28 Ağustos 2014

Paramparça Grenouille, Paramparça Partizan

  “Her kim Muhammed’e tapıyorsa, bilsin ki Muhammed ölmüştür. Her kim Allah’a tapıyorsa bilsin ki Allah ölümsüzdür ve ebedidir. Her nefis ölümün tadını tadacaktır. Muhammed de bir insan olarak ölmüştür. Bunu bilelim ve sakin olalım.” Hz. Ebubekir

  Patrick Süskind’in Das Parfum’ündeki ana karakter  Jean-Baptiste Grenouille’nin macerası, bir genç kadını öldürüp onun kokusunu “bitirmesiyle” başlar ve kendini diğer insanlara parçalatmasıyla biter. Grenouille’yi kaçınılmaz sona götüren, biricik motivasyonu olan tutkudur. Tutkusunu gayrı bir idealle bütünleştirmemiş ve bir hayat felsefesi oluşturmamıştır. Dahası, kendi kimliğini insanlarla paylaşırken duygulanış biçimi üzerinden bir tanım geliştirmiştir. Fazlasına ihtiyaç duymak aklına bile gelmemiştir. Bu bir seçimdir.


**


  Toplumlar kimliklerini oluşturan unsurları kendileri seçer. Otoritenin dayattığı formu kabullenmek de, ona başkaldırmak da toplumu oluşturan bireylerin inisiyatifindedir. Ya öngörülü olmazsa kaybedeceğini bilen ve bu sebeple birkaç hamle sonrasını düşünen satranç oyuncusu gibi, ya da hayatı birim zamandaki haliyle kabul edip, sadece o anki hamleye odaklanan rakibi gibi davranır.

  Ak Parti’yi destekleyen kitle, -istisnalarıyla birlikte- maalesef ardıl süreci dikkate almadan hareket ediyor. Halihazırda destekledikleri hareket iktidar olmasına rağmen, muhalefete muhalefet olmakla haddinden fazla zaman kaybediyor. Üstüne üstlük Ak Parti hareketinin iç dinamiklerindeki çatlakları onarmayı gündeme almamakta ısrarcılar. Kimileri bunu istese de yapamayacaklarını, koyun oldukları için otoritenin üstüne söz söylemeyeceklerini, zaten bu yönde bir entelektüel donanıma da sahip olmadıklarını iddia ediyor. Bu iddianın muhalefetin fanatik kanadından gelen bir palavra olması, ortada bir sorun olmadığı anlamına gelmiyor.






  İslamcılar, yakın zamana kadar Cumhuriyet tarihinin önemli bir bölümünde yaşam tarzına müdahale edilen, hatta bu müdahaleleri kalıcı kılmak adına oluşturulan yasalarla temel hakları kısıtlanan hayali bir kitleydi. İnandıkları kitapta geçen “şeriat” kavramını rejim yasaklamıştı ve kitleyi hayali kılan da bu yasağın gerekliliğine kendilerini inandırmalarıydı. Hala etkileri süren psiklojik yıkım, onları sık sık “Müslümanım ama şeriatçı değilim” veya “Biz de İslam Devleti kuralım demiyoruz” gibi garip cümleler kurmaya itti. Bugünkü tehlikeyi oluşturan etkenlerden biri de, işte bu aşağılık kompleksi ve sindirilmişlik psikolojisi. Bu da bir seçim. Eski rejimi suçlamak isabetsiz ve anlamsız.

  Kılıçdaroğlu’nun CHP lideri olmasıyla başlayan ve Ekmeleddin İhsanoğlu faciasıyla resmileşen “muhalefet yumuşama”sının, Erdoğan’ın bir başarısı olduğu doğru. Özellikle Baykal döneminin “Kemalist ilkeler üzerinden muhalefet” stratejisi tamamen çökmüş vaziyette. Ancak bu vaziyeti oluşturmak için verilen ödün hiç de kabullenilebilir değil. 

