29 Kasım 2011

Gizem


Gizem öldü. Basit, gündelik bir gerçek… Öldü Gizem. Her gün ölen binlerce yaşıtı gibi öldü. Gitti. Ve bu basit gerçek çivi gibi saplandı kalbime. Beynim buz gibi oldu bir anda. Gözlerime söz geçiremedim. Allah’ın takdiri karşısında boyun eğmekten gayrı bir düşüncem olamaz. Lakin toplumun, devletin, “insanlığın” takdirine bir kez daha, derin ve keskin bir öfke doğdu içimde. Çünkü bu küçük kız çocuğu hiç de komik olmayan acılarını anlatırken biz gülüyorduk. Hasta babasını, merdiven silen annesini, felç geçiren dedesini anlatırken gülüyorduk biz. Daha o yaşta bir valinin kalıbına tükürecek kadar öfke dolu bir kıza bakarak neşeleniyorduk.

Kendisini bize tanıtan o meşhur videodan sonra televizyonda gördük Gizem’i. Gene öfke doluydu ve toplumun kendilerine layık gördüğü yere isyan ediyordu. Bir stüdyo dolusu seyirci kahkahalarla gülerken şaşkın gözlerle bakıyor, çatık kaşlarını bir an olsun kaldırmıyordu. Ve bu duruma bir anlam veremiyordu. “Ne gülüyorsunuz” dediğinde insanların gülmesine değil, anlattıklarında gülünecek ne gibi bir yan olduğunu tasavvur edememesine şaşırıyordu. Kendisinin isyan ettiği gerçeklere başkalarının da isyan etmemesine şaşırıyordu Gizem.

“Havva’nın yerine sınıf başkanı olmam. Çünkü o bu yere emeğiyle geldi. Onun emeklerini kendi üzerime nasıl alabilirim!”

Kaçımız Gizem kadar hakkaniyet sahibiyiz?

“Babam bizi okutmak için inşaatlarda çalışıyor. Beşinci kattan düştü. Çalışırken sürekli ellerini kesiyor. Botlarım delik olmasına rağmen yenisini istemiyorum. Çünkü babamın bizim için neler yaptığını görüyorum”

Kaçımız Gizem kadar kadir kıymet biliyoruz?

“Senin ne güzel botların var, baban almış. Çoğunuzun durumu iyi, buna rağmen şımarıklık yapıyor, üstelik bizimle de dalga geçiyorsunuz”

Kaçımız Gizem kadar sahip olduklarımıza şükretmemiz gerektiğinin bilincinde?

“Ev sahibi merdiven parası vermiyor. Ama kapısının önü tertemiz olunca da çok hoşuna gidiyor. Birinci kattaki teyze de para vermiyor. Ben de ablamla birlikte anneme yardım ediyorum”

Kaçımız Gizem gibi haksızlığa rağmen yılmadan, usanmadan çalışıyor?

Gizem’in içinde birikmiş hakikatli öfkenin sahiciliğiyle dalga geçenlere, ekşi sözlükte, şurada burada “fakir edebiyatı yapıyor, kendisine öğretilmiş şeyleri tekrarlıyor” diyenlere o öfkeli tokadını attı da gitti Gizem. Fakat küçücük bir kızın “fakir edebiyatı” yapmaktan çok daha ötede duran isyanını anlamaktan aciz kalbi kararmışların canı elbette yanmamıştır. Onlar elbette anlayamazlar yokluk içinde yaşayıp da pes etmeyen küçük bir kız çocuğunun aklından geçenleri. Gülerler sadece. Gizem ağlar, onlar gülerler.

Ömrümün sonuna kadar aklımdan silinmeyecek bir fotoğraf karesi olarak kalacak Gizem’in televizyondaki hali: Ellerini önünde birleştirmiş, kafası hafifçe öne eğik, konuşmadan evvel parmak kaldıracak kadar saf ve saygılı, ve müthiş öfkeli, ve şaşkın, ve isyankâr… Sadece öğretmenine izin vermeyen valinin değil, onun acıları karşısında kahkaha atmaktan utanmayan hepimizin kalıbına tükürecek kadar isyankâr. “İçimde ateş var!”


