5 Eylül 2014

Kabul Edelim, İyi Sıkıldık


   Sıkılan sıkılana. Bazıları Yeni Türkiye’den, bazıları da Yeni Türkiye’den sıkılanlardan sıkılmış. Tabii, bu insanların kimi Ak Parti’nin İl Gençlik Kolları Siyasi ve Hukuki İşler (belki daha da fazlasının) başkanı, kimi aynı partiye yakın medyada bir köşe yazarı. Aslında ben de öyleyim ama ondan farklı olarak beni yaklaşık 7 (yazıyla yedi) kişi okuyor. Yine de bu sıkılma tartışmalarının arasına dalacağım. Hem de bir sürü kişinin sözcüsü gibi. (Bu “bir sürü kişi” ifadesi burada bir dursun)

   İktidarla organik veya dolaylı bağı olan herhangi bir kişiyi/kurumu/organizmayı/maddeyi eleştirdiğimizde ülkenin birliğini yıkmaya teşebbüs ettiğimiz düşünüldüğünden, o meşhur ve üzücü açıklamayı yaparak konuya girmek gerek. “Biz” dediğimizde, "en az" son iki seçimde Erdoğan’ı ve hareketini destekleyen, şimdi bir seçim olsa çizgisini yine bozmayacak ama hareketteki bazı sıkıntıların altını çizmeye devam eden insanları kast ediyor olacağız.

   Bu insanlar olarak, iktidarla ilişkisi olan odakların sürekli şikâyet etmesinden ve bu ilişkileri sayesinde sahip oldukları konuma nedense hiç atıfta bulunmamalarından sıkıldık. Onlara göre mütemadiyen mağdurlar ve küme dışı tüm fraksiyonel unsurlar hayatlarını bu insanlarla uğraşmaya adamış. İş, aynı cenah içindeki kişilerin eleştirilerine gelince daha da garipleşiyor. Adeta ihanete uğramış gibi hissediyorlar. 

  Geçiş döneminde birçok eylemin/tavrın mübah görülmesinden de sıkıldık. Bu geçiş döneminin bir türlü bitmemesinden, ne hikmetse zayıflıklar söz konusu olduğunda sosyolojiye sığınma girişimlerinden de. 

   Her anda, her şartta İslami ölçülerden uzaklaşmamak gerektiğini hatırlattığımızda, “sen Peygamber misin” cevabını almaktan sıkıldık. Bu bakış açısına göre Ak Parti görevlisi gençler gecelerini gündüzlerine katıp afiş yapıştırırken, onları eleştirme hakkı elde etmemiz imkânsıza yakın. Belki Filistin’de, Arakan’da gazi olup gelirsek bir şansımız olabilir. Tabii bu arkadaşlara siyasal İslam mücadelesiyle Cihad arasında “sanki biraz fark” olabileceğini anlatabilmek de kolay değil.

  Ak Parti’yi destekleyip de eleştiri getirenlerin, eş zamanlı olarak “ocak dışına” atılmasından sıkıldık. “Küffara karşı birlik olunmalı, çatlak ses olmamalı” deyip Efkan Ala, Egemen Bağış, Mehmet Metiner, Melih Gökçek gibi gaf olimpiyatlarının kadim atletlerine laf söyletmemelerinden, daha da önemlisi benzerini muhalefet yaptığında dünyayı ayağa kaldırıp, kendi içlerindekilere ilişkin en ufak bir uyarıda bulunmamalarından sıkıldık. 

   İnsanların annesine, sülalesine, tüm değerlerine küfreden ve “Aktroll” olarak tanımlanan ergenlere “içeriden” herhangi bir tepki geliştirilmemesinden, aksine onları baş tacı ederek neredeyse birer İslam mücahidi olarak gösterme gayretinden sıkıldık. Onları eleştirdiğimizde “sen de Peygamber misin başımıza” denmesinden… Ha, bunu söylemiştim. Siz bin kere deseniz de, biz daha fazla zikretmeyelim.

