Bir aralar durduk yerde garip şeyleri merak etmeye
başlamıştım. Daha doğrusu her zaman garip şeyleri merak ederim de, o “bir
aralar” bu merak duygusu her zamankinden daha yoğundu. “Tam şu anda dünya
üzerinde kaç cinayet işleniyordur” gibisinden tutun “evleneceğim, fakat henüz
tanımadığım kız şu an ne yapıyor acaba” türü uçukluklara kadar uzayan, geniş
bir yelpaze söz konusuydu. Hepsi gelir geçer, bir an zihnime takılır giderdi
ama bir tanesi var ki uzun süre diğerlerine baskın geldi. Diğerlerinden rol
çaldı ve zihnimi daha fazla meşgul etmeyi başardı. Kendisini şöyle tarif
edeyim: hani bazı futbol maçlarında bir futbolcu gol attıktan sonra tüm
kameraların kendi üzerine doğrulmasını fırsat bilerek formasını çıkarır ve
altına giydiği tişörte yazılmış mesajını gösterir. Veyahut bir bayrak, obje
vesaire çıkarıp (artık vermek istediği mesaja en uygunu hangisiyse) eylemini
gerçekleştirir. Aklıma takılan şey şu; acaba şimdiye değin kaç futbolcu önceden
hazırladığı böyle bir eylemi/gösteriyi sırf gol atamadığı için gerçekleştiremedi?
Kaç defa belki de eşi benzeri görülmemiş bir protesto anını dallama arkadaşının
vermediği bir pas ya da rakip kalecinin olağandışı kurtarışı veya son vuruşta
yaşanan şanssızlıktan dolayı tarih sayfasına yazmaktan geri kaldı? Şüphesiz
-başta bir zamanlar birçok yerde kendime takma ad olarak aldığım efsane golcü
Robbie Fowler olmak üzere- gol sonrası gösterileriyle tarihe geçmiş çok
futbolcu var. Peki o şansı bulamayanlar? Ne para-pul, ne lojistik destek, ne
taraftar talebi, ne de başka bir şey… Tek ihtiyaç bir “gol” iken, buna sahip
olamayıp yok olan kaç gösterinin içinde müthiş yaratıcı fikirler vardı acaba?
Bir halk deyimi olan “içinde ukde kalmak” en çok da bu gibi
durumlarda gösteriyordur acı yüzünü. Yalnızca futbolcularla sınırlı değil
elbette bu durum. Hayatın her alanında buna benzer bir sürü örnek bulunabilir.
Her şeyi hazırlamışsınızdır, her ayrıntıyı düşünmüşsünüzdür ama sizden ya da
bir dış etkenden kaynaklanması gereken o son hamlenin gel(e)meyişi yüzünden tüm
hazırlık yalan olup gidiverir. Yalnız ve güzel ülkemizin halkı buna da “evdeki
hesap çarşıya uymaz” der mesela. Benim gibi kaderci bir felsefe belirlemişseniz
kendinize, bu pek koymaz, ama eğer isyankârlığınızı tanrıya yöneltmekte beis
görmüyorsanız “neden” sorularıyla baş başa geçirilecek uykusuz ve öfkeli
geceler bir süre en yakın dostunuz olacaktır. Bakın nerden girdik konuya nereye
geldik. İyi oldu ama geldiğimiz, azıcık duralım burada…
İnsanın en büyük yanılgılarından birisidir; kazanımları
kendisine mal etmeye bayılır. Çok çalıştım oldu, çok istedim başardım, yıllarca
hayalini kurdum gerçekleşti, azmettim aldım, sabrettim başardım… “Ben”e olan bu
bitmez hayranlık ve tutku yüzünden “sen”, “o”, “biz” çayda eriyen şeker gibi
yok olur göz önünden. Çok mu zor imece usulü yaşıyor olduğumuzu düşünmek? Üç
maymunu bizzat yaşamak ama yine de bir şeye “inanmak” çok mu zor? Yahu kendimi
tutuyorum ‘iftara doğru’ tarzı programlarda ulvi uyarılar vermeye çalışan
ihtiyar amcalara benzememek için ama dayanılacak gibi değil bu iç baskı: Geberip
gidip toprağa dönüşeceğiz sonunda! Hayata dair tek gerçek bu! Dostoyevski’yi
ayıla bayıla okuyorum yıllardır, her defasında “böyle de yazılmaz be abicim”
diyorum ama adam öleli asır geçmiş asır! O da ölmüş işte; insanın en
gizli, en karanlık köşelerini ışığa tutulup kitlenmiş çulluk sürüleri gibi
önümüze seren o inanılmaz deha bile ölmüş. Yetmediği gibi üzerinden uzun mu
uzun yıllar geçmiş ve bugün ben varım! Bakın nereye bağlıyorum konuyu; bugün
ben varım ama günün birinde üzerinde salakça otların yetişeceği, içinde pembe
kırmızı solucanların oynaşacağı birkaç metreküp toprakla hemhal olacağım. Sebep
ne? Yani Dostoyevski de ölüyor ben de ve aynı toprağın içine gömülüyoruz. Rahmetli
Oğuz Atay da -sıkı bir Dostoyevski hayranıydı- benden farklı bir son yaşamadı.
Şu detaya bakın, birinci tekil şahıs ve şimdiki zaman kipinde konuşuyor olmama
rağmen ölmüşüm gibi anlatıyorum meramımı. Şimdiki zaman üzerinden
değerlendirirseniz saçma gelecek ama bu yazıyı elli sene sonra (veya yetmiş
diyelim garanti olsun) okuyan birisi “vay anasını” çekecektir içinden. Özür
dilerim, konuyu bağlayamadım. (Bağlanacak gibi değil ki!)
Şöyle yapalım; bu paragraf son paragraf olsun ve son
paragraf da bu paragraf olsun. Koynuna aldığı her mesaj için bir futbolcuya çok
şahane asistler yapılsın. Herkesin bir gün evleneceği fakat şu anda tanımadığı
kişi Portishead şarkıları dinlerken, bir gün evleneceği fakat şu anda
tanımadığı kişinin Portishead ismini duyduğunda “o da ne” dercesine bön bön
bakmayacak biri olması için dualar edip hayaller kursun. Dostoyevski rüyama
girip beni tokat manyağı yapsın; konu versin, bir an önce yazmaya başlamazsam
diye kallavi tehditler savursun (Türkçe konuşsun bir zahmet, Rusçam az denecek
kadar yoktur). Raif Bey gibi, bir Maria Puder suretine takılıp kalmaktan Allah
korusun. Çünkü fotoğraflar alır götürür beni; mekândan bağımsız, yerçekimsiz ve
isimsiz yerlerde dolaşarak kaybedeceğim saatlerin acısını hissederek bir de
neden o acıyı hissettiğimi sorgulamakla vakit kaybetmek istemem. Bitti mi? Bir
tane daha: Aşk, hiç kavuşamamak demektir belki de… O yüzden “dahi anlamındaki
-de-” her zaman ayrı yazılsın.
.

