17 Ocak 2012

Ölü Sevgilinin Ayak Tırnaklarını Keserken Reçel Yemek


Bitmeyecek gibi görünen, “sözlük klasiği” haline gelmiş bir rezillik var ortada. Anlatmak lazım. İnsanların mizah anlayışı ne zaman değişti, biz mi devri yakalayamadık, pespayelik ve çirkinlik gülünecek şeyler haline geldi de biz mi kaçırdık, vallahi billahi anlayamadım.

Sözlüklerin (şu, bu diye ayırmıyorum, eskiden farklılıkları olsa da bugün birbirlerinin kopyası durumundalar) anlamsız biçimde savundukları, arka çıktıkları saçma sapan bir felsefe var; “tanım” içerdikten ve hukuksal sorun yaratmadıktan sonra istediğiniz her şeyi yazmanıza izin verilmesi. Görünüşte modern, olması gerektiği gibi olan bir sisteme benziyor değil mi? Herkes kısıtlamalar olmadan düşüncelerini yazsın, belki de başka hiçbir mecrada bulamayacağı geniş bir özgürlük alanı dâhilinde istediğini söyleyebilsin, hatta sinirlendiğinde ağız dolusu küfür bile edebilsin… Kulağa hoş geliyor.

Ancak kazın ayağı perdeli. Ortaya çıkan tablo tam bir rezalet. Hani insan kalkıp ezber bozan, insanların düşüncelerini kışkırtacak, tabulara dokunacak şeyler yazsa amenna. Hangi düşünce etrafında şekillenirse şekillensin, okuyucuyu pozitif anlamda harekete geçirecek davranışlar olurdu bunlar. Heyhat, üç kişi bu dediğimi yapıyorsa üç bin kişi oraya buraya sıçmaya, içindeki kokuşmuş irinleri “mizah” sıfatı altında okura koklatmaya çalışıyor. Ve sırf tanım içeriyor diye bunların yazılmasına izin veriliyor.

Allah aşkına, ne örnek vereceğimi düşünürken bile rezaletin boyutundan başım dönüyor. Yazıma bu başlığı seçerken bile, ironi yapıldığı açıkça belli olmasına rağmen o kadar alçalamıyorum. Ne ararsanız var; “sevgilinin regl kanını pipetle içmek”, “öyle bir osurmak ki tansiyonun düşmesi”, “öyle bir sıçmak ki tuvaletin tıkanması”, “x/y/z’yi domaltarak götüne patlıcan sokmak”! Uzatmama gerek olmadığını biliyorum. Girin herhangi bir sözlüğe, arama bile yapmanıza gerek yok, hâlihazırda sol tarafta muhakkak bir rezalet vardır. Sözlükçülüğün şanından sayılıyor galiba bunlar, yaşatılması gereken bir gelenek gibi her daim canlı tutuluyor!


Bu sitelerin adminlerine sormak isterim; bu mu sizin format anlayışınız? Fikir özgürlüğü sağladığınız kişiler bunlar mı? Bu duruma şimdi sinirleniyor değilim. Bizzat içlerindeyken de elimden geldiğince uğraşıp didiniyorum hepsiyle ama illegal bir şey yapmıyorlardı sonuçta. “Ananın *mı” başlığına gidip “ikinci tekil şahsın annesinin cinsel organı” yazmanız size yazar payesi verilmesine yetiyor! Kimi neyle suçlayacaksın? Adama “ahlaksız” desen hakaret ediyorsun diye sen suçlu olursun, başkasının ahlakını ölçüyorsun diye suçlu olursun. “Yaptığın şey yanlış” desen bu kez de “dön bir formata bak istersen” diyecek. Sakaldan bıyıktan tüküremiyoruz!