(Müslüman arkadaşlardan ricamdır, Gizem elbette ve şüphesiz cennete gidecek ama, bu yazıyı okuduktan sonra fırsat bulduğunuz ilk anda, vaktiniz varsa Yasin, yoksa İhlas ve Fatiha okuyun bu küçük kardeşimizin ruhu için. Lütfen…)
.

25 Kasım 2011

Ünlü Bir Yazarla Söyleşi


(Neden Turgay Bakırtaş? Çünkü Türkiye’nin çalkantılı edebiyat dünyasında popülerliğin kaliteyi gölgelediği, nicelik ve nitelik kavramlarının birbirine girdiği bir ortamda romanlarıyla şaşkınlık yaratan ve kısa sürede dev bir hayran kitlesi oluşturan yazarın sırrını merak ettik. Kullandığı özgün dil ve muhteşem kurgu oyunlarıyla okurunu içinden çıkmak istemeyeceği bir karnavala davet eden Turgay Bakırtaş aslında kimdir, ne yer ne içer, kimleri okur, bu kadar güzel pasta yapmayı nereden öğrenmiş olabilir? Daha şimdiden adı Proust, Steinbeck, Kazancakis, Bulgakov gibi dev yazarlarla birlikte anılan Bakırtaş’ın dünyasının kapılarını sizin için araladık.)

*     *     *

Evvela şuradan başlayalım, kendinizi tam olarak ne şekilde sıfatlandırıyorsunuz?

Erol Köse twit atar, Rasim Ozan yorum yapar ve ben roman yazarım.

Vaoov! Oldukça iddialı bir tanım oldu bu.

(Gülerek) Pek öyle sayılmaz. Alçak gönüllülük ile pısırıklığı birbirine karıştırmamak gerek. Mesela Borges kördü. Ama Ray Charles gibi gözlük takmıyordu.

Anlayamadım?

Aslında bunda anlamayacak bir şey yok ama henüz Ece Temelkuran kadar yetenekli ve inanılmaz derecede muhteşem bir gazeteci olmadığınız için biraz tecrübesizsiniz sanırım. Ayrıca Borges’in gerçekten gözlük takıp takmadığını bilmiyorum. Nasıl olsa Ece gibi kurt olmadığından her türlü yersin diye düşündüm.

Eh, haksız sayılmazsınız. Ece hanım bu mesleğin Sokrates’i sayılır bir yerde. Neyse… Peki, romanlarınızın bu kadar tutulmasını, baskı üzerine baskı yapmasını neye bağlıyorsunuz?

Bakın, Teoman çok iyi bir şarkıcıdır. Ayrıca Nuray Mert bence bu toprakların gördüğü en derin ve eşi bulunmaz ordinaryüs siyaset filozofudur. Geçenlerde İhsan Eliaçık ile de bunu konuşuyorduk, çok şanslı bir ülkeyiz diye. Gerçi İhsan abinin “kardeş ya, bu aralar durumum yok” diye hesabı bana ödetmesi pek hoş olmadı ama Allah’tan o esnada Aylin Aslım içeri girdi de “bendensiniz hacı” dedi.

Soruma cevap vermediniz!

Ben önce soruya bakarım soru mu diye, sonra da sorana bakarım adam mı diye! (Gülüyor, ben gülmüyorum) Şaka bir yana, düşünmek için zaman kazandım sadece. Romanlarımın bu kadar sevilmesinin sebebi eski ve köhnemiş kalıpları kırmam oldu sanırım. Artık uzay çağındayız ve Tolstoy, Dostoyevski gibi geri kafalı adamların yazdıklarını okuyarak bir yerlere varamayız. Adam kalkmış sayfalar boyunca Rusya’nın köylülerinin çayırları nasıl biçtiğini anlatmış mesela. Böyle bir manyaklık olabilir mi? Bu romanı Türk’ü de okuyacak, İngiliz’i de, Fransız’ı da, nedir yani… Ben bu kalıpları kırdım.


Bu kalıpları kırdıktan sonra yerine ne koydunuz peki?