   Artık başörtüsüyle TBMM’ye, üniversitelere ve diğer kamu kurumlarına girilebiliyor. İslami hareket adımlarını daha açıktan atabiliyor. Ancak kitlenin dindarlık anlayışı da yumuşamış gözüküyor. Bunu söyleyebilmek kolay değil. En ufak bir eleştiride “imanölçer”likle suçlanıyorsunuz. 


**


  Ak Parti’nin sosyal medyada görev verdiği gençler bir “Erdoğan Manifestosu” paylaştı. Sekiz maddesinden ikisi şöyle:

  -Ak Parti, kulislerin değil kural ve kurulların partisidir. Erdoğan’ın iradesi ve ilgili kurulların takdiri tüm kişisel söylemlerin ve hesapların üzerindedir.

  -Partinin genel başkanları değişebilir ancak bu hareketin lideri Recep Tayyip Erdoğan’dır.

  Bu maddelerin kimin tarafından yazıldığını bilmiyoruz. Sanki resmi nitelikleri varmış gibi muamele yapmak haksızlık olabilir. Ancak söz konusu bakış açısının özellikle Ak Partili gençlere sirayet ettiğini kimse yadsıyamaz. Maddelerdeki “Erdoğan” vurgularının tamamı bize Atatürk için kullanılan söylemleri hatırlatıyor. Birçok kişi, sırf muhalefet Erdoğan’a “diktatör” dediği için mevcut tehlikeyi dillendiremiyor. Yani; Erdoğan sonrası Ak Parti...

  Erdoğan’ın “tek adam”lığını öne çıkarma çabası, şimdiye kadar parti parti dolaşan tabanın şartlar oluştuğunda başka rüzgarlara kapılabileceği anlamına geliyor. Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olmasıyla parti üstündeki etkisinin azalmayacağı, Başkanlık sistemi için atılacak adımlar, vs. şimdilik esaslı dayanaklardan yoksun.


**


  Şimdi başa dönelim. Sadece “tutku”sunun peşinden giden Grenouille’nin sonu ve yumuşayan muhalefeti keyifle izleyen kitlenin kendi halini yanyana getirelim. Düşünelim ve “sakin olalım.”

18 Haziran 2014

Creeping Neo-Kemalizm

  “Creeping Socialism” ifadesini ilk defa Hayek kavramsallaştırmıştı. Ancak onun karmaşık bir şekilde açıkladığı bu kavram ABD yöneticileri ve halkın bazı kesimleri tarafından basitleştirildi ve ilk anlamından uzaklaştı. Türkçeye çevirmeye kalktığımızda “sürünerek, sezdirmeden gelen sosyalizm” gibi bir ifade kullanmak gerekecekti. Bu yüzden “Britanya köpeği” yaftası yemeyi göze alarak, çevirmeden kullanmak daha uygun.

  ABD için sosyalist düşünce her zaman bir tehdit oldu. Sosyalistleri temsil edecek güçlü yapılar bu ülkede kurulamadı. Ancak yine de yılanın başını küçükken ezmek isteyen ABD otoriterleri her dönemde sosyalizme karşı sıfır toleransla hareket ettiler. Sanat ve bilim dünyasında “Sovyetik”liği çağrıştıracak en ufak bir hamle, ABD yöneticileri tarafından şiddetle karşılandı. Zaten bir süre sonra kimse korkudan bu işlere bulaşmaz oldu. Bugün ABD’de az sayıda gençlik inisiyatifi haricinde bu tarz bir yapılanma olmaması da bu yüzden. Yani köksüzlük ve geleneksizlikten. Cadı avı korkusundan.