Bir de bu tosuncukların biraz daha eli kalem tutan, biraz daha ‘yırtık’ olanları var. Sözlük jargonuna göre sıfatları: ‘bruker/troll’. Belirli bir kalıbın üstüne sadece başlığı ve içeriği değiştirerek ha babam yazıyorlar. Yaptıkları şey devamlı olarak belden aşağı vurmak, saç çekmek, tükürmek olduğu için kendilerini birer ‘ayar makinesi’ olarak görüyorlar. Neyse; niyetim onları değil, onlara yazı yazacak ortamı sağlayıp arkalarında durarak “ama sizin gibi zırt pırt bakınız vermiyorlar, ortamı canlı tutuyorlar, tık getiriyorlar” diye savunan moderasyon/admin oluşumunu eleştirmek. Kimdir, neyin nesidir belli olmayan her ‘yırtık’, (rabbim performanslarına zeval getirmesin!) coşuyor da coşuyor. “merdivenin üçüncü basamağına oturan köylü kılıklı piçler” diye başlık açıp altına bir cümle tanım yaptıktan sonra ağzından küfrü düşürmeden sayfalarca zırva yazıyor. Bunların bazısında bir edebiyat ışıltısı görüp “yapma etme birader, bak sen şahane şeyler yazarsın” demeniz de boşa kürek sallamak oluyor maalesef. Sözlük yöneticileri onları böyle seviyor, çünkü ‘reyting’ böyle geliyor!

Son programında Gökdemir İhsan güzel bir soru sormuştu, onunla bitirelim yazıyı; “Sosyal medya demek, ifade özgürlüğü demek, herkesin her şey hakkında istediği gibi konuşması demek midir?”
.

9 Aralık 2011

Kaçan Bir Gol Yüzünden Dostoyevski Olmak


Bir aralar durduk yerde garip şeyleri merak etmeye başlamıştım. Daha doğrusu her zaman garip şeyleri merak ederim de, o “bir aralar” bu merak duygusu her zamankinden daha yoğundu. “Tam şu anda dünya üzerinde kaç cinayet işleniyordur” gibisinden tutun “evleneceğim, fakat henüz tanımadığım kız şu an ne yapıyor acaba” türü uçukluklara kadar uzayan, geniş bir yelpaze söz konusuydu. Hepsi gelir geçer, bir an zihnime takılır giderdi ama bir tanesi var ki uzun süre diğerlerine baskın geldi. Diğerlerinden rol çaldı ve zihnimi daha fazla meşgul etmeyi başardı. Kendisini şöyle tarif edeyim: hani bazı futbol maçlarında bir futbolcu gol attıktan sonra tüm kameraların kendi üzerine doğrulmasını fırsat bilerek formasını çıkarır ve altına giydiği tişörte yazılmış mesajını gösterir. Veyahut bir bayrak, obje vesaire çıkarıp (artık vermek istediği mesaja en uygunu hangisiyse) eylemini gerçekleştirir. Aklıma takılan şey şu; acaba şimdiye değin kaç futbolcu önceden hazırladığı böyle bir eylemi/gösteriyi sırf gol atamadığı için gerçekleştiremedi? Kaç defa belki de eşi benzeri görülmemiş bir protesto anını dallama arkadaşının vermediği bir pas ya da rakip kalecinin olağandışı kurtarışı veya son vuruşta yaşanan şanssızlıktan dolayı tarih sayfasına yazmaktan geri kaldı? Şüphesiz -başta bir zamanlar birçok yerde kendime takma ad olarak aldığım efsane golcü Robbie Fowler olmak üzere- gol sonrası gösterileriyle tarihe geçmiş çok futbolcu var. Peki o şansı bulamayanlar? Ne para-pul, ne lojistik destek, ne taraftar talebi, ne de başka bir şey… Tek ihtiyaç bir “gol” iken, buna sahip olamayıp yok olan kaç gösterinin içinde müthiş yaratıcı fikirler vardı acaba?

Bir halk deyimi olan “içinde ukde kalmak” en çok da bu gibi durumlarda gösteriyordur acı yüzünü. Yalnızca futbolcularla sınırlı değil elbette bu durum. Hayatın her alanında buna benzer bir sürü örnek bulunabilir. Her şeyi hazırlamışsınızdır, her ayrıntıyı düşünmüşsünüzdür ama sizden ya da bir dış etkenden kaynaklanması gereken o son hamlenin gel(e)meyişi yüzünden tüm hazırlık yalan olup gidiverir. Yalnız ve güzel ülkemizin halkı buna da “evdeki hesap çarşıya uymaz” der mesela. Benim gibi kaderci bir felsefe belirlemişseniz kendinize, bu pek koymaz, ama eğer isyankârlığınızı tanrıya yöneltmekte beis görmüyorsanız neden sorularıyla baş başa geçirilecek uykusuz ve öfkeli geceler bir süre en yakın dostunuz olacaktır. Bakın nerden girdik konuya nereye geldik. İyi oldu ama geldiğimiz, azıcık duralım burada…