Pamuk tıkadım! (Hunharca gülüyor, bende yine tık yok) Elbette kendi kurallarımı koydum. Daha önce denenmemiş, okuyucuyu dumurdan dumura koşturan detaylar yarattım. Mesela karakter isimleri… O klasik Ahmet Mehmet isimleri yerine muhteşem bir zekânın ürünü olduğu alenen belli olacak, okuyucuyu mest edecek isimler koydum. Komiser Portakal Ordakal, Mafya babası Mikail Dünkarlı One gibi… Okuyucunun başı döndü elbette.

İyi ama bu söylediğiniz şeyi yıllar önce Oğuz Atay da yapmamış mıydı? Ayrıca romanlarınız yabancı dillere çevrilecek olsa bu isimler anlamını yitirmez mi? Komiserin adının Orange Staythere olduğunu gören bir Amerikalının bundan hoşlanma ihtimali çok az geliyor bana.

Bence sen az önce Ece Temelkuran kadar şahane bir gazeteci olamadığını söylediğim için diş biliyorsun bana! Oğuz Atay yapıbozumcuydu bi kerem, ben ise sıvacıyım. Artı, Amerikan emperyalizminin temelini oluşturan bir halkın beni komik bulmaması, Messi’nin Hollanda sutopu milli takımının teknik direktörlüğüne okuldan bir arkadaşını tavsiye edip iş ciddiye binince çark etmesine benziyor biraz.

Messi sözünde durmayan biri midir sizce?

Orasını bilemem. Nihayetinde Messi’yi övmek bana bir şey kazandırmaz. Adam edebiyat dünyasında değil bir, Türk değil iki!

Az evvel Tolstoy’u “geri kafalı” olarak değerlendirmiştiniz. Duvarınızdaki bu tablo nedir? (Ünlü yazarın çalışma odasında Tolstoy’un bir portresi yer alıyor)

Nelere karşı mücadele etmem gerektiğini bir an olsun aklımdan çıkarmamam gerektiğine dair bir alarmdır bu tablo. Ne zaman bir yazımda kendimi kaybedip etraflıca bir tasvire girişecek olsam kafamı kaldırıp bu tabloya bakıyor ve hemen yazdıklarımı silerek kendimi cezalandırmak adına yirmi-otuz sayfa kadar İlahi Komedya okuyorum.


Kitaplarınız haricinde, sosyal medyada da oldukça etkin ve popülersiniz. Gerek twitter’da, gerekse kurucusu olduğunuz internet sitesinde yazdıklarınız binlerce kişi tarafından okunuyor. Bunun başarının sırrı nedir?

Twitter’da önüme geleni ekliyorum. Sonra o eklediklerim de beni ekleyince bir-iki gün bekleyip siliyorum. Böyle böyle iki senede şahane followers yaptım (Hınzırca gülüyor). İnternet sitesinde yazdıklarımın linkini de gerek kendim, gerek rica ettiğim arkadaşlarım Ekşi’ye koyuyorlar. Hiç kimse okumasa bile kısa zamanda yüzlerce hit alıyor site. Düşünün ki bunu sitede benden başka yazan yirmi kişi daha yapıyor! Var gerisini sen hesapla…

Geçenlerde yazdığınız bir yazıda Müslüman olmaktan gurur duyduğunuzu söylemiştiniz…

Tuna Kiremitçi buralarda mı?

Değil galiba… Neden sordunuz?

Elbette Müslüman olmaktan gurur duyuyorum. Fakat Kuran yeniden yorumlanmalı. Alelade Müslümanlardan farklıyım ben. Ramazan insanı sarsmalı, inançlı insanlar zengin olmamalı. Kurban kesmek çok demode… Mesela Bahreynli din profesörü Mahmud Selahaddin Leyla son ve muhteşem kitabı Nurların Gizemli Çekirdekleri’nde namaz kılan fakat cahil olan Müslümanların bizim gibi zeki, esprili, lafazan ve namaz kılmayan Müslümanlarla aynı cennete gidemeyeceğini, önemli olanın kalbin temizliği olduğunu açıklıyor. Kesinlikle okunmalı.

Son olarak şunu cevaplar mısınız, Canon mu Nikon mu?