  “Sınıf atlamak sonradan görmeliği beraberinde getiriyor maalesef” denilerek muhafazakâr kesim içindeki bu rezaleti meşrulaştırma girişimlerinden de sıkıldık. Ayrıca “geçiş dönemindeki sosyolojik olgular dikkate alınarak; düşülecek küfür, yapılacak israf, yenecek haramların önemi olmadığına” dair ayeti şiddetle merak ediyoruz. Şayet ilgili ayet yoksa, İslami bir dava iddiasındaki kitle ve sözcülerinin hangi akla hizmet, insan yapısı sosyal bilimlere yaslanıp “üç kuşak daha bekleyelim, o zaman bakarız” kafasına girebildiğini duymak için sabırsızlanıyoruz. ("İnsan yapısı sosyal bilim" ifadesine takılanlara sosyolojiyle resmi bir ilişkimiz olduğunu ve bu dalı küçümsemediğimizi hatırlatalım.)

   Müslümanın şartlar oluştuğunda helal dairesinin etrafında tavaf edebilmesinin, “Türk işi Makyavelizm”e davetiye çıkardığını anlatmaktan bıktık. Ancak bunun hiçbir şekilde anlaşılamamasından ve anlamazlıktan gelinmesinden daha bir sıkıldık, örselendik.

    Bir bölüm alıntılayalım:

   “Bu kuşak 30 Mart ve 10 Ağustos’ta kararını verdi. Oldukça zeki olmanıza rağmen verilen bu cevabı ve yeni kuşağın enerjisini göremiyorsunuz. Titreyin ve kendinize gelin artık.”

  Bahsi geçen kararı veren unsur olmayı tekeline almanızdan, duvara Ak Parti afişi yapıştırmayıp “Halkın adamııııığğ, Hakk’ın aaaşııığııı” eşliğinde tempo tutmayan herkesi mücadelenin dışında saymanızdan sıkıldık.

 “Oldukça zeki olmanıza rağmen” ifadesiyle birlikte, aslında konunun bizimle ilgili olmadığını anladık ve saygı duyduk. Ancak yine de yeni kuşağın enerjisini nereye harcadığının bilinmiyor oluşuna dair yapılan ön kabulü pek tutmadık. Hilmi bunu beğenmedi.  

**

   Biz… Kimiz biz, değil mi? Üç kişi falanız. Sanırım. Diğerlerinin de bu yazıdan haberi yok. Ak Parti’ye oy vermeyip eleştiren ve oy verip eleştirmeyenleri toplayıp Türkiye nüfusundan çıkarınca geriye bu kadar kalıyoruz. Muhtemelen büyümeyeceğiz. Dolayısıyla rahat olun. Siz büyümeye, alta Mercedesleri çekmeye (ama önce At Pazarı, Üsküdar, Kordon ve Türkiye’nin diğer muhtelif bölgelerinde dünyayı kurtarmaya), Türkiye’de İslami mücadelenin yegâne neferleri olarak kendinizi görmeye devam edebilirsiniz. Zaten çatlak sesleri itinayla ayıkladığınız için “iç muhalefet” gibi bir kavram da hiçbir zaman oluşamadı ve oluşamayacak. Her şey tıkırında. 

   "Tatava yapma, çözüm üret" denmiş. Çözüm o kadar basit ki... Bir eylemde bulunmanın arefesine geldiğinde bir soru sor kendine: "Allah bundan razı mı?" Sonra cevap ver. Bu kadar.

   Yeni Türkiye’nin eski kafaları olarak, Allah’ın büyüklüğünü ve iradesinin zaman-mekan-sosyolojiden bağımsız işlediğini hatırlatır, yeni ambalajlarınızla raflardaki yerinize iyi bakmanızı salık veririz. Senin partine yine oy veririz. Biz titreriz, Allah’ın izniyle kendimize de geliriz. Gayrısını yerinde sabit olanlar, ehl-i zamk düşünsün.

[Gerçek Hayat'tan]

28 Ağustos 2014

Paramparça Grenouille, Paramparça Partizan

  “Her kim Muhammed’e tapıyorsa, bilsin ki Muhammed ölmüştür. Her kim Allah’a tapıyorsa bilsin ki Allah ölümsüzdür ve ebedidir. Her nefis ölümün tadını tadacaktır. Muhammed de bir insan olarak ölmüştür. Bunu bilelim ve sakin olalım.” Hz. Ebubekir

  Patrick Süskind’in Das Parfum’ündeki ana karakter  Jean-Baptiste Grenouille’nin macerası, bir genç kadını öldürüp onun kokusunu “bitirmesiyle” başlar ve kendini diğer insanlara parçalatmasıyla biter. Grenouille’yi kaçınılmaz sona götüren, biricik motivasyonu olan tutkudur. Tutkusunu gayrı bir idealle bütünleştirmemiş ve bir hayat felsefesi oluşturmamıştır. Dahası, kendi kimliğini insanlarla paylaşırken duygulanış biçimi üzerinden bir tanım geliştirmiştir. Fazlasına ihtiyaç duymak aklına bile gelmemiştir. Bu bir seçimdir.