İnsanın en büyük yanılgılarından birisidir; kazanımları kendisine mal etmeye bayılır. Çok çalıştım oldu, çok istedim başardım, yıllarca hayalini kurdum gerçekleşti, azmettim aldım, sabrettim başardım… “Ben”e olan bu bitmez hayranlık ve tutku yüzünden “sen”, “o”, “biz” çayda eriyen şeker gibi yok olur göz önünden. Çok mu zor imece usulü yaşıyor olduğumuzu düşünmek? Üç maymunu bizzat yaşamak ama yine de bir şeye “inanmak” çok mu zor? Yahu kendimi tutuyorum ‘iftara doğru’ tarzı programlarda ulvi uyarılar vermeye çalışan ihtiyar amcalara benzememek için ama dayanılacak gibi değil bu iç baskı: Geberip gidip toprağa dönüşeceğiz sonunda! Hayata dair tek gerçek bu! Dostoyevski’yi ayıla bayıla okuyorum yıllardır, her defasında “böyle de yazılmaz be abicim” diyorum ama adam öleli asır geçmiş asır! O da ölmüş işte; insanın en gizli, en karanlık köşelerini ışığa tutulup kitlenmiş çulluk sürüleri gibi önümüze seren o inanılmaz deha bile ölmüş. Yetmediği gibi üzerinden uzun mu uzun yıllar geçmiş ve bugün ben varım! Bakın nereye bağlıyorum konuyu; bugün ben varım ama günün birinde üzerinde salakça otların yetişeceği, içinde pembe kırmızı solucanların oynaşacağı birkaç metreküp toprakla hemhal olacağım. Sebep ne? Yani Dostoyevski de ölüyor ben de ve aynı toprağın içine gömülüyoruz. Rahmetli Oğuz Atay da -sıkı bir Dostoyevski hayranıydı- benden farklı bir son yaşamadı. Şu detaya bakın, birinci tekil şahıs ve şimdiki zaman kipinde konuşuyor olmama rağmen ölmüşüm gibi anlatıyorum meramımı. Şimdiki zaman üzerinden değerlendirirseniz saçma gelecek ama bu yazıyı elli sene sonra (veya yetmiş diyelim garanti olsun) okuyan birisi “vay anasını” çekecektir içinden. Özür dilerim, konuyu bağlayamadım. (Bağlanacak gibi değil ki!)


Şöyle yapalım; bu paragraf son paragraf olsun ve son paragraf da bu paragraf olsun. Koynuna aldığı her mesaj için bir futbolcuya çok şahane asistler yapılsın. Herkesin bir gün evleneceği fakat şu anda tanımadığı kişi Portishead şarkıları dinlerken, bir gün evleneceği fakat şu anda tanımadığı kişinin Portishead ismini duyduğunda “o da ne” dercesine bön bön bakmayacak biri olması için dualar edip hayaller kursun. Dostoyevski rüyama girip beni tokat manyağı yapsın; konu versin, bir an önce yazmaya başlamazsam diye kallavi tehditler savursun (Türkçe konuşsun bir zahmet, Rusçam az denecek kadar yoktur). Raif Bey gibi, bir Maria Puder suretine takılıp kalmaktan Allah korusun. Çünkü fotoğraflar alır götürür beni; mekândan bağımsız, yerçekimsiz ve isimsiz yerlerde dolaşarak kaybedeceğim saatlerin acısını hissederek bir de neden o acıyı hissettiğimi sorgulamakla vakit kaybetmek istemem. Bitti mi? Bir tane daha: Aşk, hiç kavuşamamak demektir belki de… O yüzden “dahi anlamındaki -de-” her zaman ayrı yazılsın.
.

8 Aralık 2011

İçlik Giymeyen Adağmların İbret Alınası Öyküsü


[Okuyacağınız bu yazı, bir dramın öyküsüdür. Hatta bir değil, binlerce dramın öyküsü…]