  ABD için Sovyetler Birliği travmanın adı oldu hep. Rocky’ye en büyük zaferini bir Sovyet boksöre karşı yaşattılar. Uyuşturucu taciri mafyalar, filmlerde hep Rus oldu. Başka filmlerde Amerikalı kahramanlar, dünyanın altını üstüne getirmek isteyen Ruslardan korudu bizi. ABD halkı ezeli düşman Rus-Sovyet eksenini hiç unutmadı. Sovyet denince akıllarına hep sosyalizm geldi. Sosyalizm denince de Sovyet. Öyle bir travmaydı ki, bugün bile iktidardaki Demokrat Parti’nin –oy endişesiyle- işçilere yönelik ufacık bir iyileştirme adımı atması, Cumhuriyetçiler tarafından “sosyalizan” tutumda olmakla suçlanıyor. “İşte bu creeping socialism’in ayak sesleri” deniliyor ve iktidar halka şikayet ediliyor.

* * *

  Her ülkenin siyasi geleneği birbirinden farklı olduğu için, süreç her yerde biraz farklı işliyor ve bazı hareketleri kavramsallaştırırken farklı sonuçlar alınabiliyor. Bugün Türkiye’de de “sezdirmeden” gelmeye çalışan ama bunu beceremeyen bir akım var. ABD’nin paranoyasıyla oluşan ifadede sosyalizm en saf haliyle bir tehlikeydi. Ancak Kılıçdaroğlu başta olmak üzere birçok ulusalcının –itiraf edemeseler de- artık 1930’ların bakış açısıyla devam edemeyeceklerini bilmeleri, onları metamorfoza uğraması öngörülen “Neo-Kemalizm”in peşinden gitmeye zorladı.


  Kurmaylarından farklı olarak “biz de kızlı erkekli eve sıcak bakmıyoruz” minvalinde söylemlerde bulunan Kılıçdaroğlu, tam da “Neo-Kemalizm”i tanımlıyordu. Yani toplumun ahlaki değerlerini daha fazla dikkate alan, çaktırmadan CHP’nin laik çizgisinde kırılmalar oluşturan bir anlayış. Samimi değil. CHP’nin iktidar rüyasını gerçekleştirmek için atılan bir adım sadece.

  Bir ukalalık daha yapalım. “Constitution Outside” ifadesi de batıda birbirini besleyen karşıt düşünceler için kullanılıyor. Türkçede “kurucu dışarısı” denebilir. Yıllar yılı Kemalistler –kendi ifadeleriyle- “şeriat tehlikesi”ne karşı, laisizmin demir yumruğunu gösterdi. Türkiye’de İslam adına yapılan her eylem, otoriterlerin laiklik vurgusunu güçlendirdi. Bugün iktidarda Kemalist olarak niteleyemeyeceğimiz bir parti var ama eskisinin tersi olmuyor. Mesela başörtülülerin meclise girmesine karşı CHP daha katı bir laiklik anlayışını vurgulamıyor. Dolayısıyla bu noktada İslamcılık, laikliğin “kurucu dışarısı” haline gelemiyor. Ancak o boşluk başka bir ifadeyle doluyor. Neo-Kemalizm’le.

[18.11.2013 – Gerçek Hayat]

15 Mayıs 2014

Andalların, Yedi Krallığın, Soma'nın Mücahidi Vekil Amca ve Ehl-i Cihad

Bir amcamız var. Malum mağdurlardan. Dedeleri Müslümanca yaşamak istedikleri için sürülmüş, ceza almış. Kendisi Kur'an kursuna gittiği çocukluğundan, İmam Hatip Lisesi'ni bitirene kadar bu hikayelerle büyümüş. O sıralarda, onun için Türkçe ezan zulmünü ortadan kaldıran adam olan Adnan Menderes asılmış. Bir karar vermiş. Bu ülkenin Müslümanlarına yönelik zulmün karşısında mücadele verecekmiş. Bir zamanlar toplumun tamamına karşı hissettiği güven duygusu, yerini belli bir kesime karşı yürüteceği mücadelenin ateşine bırakmış.