**


  Toplumlar kimliklerini oluşturan unsurları kendileri seçer. Otoritenin dayattığı formu kabullenmek de, ona başkaldırmak da toplumu oluşturan bireylerin inisiyatifindedir. Ya öngörülü olmazsa kaybedeceğini bilen ve bu sebeple birkaç hamle sonrasını düşünen satranç oyuncusu gibi, ya da hayatı birim zamandaki haliyle kabul edip, sadece o anki hamleye odaklanan rakibi gibi davranır.

  Ak Parti’yi destekleyen kitle, -istisnalarıyla birlikte- maalesef ardıl süreci dikkate almadan hareket etmekte. Halihazırda destekledikleri hareket iktidar olmasına rağmen, muhalefete muhalefet olmakla haddinden fazla zaman kaybetmekte. Üstüne üstlük Ak Parti hareketinin iç dinamiklerindeki çatlakları onarmayı gündemine almamakta. Kimileri bunu istese de yapamayacaklarını, koyun oldukları için otoritenin üstüne söz söylemeyeceklerini, zaten bu yönde bir entelektüel donanıma da sahip olmadıklarını iddia ediyor. Bu iddianın muhalefetin fanatik kanadından gelen bir palavra olması, ortada bir sorun olmadığı anlamına gelmiyor.






  İslamcılar, yakın zamana kadar Cumhuriyet tarihinin önemli bir bölümünde yaşam tarzına müdahale edilen, hatta bu müdahaleleri kalıcı kılmak adına oluşturulan yasalarla temel hakları kısıtlanan hayali bir kitleydi. İnandıkları kitapta geçen “şeriat” kavramını rejim yasaklamıştı ve kitleyi hayali kılan da bu yasağın gerekliliğine kendilerini inandırmalarıydı. Hala etkileri süren psiklojik yıkım, onları sık sık “Müslümanım ama şeriatçı değilim” veya “Biz de İslam Devleti kuralım demiyoruz” gibi garip cümleler kurmaya itti. Bugünkü tehlikeyi oluşturan etkenlerden biri de, işte bu aşağılık kompleksi ve sindirilmişlik psikolojisi. Bu da bir seçim. Eski rejimi suçlamak isabetsiz ve anlamsız.

  Kılıçdaroğlu’nun CHP lideri olmasıyla başlayan ve Ekmeleddin İhsanoğlu faciasıyla resmileşen “muhalefet yumuşama”sının, Erdoğan’ın bir başarısı olduğu doğru. Özellikle Baykal döneminin “Kemalist ilkeler üzerinden muhalefet” stratejisi tamamen çökmüş vaziyette. Ancak bu vaziyeti oluşturmak için verilen ödün hiç de kabullenilebilir değil. 

   Artık başörtüsüyle TBMM’ye, üniversitelere ve diğer kamu kurumlarına girilebiliyor. İslami hareket adımlarını daha açıktan atabiliyor. Ancak kitlenin dindarlık anlayışı da yumuşamış gözüküyor. Bunu söyleyebilmek kolay değil. En ufak bir eleştiride “imanölçer”likle suçlanıyorsunuz. 


**


  Ak Parti’nin sosyal medyada görev verdiği gençler bir “Erdoğan Manifestosu” paylaştı. Sekiz maddesinden ikisi şöyle:

  -Ak Parti, kulislerin değil kural ve kurulların partisidir. Erdoğan’ın iradesi ve ilgili kurulların takdiri tüm kişisel söylemlerin ve hesapların üzerindedir.

  -Partinin genel başkanları değişebilir ancak bu hareketin lideri Recep Tayyip Erdoğan’dır.