Felunar gezegeninde iki tip canlı yaşar; ‘HAĞTUN’lar ve ‘ADAĞM’lar. Hağtunlar, fiziksel yapıları gereği adağmların cinsel aktivitelerini harekete geçirecek kimyasal reaksiyonların başlamasına vesile olurlar. Bu reaksiyonlar yüzünden zihni bulanan bir adağm, cinsel aktivitede bulunmaktan başka bir şey düşünemez olur. Lakin Felunar gezegeninde bir adağm’ın bir hağtunla pursılaması için (cinsel arzular içeren her tür aktivite için kullanılan bir tabirdir bu) çok büyük çabalar göstermesi gerekmektedir. Örneğin nazik, sadık, dürüst, esprili biriymiş numarası yapmak zorundadır. Ekseriyetle kaba saba bir cins olan adağmlarda bu gibi incelik gerektiren davranışları –az da olsa- kendiliğinden sergileyenler olmasına rağmen, çoğunluğun bunun için rol yapması gerekmektedir. İşin ilginç yanı, genellikle rol yapan adağmlar hağtunlarla birlikte olurken, saydığımız meziyetlere doğuştan sahip olan adağmların şansı çok düşük, umutları ise bir hayli yüksektir. Bu umut yüzünden içine düştükleri dramatik, iç parçalayıcı hallerin sayısız olduğunu belirtmeden geçmeyelim.

Şansları az, fakat umutları fazla olan adağm cinsinin hayallerini gerçekleştirebilmek uğruna uygulama cesareti gösterdiği çok riskli ve tehlikeli kimi hareketler vardır. Bunların en yoğun görüleni ve en risklisi, hiç şüphesiz ki içlik giymemektir.

Felunar’ın hiçbir şekilde dünyamıza benzemeyen, standart bir iklimi vardır. Yalnızca –bizim bildiğimiz anlamda- kış mevsimini yaşarlar Felunarlılar. Sürekli ve sert bir soğuğun hâkim olduğu bu gezegende, yaratıcının bir düşündüğü olsa gerek, hağtun ve adağmların derileri soğuğa karşı oldukça zayıftır. Bu zayıflıklarını nötralize etmek için çok sevmeseler de kalın giysiler giymek zorundadırlar. Hağtun cinsi adağmlara nazaran biraz daha dayanıklı olduğundan çok fazla şey giyinmezler. Lakin bir adağmın, ne giyerse giysin, donmamak için içlik diye tabir edilen özel bir elbiseyi dış elbisesinin altına giymesi gerekmektedir. Bunu yapmadığı ve gözüne kestirdiği hağtunu etkileyebilmek amacıyla çok fazla hareket ederek vücut ısısını arttırdığı için, soğuk havayla daha ilk karşılaşmasında iç organlarında ciddi hasarlar meydana gelir. Ne kadar yazıktır ki, hağtunların pursılamak için seçeceği adağmda ‘içlik olmaması şartı’ aradığı gibi tamamen yanlış bir inanca sahip olan dürüst adağmların birçoğu bu uğurda iç donması geçirip, hayatının kalan kısmının hatırı sayılır bir bölümünü hasta olarak yaşamış, sonunda da büyük acılar çekerek ölmüştür.


Bu adağmların en büyük yanlışı, düşürdüğü hağtuna (Felunar argosunda ‘düşürmek’, bir hağtunun cinsel aktivitede bulunmaya rıza göstermesini sağlamak anlamında kullanılıyor) içlikle göründüğü takdirde, hağtunun cinsel aktivitede bulunmasından vazgeçeceğine yönelik şaşmaz inançtır. Rol yapan adamlar bu konuda tecrübeli olduklarından, içliğin vazifesini yerine getiren özel giysilerle donanırlar. Gerçi onların bunu yapmalarının sebebi hağtunu düşürmek istemeleri değil, estetik olarak bir değer taşımayan içliği sevmemeleridir (zira bir hağtunu düşürmekle içlik giymek arasında bağlantı olmayacağını bilecek kadar kaşardırlar [Felunar argosunda ‘kaşar’, yaptığı işte çok tecrübeli olan kimse anlamına gelir]).

İşte bu yüzdendir ki, rol yapan adağmlar hem düşürdüğü hağtun ile pursılar, hem de sağlıklarını korurken; dürüst olan adağmlar sırf bir pursılama uğruna iç donması geçirerek hayatlarını büyük oranda karartırlar. Oldukları gibi yaşamak yerine arzularının peşine düşerek olmadıkları birine dönüşmeye çalışmanın cezasıdır belki de bu, kim bilir…

[Dünyalılar olarak tüm bu olan bitenden ders almamız dileklerimle…]
.

