların oy vererek iktidara taşıdığı parti” basitliğine kadar düşmesi, Nuray Mert’in biz “beyinsiz Müslümanlardan” çok daha üstün bir konumda bulunduğu fetvasını vermesiyle “Kenz! Kenz!” çığlıkları atması arasındaki bağlantıyı kurunca elektrik bekleyen ampuller yanmıştı. O televizyon senin bu barış konferansı benim dolaşıp duran Nuray Mert’in her bir “çok acayip muhalif ve ölümüne öfkeli” konuşması için kaç para aldığını biliyor olmakla hazretin “devrimci” karakteri arasında ilişki kurmak kafamdaki devrelerin bir bölümünü yakmıştı. Ve şimdi de Ece Temelkuran…

Vicdan kraliçemiz Tunus’tan kaleme aldığı son yazısında kendisinin bir ayakkabıya verdiği parayla bir ay çalışan, sosyal güvencesi olmayan hizmetçisi Tülay’ın neden isyan etmediğini merak ederek Marx çözümlemesine girişmiş! [Yazıda ara ara göze sokulan “iğrenç Araplar” göndermelerine girmiyorum bile, girersem çıkamam çünkü]. “Bahçedeki domatesler” tabirinden anlaşılan o ki, Ece hanım müstakil bir evde, muhtemelen bir villada yaşıyor. Çok vicdanlı, Menteş’inin bir tanesi, hızlı devrimci ve müthiş gazeteci ablamız bir de asgari ücretle, sigortasız olarak hizmetçi çalıştırıyor. [Yine yazıdan anladığım kadarıyla hizmetçisini bir çeşit deney hayvanı olarak da kullanıyor]. Benim gördüğüm bu gerçekleri İhsan Eliaçık da görüyordur elbette, acaba zengin Müslüman protestolarında yanında görmekten “keyif alacağı” bu ve benzeri isimlere de bu kadar mal-mülk sahibi olmaları hasebiyle öfkeli nutuklar atıyor mudur?


Elbette atmıyordur. Bu yüzden ki bu insanlar midemi bulandırıyorlar. Birbirlerinin organik gıdalarını yalamak üzerine kurulmuş dünyalarında al takke ver külah süregiden yaşamlarından dolayı zerre kadar değer vermiyorum hiçbirine. Halkla ilişkisi “trafikte karşılaştığım türbanlı şoför, evimdeki hizmetçi Tülay”dan öteye gidemeyenlerin ‘insan sevgisine’ bu yüzden delirmiş gibi gülüyorum. Allah bana akıl sağlığı, bunlara da hidayet ihsan eylesin. Amin.
.

5 Eylül 2011

Bizi Hep Ezdiler

Geçmişte yaşanmış ne kadar talihsizlik varsa “üzerine gitmek” yerine “altına yatmayı” tercih eden zümrelerin koro halinde söyledikleri acı şarkılar vardır. Bir çeşit “masumiyet sertifikası”. Olmadı “sevin beni” yakarışı. Hangisi işinize gelirse artık…

Dünyanın hemen her ülkesinde olduğu gibi yurdumuzda da zaman zaman (hatta çoğu zaman) demokrasi dışı yollara sapılmış; farklı ırk, din, siyasi görüş sahipleri arasındaki tartışmalarda devlet açık bir biçimde taraf olmuş ve bugün hatırladıkça yüzümüzün kızarmasına sebep olan birçok hadise cereyan etmiştir. Örneklemeye gerek yok. Birini gösterirsem diğeri eksik kalır. Gündemi takip eden ve yakın tarih hakkında az çok bilgisi olan herkes bunların neler olduğu iyi biliyor zaten. Detayları geçelim.