(Gülüyor) Çakallığını fark etmedim sanma! Önüme sadece iki seçenek sunarak alanımı daraltıyorsun. Cevap veriyorum: Leica! Bu karizmayı Perşembe pazarında kazanmadık biz cücüüük!

Anlıyorum. Okurlarımıza söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Yok.

Teşekkür ederiz.

Ne demek.

.

20 Kasım 2011

Qui Dormit Non Peccat


[Giriş: İnsan Ne İçin Yaşar?]

İnsan, kendisine atfedilen sıfatın karşılığı olmak, bu sıfatın hakikatine ermek ve bu hale liyakat göstermek için yaşar. Dünyaya geliş sebebi tam olarak budur. Bir su damlası olarak düştüğümüz toprakta gidilecek iki yol vardır. Bir: toprakla hemhal olup çamura dönüşmek; İki: insaniyet tohumuna can vermek. Dil, homo sapiens’i bir bütün olarak kabul ettiği için çamura dönüşen ile tohuma can vereni ayırmıyor. Belki de bu ayrımın yapılmamasından kelli “insan” sözcüğü (ve ondan türeyen tüm sözcükler) asıl anlamında değil, karşıt anlamında kullanılıyor. Hâlbuki dünya üzerinde yaşayan beşerin ezici çoğunluğu bu sıfatı bırakın hak etmeyi, hak etmesi gerektiğinin farkında bile olmayanlardan oluşur. Tatlı uykularında gördükleri güzel bir rüyadır hayat onlar için. Ve bu her zaman böyle olmuştur. Bir kişi düşünmüş, bin kişi uyumuştur. Bir kişi insan olması gerektiğinin farkına varmış ve bunu başarıp başaramayacağını hesap edemeden o yola girmiş; bin kişi ise beşeriyet dediğimiz yığının içinde bir parça olmaya devam etmiştir.

[Gelişme: Beşer Olup Olmadığımı Nereden Anlayacağım?]

İnsan olmak, insan olmaya çalışmanın bir sonucudur. Allah’ın takdir etmesi dışında hiçbir şey yoktan var olamaz. Dolayısıyla insan evvela beşerdir. İnsaniyet donanımına sahip, fakat gerçekleşmesi zaruri bir dönüşümü bizzat kendisinin başlatması gereken bir beşer… Benim gibi, hepimiz gibi… Eğer bir şeylerin yanlış olduğunu, bir şeylerin olması gerektiği gibi olmadığını fark etmemiş, bu garipliğin kaynağını önemsememiş, kafamızı kaldırıp etrafımıza kalbi aklımızla bakmamışsak, hâlâ beşeriz, insan (veya insan adayı) değiliz demektir. Sadece bunun farkında olmak bile kişiyi saplı olduğu bataklıktan çıkarmaya yetebilir. “Ben bu dünyada ne yapıyorum, ne için yaşıyorum” sorusu bir kez olsun aklına düşmüş olanın artık geri dönüşü yoktur zira. Bu bir soru olmaktan çıkıp derde dönüşür. O dert sizi alır ve bir yerlere götürür. Kimisi daha ilk gittiği yerde kalır ve insan olmanın şerefine nail olur. Bu bir lütuftur. Bir ihsan, kıymetli bir hediyedir. Kimisi ise dolanır durur da, bir türlü varlığını bir sebebe bağlayamaz. Bu da bir çiledir. Çünkü aslında kişi gayesine ulaşmış, insan olmanın gerektirdiği sıfatları yakalamış, ancak bunun farkına varamamıştır. Kendisi Allah’ın mizah anlayışının hoş bir tezahürüdür ve umulur ki, mükâfatını daha bu dünyadayken almıştır.