29 Kasım 2011

Gizem


Gizem öldü. Basit, gündelik bir gerçek… Öldü Gizem. Her gün ölen binlerce yaşıtı gibi öldü. Gitti. Ve bu basit gerçek çivi gibi saplandı kalbime. Beynim buz gibi oldu bir anda. Gözlerime söz geçiremedim. Allah’ın takdiri karşısında boyun eğmekten gayrı bir düşüncem olamaz. Lakin toplumun, devletin, “insanlığın” takdirine bir kez daha, derin ve keskin bir öfke doğdu içimde. Çünkü bu küçük kız çocuğu hiç de komik olmayan acılarını anlatırken biz gülüyorduk. Hasta babasını, merdiven silen annesini, felç geçiren dedesini anlatırken gülüyorduk biz. Daha o yaşta bir valinin kalıbına tükürecek kadar öfke dolu bir kıza bakarak neşeleniyorduk.

Kendisini bize tanıtan o meşhur videodan sonra televizyonda gördük Gizem’i. Gene öfke doluydu ve toplumun kendilerine layık gördüğü yere isyan ediyordu. Bir stüdyo dolusu seyirci kahkahalarla gülerken şaşkın gözlerle bakıyor, çatık kaşlarını bir an olsun kaldırmıyordu. Ve bu duruma bir anlam veremiyordu. “Ne gülüyorsunuz” dediğinde insanların gülmesine değil, anlattıklarında gülünecek ne gibi bir yan olduğunu tasavvur edememesine şaşırıyordu. Kendisinin isyan ettiği gerçeklere başkalarının da isyan etmemesine şaşırıyordu Gizem.

“Havva’nın yerine sınıf başkanı olmam. Çünkü o bu yere emeğiyle geldi. Onun emeklerini kendi üzerime nasıl alabilirim!”

Kaçımız Gizem kadar hakkaniyet sahibiyiz?

“Babam bizi okutmak için inşaatlarda çalışıyor. Beşinci kattan düştü. Çalışırken sürekli ellerini kesiyor. Botlarım delik olmasına rağmen yenisini istemiyorum. Çünkü babamın bizim için neler yaptığını görüyorum”

Kaçımız Gizem kadar kadir kıymet biliyoruz?

“Senin ne güzel botların var, baban almış. Çoğunuzun durumu iyi, buna rağmen şımarıklık yapıyor, üstelik bizimle de dalga geçiyorsunuz”

Kaçımız Gizem kadar sahip olduklarımıza şükretmemiz gerektiğinin bilincinde?

“Ev sahibi merdiven parası vermiyor. Ama kapısının önü tertemiz olunca da çok hoşuna gidiyor. Birinci kattaki teyze de para vermiyor. Ben de ablamla birlikte anneme yardım ediyorum”

Kaçımız Gizem gibi haksızlığa rağmen yılmadan, usanmadan çalışıyor?

Gizem’in içinde birikmiş hakikatli öfkenin sahiciliğiyle dalga geçenlere, ekşi sözlükte, şurada burada “fakir edebiyatı yapıyor, kendisine öğretilmiş şeyleri tekrarlıyor” diyenlere o öfkeli tokadını attı da gitti Gizem. Fakat küçücük bir kızın “fakir edebiyatı” yapmaktan çok daha ötede duran isyanını anlamaktan aciz kalbi kararmışların canı elbette yanmamıştır. Onlar elbette anlayamazlar yokluk içinde yaşayıp da pes etmeyen küçük bir kız çocuğunun aklından geçenleri. Gülerler sadece. Gizem ağlar, onlar gülerler.

Ömrümün sonuna kadar aklımdan silinmeyecek bir fotoğraf karesi olarak kalacak Gizem’in televizyondaki hali: Ellerini önünde birleştirmiş, kafası hafifçe öne eğik, konuşmadan evvel parmak kaldıracak kadar saf ve saygılı, ve müthiş öfkeli, ve şaşkın, ve isyankâr… Sadece öğretmenine izin vermeyen valinin değil, onun acıları karşısında kahkaha atmaktan utanmayan hepimizin kalıbına tükürecek kadar isyankâr. “İçimde ateş var!”


(Müslüman arkadaşlardan ricamdır, Gizem elbette ve şüphesiz cennete gidecek ama, bu yazıyı okuduktan sonra fırsat bulduğunuz ilk anda, vaktiniz varsa Yasin, yoksa İhlas ve Fatiha okuyun bu küçük kardeşimizin ruhu için. Lütfen…)
.
 

©2009 Litost | by TNB