Amcamız zamanla herkesin farklı mücadele yöntemleri olduğunu keşfetmiş. Bazen kılıçla, bazen kalemle, bazen de dille türlü cihad çeşitleri... O, yüksek eğitim almayı tercih etmiş. Rejimin savunucularının ülkedeki her hücreyi elinde tutmasının engellenmesi için bu gerekmiş. Hukuk, askeriye, bilim, sanat... Zaten rejim en başından sistemi bu yapıların ele geçirilmesi üzerine kurmuş. Onlara güvenmiyormuş.

Amca okumuş. Güçlü bir adam olma yolunda önemli adımlar atarken, kendi gibi idealist gençlerle arkadaşlıklar, bağlantılar kurmuş. Mücadelesini hızlandırmış. Dernekler, inisiyatifler, hareketler derken siyasete girme zamanı gelmiş.

Süreçte darbeler, baskılar, kapatmalar, 28 Şubatlar yaşamış. Kızını üniversiteye gönderememiş, oğluna istediği geleceği sunamamış. Olgunluk döneminde yeni bir hareketin parçası olmuş. 2002'de Ak Parti'yle birlikte Meclis'e girmiş. Amca olmuş size “Vekil Amca”...

Tabii baskılarla uğraşmaya devam etmiş. Geçmişte olduğu gibi yine partisi kapatılmak istenmiş, asker müdahale etmeye yeltenmiş, basın, iş adamları, hukuki odaklar onu ve arkadaşlarını oyunun dışına atmaya çalışmış. Eskisinden daha tecrübeli ve daha güçlü olan Vekil Amca, boyun eğmemeye and içmiş. Önceden yapılan hataları yapmayacak, bir yanağına tokat atana diğer yanağını dönmeyecek ve en önemlisi de kardeşlerinden başka kimseye mutlak bir güven duymayacakmış. Ona göre; memleketin İslami kimliklerine tutunan insanları için kazanılan imkanlar, çok uzun bir zaman alan mücadelenin bir ürünüymüş ve onlardan kolay kolay vazgeçilmemeliymiş.

Vekil Amca düşündüğünü yapmış. Yoluna taş koymaya çalışan herkesi engellemiş. Vicdani sorumluluğu günden güne büyüyünce, korumacı yanı daha da ağır basmış. Artık sadece ailesi ve merhum dedelerine değil, milyonlarca insana karşı bir sorumluluğu olduğunu hissederek, her seferinde daha kalın zırhlar kuşanmış.

Vekil Amca ve arkadaşlarını susturamayan, ne yaparsa ne yapsın güçsüzleştiremeyenler türlü oyunlar oynamaya başlamış. Bu kitlenin Meclis'teki üyeleri sayılarıyla güç yetiremeyince, Ak Partilileri oyalamaya yönelik bir strateji geliştirmişler. “Eften püften” önergeler vererek, Vekil Amca ve arkadaşlarının cihadını yavaşlatmak istemişler. Ancak geçmişte yaşananlardan gerekli dersi çıkaran mücahitler, onların bu oyununu bozmuşlar. CHP'den o güne kadar hep içinde şer barındıran eylemler geldiği için, onların kendilerini oyalamalarına fırsat tanımamışlar. Müthiş bir karşı strateji geliştirmişler: CHP'den gelen her türlü önerge, teklif, vs. içeriğinden bağımsız olarak reddedilmiş. Böylelikle dille, kalemle, klavyeyle, tablet bilgisayarla, kürsüyle, Samsung Galaxy S5'le yapılan cihadları sürebilmiş.


Gerçekten de CHP'nin verdiği önergelerin çoğu ilkokul müsameresi çapındaymış. Belki arada dişe dokunur olanları da varmış ama zaten cihad ehli Vekil Amca ve arkadaşlarının gözünden kaçıp da sadece şer odağı CHP'nin gündeme alabileceği bir konu olması mümkün müymüş? Dik durulmalıymış. Verilebilecek her ödünün, kaybedilecek her zamanın ve düşmanla birlikte atılacak her adımın bedeli ahirette verilecekmiş. CHP  de “Türkiye'nin seküler geleceği adına kaygılanan” Şafak Paveylerin, Hac vazifesini “Araplara para kazandırmak” olarak niteleyen Önder Savların, İknacı Hasodabaşı Nur Serterlerin, Gezici Hüseyin Aygünlerin partisiymiş. Dolayısıyla onları oyun dışına sürme fırsatı eline geçip de kullanmayan insanın vay halineymiş...

