9 Aralık 2011

Kaçan Bir Gol Yüzünden Dostoyevski Olmak


Bir aralar durduk yerde garip şeyleri merak etmeye başlamıştım. Daha doğrusu her zaman garip şeyleri merak ederim de, o “bir aralar” bu merak duygusu her zamankinden daha yoğundu. “Tam şu anda dünya üzerinde kaç cinayet işleniyordur” gibisinden tutun “evleneceğim, fakat henüz tanımadığım kız şu an ne yapıyor acaba” türü uçukluklara kadar uzayan, geniş bir yelpaze söz konusuydu. Hepsi gelir geçer, bir an zihnime takılır giderdi ama bir tanesi var ki uzun süre diğerlerine baskın geldi. Diğerlerinden rol çaldı ve zihnimi daha fazla meşgul etmeyi başardı. Kendisini şöyle tarif edeyim: hani bazı futbol maçlarında bir futbolcu gol attıktan sonra tüm kameraların kendi üzerine doğrulmasını fırsat bilerek formasını çıkarır ve altına giydiği tişörte yazılmış mesajını gösterir. Veyahut bir bayrak, obje vesaire çıkarıp (artık vermek istediği mesaja en uygunu hangisiyse) eylemini gerçekleştirir. Aklıma takılan şey şu; acaba şimdiye değin kaç futbolcu önceden hazırladığı böyle bir eylemi/gösteriyi sırf gol atamadığı için gerçekleştiremedi? Kaç defa belki de eşi benzeri görülmemiş bir protesto anını dallama arkadaşının vermediği bir pas ya da rakip kalecinin olağandışı kurtarışı veya son vuruşta yaşanan şanssızlıktan dolayı tarih sayfasına yazmaktan geri kaldı? Şüphesiz -başta bir zamanlar birçok yerde kendime takma ad olarak aldığım efsane golcü Robbie Fowler olmak üzere- gol sonrası gösterileriyle tarihe geçmiş çok futbolcu var. Peki o şansı bulamayanlar? Ne para-pul, ne lojistik destek, ne taraftar talebi, ne de başka bir şey… Tek ihtiyaç bir “gol” iken, buna sahip olamayıp yok olan kaç gösterinin içinde müthiş yaratıcı fikirler vardı acaba?

Bir halk deyimi olan “içinde ukde kalmak” en çok da bu gibi durumlarda gösteriyordur acı yüzünü. Yalnızca futbolcularla sınırlı değil elbette bu durum. Hayatın her alanında buna benzer bir sürü örnek bulunabilir. Her şeyi hazırlamışsınızdır, her ayrıntıyı düşünmüşsünüzdür ama sizden ya da bir dış etkenden kaynaklanması gereken o son hamlenin gel(e)meyişi yüzünden tüm hazırlık yalan olup gidiverir. Yalnız ve güzel ülkemizin halkı buna da “evdeki hesap çarşıya uymaz” der mesela. Benim gibi kaderci bir felsefe belirlemişseniz kendinize, bu pek koymaz, ama eğer isyankârlığınızı tanrıya yöneltmekte beis görmüyorsanız neden sorularıyla baş başa geçirilecek uykusuz ve öfkeli geceler bir süre en yakın dostunuz olacaktır. Bakın nerden girdik konuya nereye geldik. İyi oldu ama geldiğimiz, azıcık duralım burada…