  Bu maddelerin kimin tarafından yazıldığını bilmiyoruz. Sanki resmi nitelikleri varmış gibi muamele yapmak haksızlık olabilir. Ancak söz konusu bakış açısının özellikle Ak Partili gençlere sirayet ettiğini kimse yadsıyamaz. Maddelerdeki “Erdoğan” vurgularının tamamı bize Atatürk için kullanılan söylemleri hatırlatıyor. Birçok kişi, sırf muhalefet Erdoğan’a “diktatör” dediği için mevcut tehlikeyi dillendiremiyor. Yani; Erdoğan sonrası Ak Parti...

  Erdoğan’ın “tek adam”lığını öne çıkarma çabası, şimdiye kadar parti parti dolaşan tabanın şartlar oluştuğunda başka rüzgarlara kapılabileceği anlamına geliyor. Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olmasıyla parti üstündeki etkisinin azalmayacağı, Başkanlık sistemi için atılacak adımlar, vs. şimdilik esaslı dayanaklardan yoksun.


**


  Şimdi başa dönelim. Sadece “tutku”sunun peşinden giden Grenouille’nin sonu ve yumuşayan muhalefeti keyifle izleyen kitlenin kendi halini yanyana getirelim. Düşünelim ve “sakin olalım.”

22 Ağustos 2014

Boykot hareketlerine dair

  Charles Boycott, 1880 senesinde cereyan eden İrlanda Toprak Savaşı sırasında Lord Erne’nin toprak kiralarını toplayan bir vekildi. Lord Erne, o yıl kötü hava şartları nedeniyle hasat yapamayan köylüye %10’luk bir indirim yapmıştı. Ancak köylüler bunun yeterli olmadığını söyleyerek %25’lik bir indirim talep ettiler. Lord Erne bu teklifi kabul etmedi. Bunun üzerine Charles Boycott paraları kuruşu kuruşuna topladı ve 11 kişinin sözleşmesini tek taraflı olarak feshedip topraklarını ellerinden aldı. Bu olayın ardından dönemin toprak reformu savunucularından Charles Stewart Parnell, uğradıkları haksızlığa karşı halka bu insanlarla iletişimi kesmelerini ve onları toplumdan izole edecek biçimde yok saymalarını önerdi. Parnell’ın önerisi anında benimsenince önce Boycott’un tüm işçileri işi bıraktı, ardından tüccarlar onunla ticareti kesti, postacılar kendisine mektup götürmedi. Halkın organize ve sürekli tepkisi sayesinde sosyal hayatın dışına itilen Boycott, sonunda İngiltere’ye kaçmak zorunda kaldı. Böylece köyüler de direnişlerinin karşılığında istedikleri indirimi aldılar.

  İrlanda’da vuku bulan bu olay, dünyanın geri kalanındaki halklara müthiş bir ilham verdi. Siyasi, askeri, kültürel ya da ekonomik güce sahip olamadığı için dişlerini sıkarak güçlüye boyun eğmek zorunda kalan topluluklar yepyeni bir umuda sahip oldular ve buna hemen her dilde “boykot” dediler. “Hedeflenen şahsı ya da kurumu dayatmasından, zulmünden, despotluğundan vazgeçirmeye dayalı eylemler bütünü” olarak tanımlayabileceğimiz boykot sayesinde bugüne dek oldukça önemli başarılar elde edildi. Halkın örgütlülüğüne dayandığından kırılması zor bir eylem olduğu için de uzun yıllar etkisinden bir şey kaybetmedi.

  Günümüzde de sıkça boykot çağrıları yapılıyor. Birçok kesim üstesinden gelmeye gücünün yetmediği sorunları çözmek için önemli bir silah olarak gördüğü boykota sarılıyor. Ne var ki Türkiye’deki boykot hareketleri genellikle disiplinden ve kararlılıktan yoksun olduğu için uzun zamandır kurusıkı birer slogan olmanın ötesine geçemiyor. Neyin boykot edileceğinin etraflıca araştırılmaması, boykotu organize edenlerin kendi ideolojik söylemlerini fazlasıyla öne çıkarmaları ya da boykotun gerçekçiliğine gölge düşürecek kadar uç eylemlerin teklif edilmesi gibi sebepler yüzünden birçok girişim sonuçsuz kalıyor.