**

Bir gün CHP bir önerge daha vermiş. Şöyle bitiyormuş:

“Soma'daki tüm maden ocaklarında meydana gelen iş kazalarının ve yaşanan ölümlerin sorumluları ile nedenlerinin araştırılması, bu tür olayların tekrarının yaşanmaması için kalıcı çözümlerin bulunması ve kamusal yaptırım ve denetimlerin yeterliliğinin ölçülmesi amacıyla TBMM içtüzüğünün 104. ve 105. maddeleri uyarınca Meclis Araştırması açılmasını arz ve teklif ederiz.”

Çizgisini bozmayan ehl-i cihad, bu önergeyi de reddetmiş. Yirmi gün sonra Soma'daki bir maden ocağında yüzlerce kişi ölmüş. Vekil Amca ise iki Özel Harekat Polisi tarafından etkisiz hale getirilen bir muhalifi yerdeyken tekmeleyen Başbakanlık Müşaviri Yusuf Yerkel'e yönelik tepkilerin ne kadar acımasız olduğunu söylüyor, dik duruyormuş. Soma'daki kayıplara Allah'tan rahmet, ailelerine de başsağlığı dilemiş. Ölüler üzerinden siyaset yapıp “önergenin reddi” safsatasıyla uğraşacak vakit yokmuş.


Neyse ki Türkiye Müslümanlarının “guardian angel”ları varmış başımızda. Başka kimseye güvenmeye gerek yokmuş.

8 Nisan 2014

Nouvelle Vague'in Hastasıyım, Tesbihatın Ustasıyım

- Postmodern darbeyle birlikte sinirlenen Müslümanlar, İslamcı bir partiyi iktidara taşıdı. Zulme uğrayanlar intikamını aldı.

28 Şubat'tan bahsediyor haspam. Türkiye Müslümanları için muhteşem bir dönem başlamış gibi konuşuyor. 

Muhtemelen 13 Eylül 1980'de kimse bugünkü gençliğin halini öngörmemişti. 27 Mayıs ve 12 Mart'tan sonra hızlı bir yozlaşma süreci yaşanmamış olması, herhalde 12 Eylül'den sonra “şimdi ne olacak” diyenleri biraz yanıltmıştı. Darbe sonrası gündeminde sosyolojiden ziyade en keskin haliyle siyasetin olması bizi bu sonuca götürüyor.

Bugünkü yozlaşmışlık sadece 12 Eylül'e bağlanamaz. Birileri darbe olmasaydı bugün ortalığın kitap kurtlarıyla dolacağını düşünse de, zaman muhakkak değişen onca paradigmanın da yardımıyla gençliğin zihnini öğütecekti. Ancak gençleri toplumsal yaşamın belli noktalarına hapsetmek, kuşkusuz en önemli belirleyici etkenlerden biriydi. Evren ve Dadaşlar ödevini fena yapmadı.

Daha sonra başka bir motivasyonla, başka türde bir darbe de benzer sonuçlar doğurdu tabii. 28 Şubat, 12 Eylül'ün “üç soldan, üç sağdan” stratejisinden farklı olarak -açıkça- noktasal bir hedef seçmişti kendine. Gel gelelim yine birilerine “sen şurada dur, sen buna bulaşma” denmiş, ilk etapta darbeyi yine bazı siyasi odaklar almış ama uzun vadede metamorfoza uğrayan kitleler oluşturulmuştu. 