Evvela şunu kabul edelim; her ne kadar ağır aksak, eksik, dengesiz, emekleyen bir demokrasiye sahip olsak da, durumumuzun 10-20 sene öncesinden daha kötü olduğu söylenemez. Çok şey değişti ve değişmeye devam ediyor. Bu değişimin en büyük getirilerinden birisinin de “geçmişi sorgulama/geçmişten hesap sorma” olması gerekiyor. Peki bu hakkı devlet size verir mi? Vermez. Sen kendin alacaksın. Bastıracak, kamuoyu oluşturacak, sesini çıkaracaksın. Bunun için bir takım fedakârlıklar göstermen gerekiyorsa -ki gerekecektir- bundan kaçınılamaz. Hava bedava, evet… Ama özgürlük için bir bedel ödemek gerekiyor genellikle.

Olması beklenen bu iken, günümüz şartları geçmişi sorgulamayı, “neden böyle oldu” diye tartışmayı gerektirirken birileri niçin ısrarla “bizi çok fena ezdiler abi” sayıklamalarına girer ve üstüne bir de kendine yandaş arayarak toplu sünnet düğünü gibi ağlama şölenleri düzenler anlamıyorum. Hiç mi yumruğunuzu vuracak, tek başına ayakta duracak cesaretiniz yok? “Bize zulmettiler, bizi astılar, bizi kestiler, hakkımızı yediler…” diye dolanmaktan başka yapacak bir şey gelmiyor mu aklınıza? O “ezilen” toplulukların hiçbirine mensup değilim. Ne var ki bu yüzden devlet bize eliyle şeftali yedirmedi. Evet ya, öyle sanıyorsunuz belli ki. Sizin dışınızda kalanlar Osmanlı’dan kalma saraylarda yaşarken sizin suratınıza kuru ekmek fırlattılar değil mi? Zulüm sadece hapse atıp işkence etmekle olmuyor. Sırf 28 Şubat sürecinin bir kuşağın bilinciyle oynayıp yeni bir tür yaratması bile başlı başına zulümdür. Hrant Dink’i katledenlere destek olmak amacıyla siyah ciplerle mahkeme kapılarına dayanan ayıların üç numara traşlı kafalarını izlemek zorunda kalışımız da zulümdür. Ha senin bacağında sigara söndürmüşler, ha benim zihnime çivi çakmışlar!

Derdin mi var? Söyle! Haksızlığa mı uğradın? Bağır! Dayak mı yedin? Vur! Hakaret mi ettiler? Söv! Ama ne olur, Allah aşkına ağlama artık. Gel beraber meydanlarda lastik yakalım. Üç-beş mağazanın vitrinini indirelim. Anarşizm mi? Ona da eyvallah. Ama artık kimse geçmiş acılardan dolayı ağlayıp sızlamasın. Acı insanı susturur, gevezeleştirmez! Bu işin sonunun nerelere varabileceğini İsrail’den görüyoruz. Hayatlarını uğradıkları zulmü canlı tutmaya adamış, bu uğurda milyarlarca dolar para harcamış, romanlar yazmış, dev bütçeli filmler çekmiş olan o adi köpekler bugün dünyanın en zalim devletini kurmuş, kendilerine yapılandan misliyle daha ağır kıyımlar yapıyorlar ama yine de vaktiyle uğradıkları tecavüzlere ağlıyorlar! Hak aramak, hesap sormak ayrı şey, kendine yapılmış haksızlığın üzerine ideoloji inşa etmek ayrı… İşte bu yüzden kimse “Aha! Sen de bizdenmişsin yahu, hadi birbirimizin kıçını yalayıp gözyaşı dökelim!” pozlarına girmesin. Böylelerine denk gelince ağzının üstüne bir tane vurası geliyor insanın. Acı acıyı bastırırmış ne de olsa…


*      *      *

Ayrıca… Benim yazarak anlatabileceğimden çok daha fazlasını anlayabileceğiniz bir video paylaşmak istiyorum. Bu vesileyle Norman Finkelstein ile de tanışmış olursunuz.


 

©2009 Litost | by TNB