  Bahsini ettiğim bu sebeplerden dolayı, toplumun belli bir kesiminde “boykotun işe yaramayan, gereksiz bir girişim olduğu” inancı doğdu. Bu kesim, tabana yayılması gereken her boykot hareketinin bir numaralı ihtiyacı olan moral desteğini köreltmekten başka bir iş yapmadı. “Canım ben kola içmeyince İsrail mi batacak”, “Abi bırakın ya üç beş kişi iPhone almazsa Amerika diz mi çökecek” gibisinden ucuz söylemlerle yayılan bu kötümserlik, boykot hareketlerinin amatörlüğünün de yardımıyla toplumda etkili bir boykot kültürü oluşmasına engel oldu.


  Hâlbuki mesele hiç de onların zannettiği gibi değil. Eğer biraz eli yüzü düzgün bir boykot hareketinin planlayıcıları ya da destekçileri arasında olsaydılar, o “kola içmeme kararı alan iki kişinin” bile bir etkisi olduğunu, sadece imaj çalışmaları için yüz milyonlarca dolar harcayan firmaların boykotçularla derhal iletişime geçerek kendilerini savunmak zorunda kaldıklarını bilirlerdi. İsrail’in son katliamlarının ardından başlayan (ve ne yazık ki bir kısmı yine amatörce olan) boykot hareketlerinin ardından dünya devi birçok marka aslında İsrail’le bir bağlantıları olmadığını açıklama derdine düştüler. Daha başlangıç aşamasında olan, topluma henüz çok kısıtlı biçimde nüfuz edebilmiş bir boykot bile bunu sağlayabiliyorsa, İrlandalılarınki gibi bir hareketin neleri başarabileceğini varın siz düşünün.

  İçinde yaşadığımız dünya düzeni, boykotun “sadece belli zamanlarda gündeme gelen bir eylem” bağlamından kurtarılarak bir tavır, ideolojik ya da kültürel bir duruş haline getirilmesini mecbur kılıyor. Belki bu sayede bireyi ölesiye yüceltmek suretiyle sosyal hareketleri nefessiz bırakan mekanizmaya kafa tutacak bir güce bile erişilebilir. Bunun için sokaklara dökülmenize, kapı kapı dolaşmanıza gerek yok. Pizzayı “oradan” değil de “diğerlerinden” sipariş etmeniz, “o marka” deterjan yerine “şu marka” deterjan kullanmanız ve -eğer mümkünse- bu tavrınızın altında yatan sebebi Boycott muadillerine belli etmeniz yeterli. İrlandalılar 134 yıl önce böyle kazanmıştı. Aynısının bugün de yapılamaması için hiçbir neden göremiyorum.
.

14 Ağustos 2014

Allah’ın yarattığı bir kuluz işte

  Çoğu zaman gündem müsaade etmese de insana dair yazmayı seviyorum. Hemen her şeyden; ideolojiden, dinden, kültürden, ırktan, sosyal statüden bağımsız olarak sade insanı, sadece insanı yazmak istiyorum. Çünkü bu varoluşuma dair bana bazı fikirler sunduğu gibi zihnimi de diri tutuyor.

  Ortak bir zaafımız var; hepimiz hafızamızı belli aralıklarla sıfırlıyoruz. Bize şaşkınlık veren bir olay, aynı zamanda tecrübeli de kılmıyor. Bir yıl önce “Üç günlük bebeğini çöp konteynırına bırakıp kaçan anne” haberi okuduğumuzda şok geçirmişken, bir yıl sonra benzer bir haber duyduğumuzda “insan böyledir, her şeyi yapar” demeden bir daha şok geçiriyoruz. Gerçi psikoloji bilimi buna şık açıklamalar getiriyor. İşte efendim alt benlik şunu yapıyor da beynin filanca kısmı buna tepki olarak bilmem ne salgılıyor, sonra rüyalarda açığa çıkan bastırılmış dürtülerin ergenlikte meydana getirdiği ruhsal dönüşümler kırmızı ışıkta durmayınca trafik polisi gördüğümüz zaman gözbebeklerimiz büyüyor, tükürük bezleri kuruyor... Freud bunu ortaya koymuş, Jung pişirmiş, Gestalt yemiş, Turgay da hani bana hani bana demiş!