Bu kitleler muhtemelen sekize, ona, vs. ayrılabilir. Bize şimdi ikisi gerek:

1 – 28 Şubat'ın sonuçlarıyla ilgilenmeyen, 12 Eylül'de “Siyasal İslam”ın kafasını kuma gömüp olanları görmezden gelmesini de dikkate alarak “yiyin birbirinizi” diyen “bazı” eski solcu/liberaller. Bu grup şu meşhur “eski solcu – yeni reklamcı” olarak nitelenen, hepsi reklamcı olmasa da benzer sektörlerde çalışanlardan müteşekkil. Hala 28 Şubat sürecinde televizyonda gördükleri “Zikirde Kendini Şişleyen Aczmendi” üzerinden “Müslüman” tanımlaması yapmaktalar. Atlatamadıkları travmanın etkisiyle, dinle ilişkisini seküler dinamikler üzerinden kurmayan kitleye mesafeliler. "Bir enerji var aslında yha. Ama bilemiyorum..."

2 – 28 Şubat'tan sonra Müslüman kimliğini gizleyerek veya yumuşatarak toplumsal hayatın içinde kendine yer bulmaya çabalayanlar. Bu grupta mecbur kalmadıkça imam-hatip mezunu olduğunu söylemeyen, 1. gruptakilerle ortaklık kurmak adına birkaç cazcı ismi ezberleyip fularıyla bienalden festivale koşan veya dinini Ali Şeriati üzerinden aktarmaya yeltenenler var. (Bu noktada Ali Şeriati Sevenler Derneği'ne sakin olmalarını, yazarın Şeriati'den Müslüman bir sosyolog olarak istifade edenleri değil, onu bir İslam alimi olarak görenleri işaret ettiğini söyleyelim.) 



“AKP'den sonra Türkiye'de İslamcılar kendi burjuvazisini oluşturdu” söyleminden yeterince ekmek yediler. Hatta bu durumun o kadar fazla üstünde duruldu ki, “jipe binen türbanlı”nın laisistlere harcattığı mesai yüzünden, aynı süreçte oluşan başka bir sosyolojik katman görülmedi. İşte o katman; 1. gruptakilerin ışıltılı dünyasına erinen 2. gruptakilerdi. Onların önünde de iki yol vardı: Ya yumuşayıp "renkli" dünyanın bir parçası olacaklardı, ya da -yine yumuşayıp- kendilerine benzer bir dünya kuracaklardı.

Gerçekten de bazıları o “laik zırh”larla örülen dünyaya girebildi. Onlar “Ali Şerati” dediğinde karşısındaki konformistin yüzünde bir ekşime göreceğini önceden biliyordu ve ekliyordu: “Ama Sartre 'Bir dinim yok ama olsaydı bu Ali Şeriati'nin dini olurdu' demiş.” 

Onlar bu dünyaya girişin anahtarını bulmuşlardı. 

“İslami burjuvazi” olarak tanımlanan kitleyi “İslamcı enteller” izlemişti ama “Işıltılı Dünya”da yer kalmamıştı. Ancak yeni yaşam alanları bulmakta gecikmediler. Artık yan yana birkaç Müslümanın dolaşabildiği günler gelince, At Pazarı başta olmak üzere yurdun muhtelif yerlerine, namaz sonrası tesbihatını yapıp koşa koşa erken Fransız sineması muhabbeti yapmaya giden ateş gibi gençler doluştu. Bu gençler “madem Cihangir'de yer kalmamış, o zaman biz de kendi Cihangir'imizi oluşturup yedi cihana kaç lux ışıdığımızı haykıralım. Koşun!” dediler ve şimdi çok mutlular. Henüz herhangi bir temsilci sıfatları yok. Ama bir gün bayrağı Kısakürek-Karakoç tedrisatından geçenlerden alacaklar. Bakalım o muazzam Avrupa sineması, Ladino müzikler, jazzy kafalar, vs. bir gün geldiğinde onları kurtaracak mı? 
 

©2009 Litost | by TNB