İnsanın en büyük yanılgılarından birisidir; kazanımları kendisine mal etmeye bayılır. Çok çalıştım oldu, çok istedim başardım, yıllarca hayalini kurdum gerçekleşti, azmettim aldım, sabrettim başardım… “Ben”e olan bu bitmez hayranlık ve tutku yüzünden “sen”, “o”, “biz” çayda eriyen şeker gibi yok olur göz önünden. Çok mu zor imece usulü yaşıyor olduğumuzu düşünmek? Üç maymunu bizzat yaşamak ama yine de bir şeye “inanmak” çok mu zor? Yahu kendimi tutuyorum ‘iftara doğru’ tarzı programlarda ulvi uyarılar vermeye çalışan ihtiyar amcalara benzememek için ama dayanılacak gibi değil bu iç baskı: Geberip gidip toprağa dönüşeceğiz sonunda! Hayata dair tek gerçek bu! Dostoyevski’yi ayıla bayıla okuyorum yıllardır, her defasında “böyle de yazılmaz be abicim” diyorum ama adam öleli asır geçmiş asır! O da ölmüş işte; insanın en gizli, en karanlık köşelerini ışığa tutulup kitlenmiş çulluk sürüleri gibi önümüze seren o inanılmaz deha bile ölmüş. Yetmediği gibi üzerinden uzun mu uzun yıllar geçmiş ve bugün ben varım! Bakın nereye bağlıyorum konuyu; bugün ben varım ama günün birinde üzerinde salakça otların yetişeceği, içinde pembe kırmızı solucanların oynaşacağı birkaç metreküp toprakla hemhal olacağım. Sebep ne? Yani Dostoyevski de ölüyor ben de ve aynı toprağın içine gömülüyoruz. Rahmetli Oğuz Atay da -sıkı bir Dostoyevski hayranıydı- benden farklı bir son yaşamadı. Şu detaya bakın, birinci tekil şahıs ve şimdiki zaman kipinde konuşuyor olmama rağmen ölmüşüm gibi anlatıyorum meramımı. Şimdiki zaman üzerinden değerlendirirseniz saçma gelecek ama bu yazıyı elli sene sonra (veya yetmiş diyelim garanti olsun) okuyan birisi “vay anasını” çekecektir içinden. Özür dilerim, konuyu bağlayamadım. (Bağlanacak gibi değil ki!)


Şöyle yapalım; bu paragraf son paragraf olsun ve son paragraf da bu paragraf olsun. Koynuna aldığı her mesaj için bir futbolcuya çok şahane asistler yapılsın. Herkesin bir gün evleneceği fakat şu anda tanımadığı kişi Portishead şarkıları dinlerken, bir gün evleneceği fakat şu anda tanımadığı kişinin Portishead ismini duyduğunda “o da ne” dercesine bön bön bakmayacak biri olması için dualar edip hayaller kursun. Dostoyevski rüyama girip beni tokat manyağı yapsın; konu versin, bir an önce yazmaya başlamazsam diye kallavi tehditler savursun (Türkçe konuşsun bir zahmet, Rusçam az denecek kadar yoktur). Raif Bey gibi, bir Maria Puder suretine takılıp kalmaktan Allah korusun. Çünkü fotoğraflar alır götürür beni; mekândan bağımsız, yerçekimsiz ve isimsiz yerlerde dolaşarak kaybedeceğim saatlerin acısını hissederek bir de neden o acıyı hissettiğimi sorgulamakla vakit kaybetmek istemem. Bitti mi? Bir tane daha: Aşk, hiç kavuşamamak demektir belki de… O yüzden “dahi anlamındaki -de-” her zaman ayrı yazılsın.
.

8 Aralık 2011

İçlik Giymeyen Adağmların İbret Alınası Öyküsü


[Okuyacağınız bu yazı, bir dramın öyküsüdür. Hatta bir değil, binlerce dramın öyküsü…]

Felunar gezegeninde iki tip canlı yaşar; ‘HAĞTUN’lar ve ‘ADAĞM’lar. Hağtunlar, fiziksel yapıları gereği adağmların cinsel aktivitelerini harekete geçirecek kimyasal reaksiyonların başlamasına vesile olurlar. Bu reaksiyonlar yüzünden zihni bulanan bir adağm, cinsel aktivitede bulunmaktan başka bir şey düşünemez olur. Lakin Felunar gezegeninde bir adağm’ın bir hağtunla pursılaması için (cinsel arzular içeren her tür aktivite için kullanılan bir tabirdir bu) çok büyük çabalar göstermesi gerekmektedir. Örneğin nazik, sadık, dürüst, esprili biriymiş numarası yapmak zorundadır. Ekseriyetle kaba saba bir cins olan adağmlarda bu gibi incelik gerektiren davranışları –az da olsa- kendiliğinden sergileyenler olmasına rağmen, çoğunluğun bunun için rol yapması gerekmektedir. İşin ilginç yanı, genellikle rol yapan adağmlar hağtunlarla birlikte olurken, saydığımız meziyetlere doğuştan sahip olan adağmların şansı çok düşük, umutları ise bir hayli yüksektir. Bu umut yüzünden içine düştükleri dramatik, iç parçalayıcı hallerin sayısız olduğunu belirtmeden geçmeyelim.