  Bilimin her şeye bir cevabı var. Akıl ver desen, o yok işte. Seni derecelendirir, ölçer, biçer, iyileştirir, bozar, sınıflandırır, ilgi duyar, dışlar, bağrına basar ama akıl vermez. Aklı veren tecrübedir, insani olana şaşırmamaktır, hazır olmaktır, bilmektir, bileni dinlemektir, düşüp dizini parçalamak, kalkıp topallamaktır.

  Öyle sanıyorum ki bir insana hayatı boyunca en çok zarar veren şey, konuşulması gereken yerde susmak, susulması gereken yerde konuşmaktır. “Dilim kopaydı da öyle demeyeydim” ile “Canımı versem de o güne dönüp içimdekileri söylesem” arasında hiçbir fark yoktur. Kişi bunun ayarını bulamaz, kuralını koyamazsa, kafasını kafasından daha sert cisimlere çok vurur. En geç yirmili yaşlarının sonuna doğru bu olgunluğu yakalayamamış birisi için hayat çok eğlenceli olabilir. Sürekli yeni bir şey keşfettiğini zannederek kendisini mutlu hisseder çünkü.

  Ortaokulda okurken, yirmi sene oluyor yani, Barış adında bir arkadaşım vardı. Barış, sınıfımıza sonradan gelen Nihal'e âşık olmuştu. “Şöyle seviyorum, böyle kafayı yiyorum” diye kafamı şişirip duruyordu. Şimdi siz benim o çok klişe kalıbı kullandığımı ve “Abi seviyorsan git konuş bence” dediğimi zannedeceksiniz. Öyle demedim. Çünkü Nihal’den ben de hoşlanıyordum! Lakin on üç yaşındaydım ve kelimenin en düz anlamıyla maldım. O kadar maldım ki özetini çıkarmak için kırtasiyeye gidip aldığım kitap Şekspir'in Koryolanus Faciası olduğundan edebiyat aşkım beş yıl kadar erteleniyordu. O kadar maldım ki sıranın üzerine sabahçı olan liseli abilerin yazdığı ve beş-altı sene sonra hayranı olacağım “Iron Maiden”ı şeytani bir çizgi roman kahramanı sanıyordum. Ve o kadar maldım ki Nihal'den benim de hoşlandığım açığa çıkmasın diye Barış'ın dert ortağı oluyor, sanki onun acısını paylaşıyormuşum gibi kendi derdimle dertleniyordum! Nihal öyle kendi halinde, her şeyden habersiz takılırken, ben ön dişleri tavşan gibi olan Barış'la birlikte teneffüslerde İbrahim Tatlıses patlatıyordum: “Hep yoksul perişan olabilirim, acılar içinde kalabilirim, sürüne sürüne ölebilirim, Allah’ın yarattığı bir kulum işte”.

  Şimdi bunu niye anlattım ben, konumuzla ne ilgisi var? Aslında çok ilgisi var. Yaptığım girişin üstüne anlattığım şu kısacık hikâyeden birçok ders çıkarılabilir. Fakat ne gereği var? Zaten birkaç saat geçmeden unutacaksınız. Bense beni ben yapan şeyleri unutmadığım için benliğime anlam yükleyip kendime dair gururlandığım tek şeye sarılmaya devam edeceğim. Ve aynen şu şekilde, yüksek sesle, gerine gerine, zevkle ahkâm keseceğim: İnsan kardeşlerim! Zeytinburnu’ndan 93T’ye binip yola çıktığınızda Taksim'e varacağınızı biliyorsunuz. Yolunuz Çapa’dan, Fındıkzade’den, Unkapanı’ndan Şişhane’den geçecek; şaşırmayacaksınız. Çünkü 93T zaten o güzergâhı kullanır. Bunu bildiğiniz için “Aaa Şehremini! Yuh, Saraçhane'den geçiyoruz!” diye şoka girmezsiniz. İnsanın dünya yolculuğu da böyle bir güzergâhın belli aralıklarla gidip gelinmesinden başka bir şey değil işte. O yüzden hiçbir şey kolay kolay şaşırtmasın sizi. Durakları ezberleyin ve bir başka Nihal’i bir başka zaman gördüğünüzde acılar içinde ölmeyin; yanına gidip bir “Merhaba” deyin!
.
 

©2009 Litost | by TNB