Peki, nedir milyarları insaniyet yolunda adım atmaktan, hiç olmadı bunu akletmekten alıkoyan? Çünkü bu yola girmek başlı başına bir vazgeçişmiş gibi gelir beşer olana. Öyle ki, vazgeçtiğinin ne olduğunu, ondan vazgeçerek neye ulaşacağını bile tahayyül edemez. Aslında bir şeylerden vazgeçmesine gerek olmadığını anlayamaz. Var olan parçaların sökülmesi ve başka parçalarla değiştirilmesi değildir bu dönüşümü sağlayacak olan. Aslolan çamur olmaktan kurtulmak, yavaş yavaş buharlaşmak, tekrar toprağa düşmek ve tohumu bulmaktır. Alçak sesle konuşmak, hatta çoğu zaman konuşmamak, konuştuğundaysa sadece iyilikten, güzellikten, doğrudan bahsetmek ne kadar zor olabilir, mesela? Yüzümüze bakanın yüzüne gülmek, selam vermek, dostlarını arayıp sormak, aramayıp sormayanı hayırsızlıkla itham etmeden, gerekirse tek taraflı olarak, sırf sevdiğin için arayıp sormak parayla mıdır, çok mu ağır gelir nefse? Sahip olduğunuzu düşündüğünüz bir şeyin sahibinin aslında siz olmadığınızı, hatta genel olarak insanın maddi olan hiçbir şeye sahip olamayacağını, aksine, maddenin size sahip olacağını anlamaktan; gidip yüz bin liralık araba almak yerine kırk bin liralık araba alıp, zaten sadece araba için ayırdığınız paradan kalan altmış bin lirayı sofrasına ekmek koyamayan, kirasını ödeyemeyen birilerine dağıtacak matematik bilgisinden yoksun olabilir misiniz? Erol Köse ya da Hilal Cebeci yerine Greenpeace’in, Eduardo Galeano’nun, Dücane Cündioğlu’nun söylediklerini takip etmek sizi aptallaştırır mı? Bir Filistinli için, bir Somalili için, Bir Vanlı için ağlamak görme yetinizin yitimine mi sebep olur? Benim çalakalem ortaya serdiğim bu birkaç maddeyi insaniyetin mayası olamayacak kadar basit ve hafif görüp “hayır, bu aslında şöyledir” demek, bunun üzerinde düşünmek ömrünüzün ne kadarını eksiltir?

[Sonuç: Ne Yapmalıyım?]

Kafasını kaldıran, bir çamurun içinde olduğunu fark eden kişinin ne yapması gerektiğini bir başkasına sorması her zaman tatmin edici olmayabilir. Çünkü o bir başkasının/başkalarının doğruluğundan emin olmak, akabinde de işaret ettikleri yoldan sağa sola sapmamak gerek. Bu biraz da teslimiyet gerektirir ve açıkçası daha kestirme olmakla birlikte risklidir. Kendini değil de girdiğin yolu sorgulamana sebep olabilir. Nefse hâkimiyet gerektirir. Kendi başına (en azından bir süre için) dolaşmak daha evladır. Çünkü o dert zaten girmiştir damarına, bir şekilde seni yola sokacaktır. Ancak bu yolda ilerlemek ciddi biçimde sabır gerektirir, akşamdan sabaha olacak bir şey değildir. Yine de, Gregor Samsa kadar hızlı ve şaşırtıcı olmasa da sizi dönüştürmeye başlar. Bir de bakmışsınız ki trafik sıkışık diye kafayı yemek yerine bulutlara bakıp evreni düşlüyorsunuz!


Ne mutlu insan olması gerektiğinin farkına varanlara, o yola girenlere, başkaları için ağlayanlara ve başkaları için gülenlere; varlığının da adının da bir gün yok olacağını, bu dünyadan yalnızca iyiliğinin, sevgisinin karşılığını götürebileceğini anlayıp bavulunu o şekilde hazırlayanlara ne mutlu! Bu dünyadan göçüp gittiğinde arkasından “o çok iyi bir insandı” dedirtenlere ne mutlu! Allah hepimize onlardan olmayı, onların yolunu takip etmeyi, ve hepsinden öte, beşeriyetten uyanmayı nasip eylesin.
.