Şansları az, fakat umutları fazla olan adağm cinsinin hayallerini gerçekleştirebilmek uğruna uygulama cesareti gösterdiği çok riskli ve tehlikeli kimi hareketler vardır. Bunların en yoğun görüleni ve en risklisi, hiç şüphesiz ki içlik giymemektir.

Felunar’ın hiçbir şekilde dünyamıza benzemeyen, standart bir iklimi vardır. Yalnızca –bizim bildiğimiz anlamda- kış mevsimini yaşarlar Felunarlılar. Sürekli ve sert bir soğuğun hâkim olduğu bu gezegende, yaratıcının bir düşündüğü olsa gerek, hağtun ve adağmların derileri soğuğa karşı oldukça zayıftır. Bu zayıflıklarını nötralize etmek için çok sevmeseler de kalın giysiler giymek zorundadırlar. Hağtun cinsi adağmlara nazaran biraz daha dayanıklı olduğundan çok fazla şey giyinmezler. Lakin bir adağmın, ne giyerse giysin, donmamak için içlik diye tabir edilen özel bir elbiseyi dış elbisesinin altına giymesi gerekmektedir. Bunu yapmadığı ve gözüne kestirdiği hağtunu etkileyebilmek amacıyla çok fazla hareket ederek vücut ısısını arttırdığı için, soğuk havayla daha ilk karşılaşmasında iç organlarında ciddi hasarlar meydana gelir. Ne kadar yazıktır ki, hağtunların pursılamak için seçeceği adağmda ‘içlik olmaması şartı’ aradığı gibi tamamen yanlış bir inanca sahip olan dürüst adağmların birçoğu bu uğurda iç donması geçirip, hayatının kalan kısmının hatırı sayılır bir bölümünü hasta olarak yaşamış, sonunda da büyük acılar çekerek ölmüştür.


Bu adağmların en büyük yanlışı, düşürdüğü hağtuna (Felunar argosunda ‘düşürmek’, bir hağtunun cinsel aktivitede bulunmaya rıza göstermesini sağlamak anlamında kullanılıyor) içlikle göründüğü takdirde, hağtunun cinsel aktivitede bulunmasından vazgeçeceğine yönelik şaşmaz inançtır. Rol yapan adamlar bu konuda tecrübeli olduklarından, içliğin vazifesini yerine getiren özel giysilerle donanırlar. Gerçi onların bunu yapmalarının sebebi hağtunu düşürmek istemeleri değil, estetik olarak bir değer taşımayan içliği sevmemeleridir (zira bir hağtunu düşürmekle içlik giymek arasında bağlantı olmayacağını bilecek kadar kaşardırlar [Felunar argosunda ‘kaşar’, yaptığı işte çok tecrübeli olan kimse anlamına gelir]).

İşte bu yüzdendir ki, rol yapan adağmlar hem düşürdüğü hağtun ile pursılar, hem de sağlıklarını korurken; dürüst olan adağmlar sırf bir pursılama uğruna iç donması geçirerek hayatlarını büyük oranda karartırlar. Oldukları gibi yaşamak yerine arzularının peşine düşerek olmadıkları birine dönüşmeye çalışmanın cezasıdır belki de bu, kim bilir…

[Dünyalılar olarak tüm bu olan bitenden ders almamız dileklerimle…]
.

 

©2009 Litost | by TNB