5 Kasım 2011

Kusursuz Cinayet


Ağustos güneşinin tepe noktasında asılı durduğu, sıkıntıdan ne yapacağımızı bilemediğimiz bir perşembe günüydü. Kuran kursundan kaçtığımız için mahalleye erkenden dönmeye cesaret edememiştik, şimdiyse kimse ortalıkta yoktu. Vedat ibnesi topu getirmek için eve gitti ama belli ki bir daha dışarı çıkmaya niyeti yok. Hava sıcak. Daha beteri, zaman durmuş. Allah'ım... zaman bu kadar mı durur? Yani bu durmak da değil, ortadan yok olmuş gibi bir hali var. Uzaktaki evlerden birinin radyosunda Müslüm Gürses sıcak havayla yarışırcasına boğazıma yapışıyor; "dost diye sarıldım bağrım kanadı, ıstırap aradım gönlüm ağladı, vurdu süründürdü felek tokadı, ömrüme verilen bu ceza niye". Oha lan... Bacaklarımdaki son derman kırıntıları da uçtu gitti. Bakkalın önüne çöküverdim, gözlerim kendiliğinden kapandı. Keşke şimdi otuz yaşında filan olsaydım. Cebimde bi' ton para olur, iki-üç tane portakallı calipso alırdım.


Akşama doğru yukarıdaki arsaya uğrayıp pazar tezgahlarından ev yapacağız. Hakkı piçi gelip yıkmazsa iyi, yıkarsa bu sefer ağzına sıçarım onun. Dört ay karate kursuna gitti, Van Damme kesildi başımıza. Orospu çocuğunda bir gram Allah korkusu yok. Gidip gelip nasıl bir adilik yapacağını düşünüyor. Sigara içince adam sanıyor kendisini. Aslında bütün derdi Seda'ya hava atmak biliyorum. Fakat anlamıyorum, gelip benim oyunumu bozunca, enseme tokat atınca bir kızın kendisinden hoşlanacağını mı düşünüyor? Çok belgesel seyrediyor bence.

Gözlerimi açmakta zorlanıyorum. Müslüm babanın sesi de gelmiyor artık. Sıcak ve zaman birleşmişler, sıcak zamanı eritip yok etmiş, geriye sadece sıcak kalmış. Boğazım kurumaya başladı. Anneme su için seslenecek kadar bile halim yok. Gözlerim kapanıyor. Keşke otuz yaşında olsaydım... Fruko, Pepsi, Meybuz...


*     *     *

Gözlerimi açıyorum. Daha doğrusu açmak zorunda kalıyorum. Eşim dürtüyor, işe geç kalıyormuşuz. Az evvel rüyamda James Caan'ı elimde tabancayla hipodromda kovalıyordum! O kadar saçma ki, böyle bir rüya görüp görmediğime emin olamıyorum. James Caan'ı neden vurayım ki? Hatırladığım kadarıyla epey de hırslıydım bu işi yapmak için. Allah'ım, zaman ne çabuk geçiyor. Az önce kafamı yastığa koyduğumda saat 1 bile olmamıştı. Şimdiyse saat 8 ve ben vücudumun tüm ısısını kopyalamış olan yorgandan ayrılmak istemiyorum. Dünya bugün ben çalışmadan dönemez mi sanki? Şu Araf'tan cennete geri dönmeme izin yok mudur? Lavaboya gidip yüzüme soğuk su çarparsam half-time gerçeklikten full-time gerçekliğe geçeceğim. Zamanın bu kadar çabuk geçmesi kanıma dokunuyor. Lavuğun biri de arabasında oturmuş son ses müzik dinliyor. Çift camlı pimapenlere rağmen kafamı şişirmeyi başarıyor. Her şeyi duyuyorum; "son pişmanlık neye yarar, her şeyin bedeli var, olmadı yar, son pişmanlık neye yarar, her şeyin bedeli var, buraya kadar" diyor Müslüm Gürses. Şimdi kalk, bir şeyler ye, işe git... Tam şu anda on yaşlarında filan olsaydım keşke. O zamanlar hayat daha masalsıydı sanki.


*     *     *

Ne zaman geçip gitti o yıllar anlamıyorum. Aradaki yıllar yani... Sanki birisi elinde tabancayla hipodroma kadar kovalamış onları. Sonra da hiçbir iz bırakmadan gebertmiş hepsini. Ve kayıplara karışmış elbette. Yıllar kayıp, katil kayıp, silah kayıp... Bir tarafta bakkalın önünde oturmuş salak bir çocuk, diğer tarafta kafası karışık, canı sıkkın bir adam. Allah'ım, sen misin bu maktülün katili?
.
 

©2009 Litost | by TNB