24 Temmuz 2014

Hakikat benim!

Antik Yunan, Roma ve Mısır mitolojileri ile putperest inanışları incelediğimizde sayısız tanrıya rastlarız. Denizin, semanın, toprağın, aşkın, güneşin, yaşamın, ölümün, şarabın, müziğin, talihin, doğurganlığın ve daha birçok şeyin ayrı ayrı tanrılar tarafından kontrol edildiğini, bu -kadın ve erkek- tanrıların zaman zaman ittifak ettiğini, zaman zaman da birbirleriyle savaştığını görürüz.

İnsanoğlu, İbrahimî dinlerden önce aklıyla anlamlandıramadığı tüm olguları bu tanrılar aracılığıyla açıklamaya girişti. Şimşek çakınca ya da kuraklık yaşayınca Zeus’un öfkelendiğini, gemiler batınca ya da deprem olunca Poseidon’un kurban istediğini, anlaşmazlıklara düşüldüğünde Harmonia’nın kendilerine darıldığını düşündü. İbrahimî dinler sistemin böyle işlemediğini, tüm evreni yaratan ve kontrol eden tek bir tanrının var olduğunu ortaya koyup yeryüzünde yaygınlaşınca çok tanrılı inanç sistemleri birer mite dönüştü.

Ne var ki tanrıların sayısının azalması, insanlığın aklıyla çözemediği meseleleri aşkın bir gücün iradesine bağlama alışkanlığını ortadan kaldırmadı. İbrahimî dinler bile bu konuda çok mesafe kat etmelerine karşın kendi içinde onlarca, hatta yüzlerce parçaya bölündü. Başlangıçta tek ve mutlak olan hakikat, dinlerin yayılmasıyla birlikte çeşitlenmeye başladı ve bu çeşitlilik çeşitli dönemlerde hayra vesile olmak yerine bir pranga gibi insanlığın ayağına dolandı.

İslam toplumu, diğerlerine nazaran bu çelişki ve çatışmaların hakikat düzleminde daha az yaşandığı bir topluluk olsa da, henüz Hazreti Peygamber’in cenazesi ortadayken çatırdayan bütünlüğünü koruyamadı. Gerçi hakikatin birliği konusunda pek fazla ihtilafa düşülmedi ancak ona ulaşacak yolun ne olduğu hakkında yüzyıllara yayılan -zaman zaman kanlı- bir tartışmanın içine girildi. Kimi mezhepler dinin ritüel boyutundaki farklılık temsilinden saparak neredeyse yeni bir din tasavvuru ortaya koyacak kadar ileriye gittiler.

Modern zamanlar, İslam toplumlarındaki “hakikate giden yol” tartışmasını bir adım ileriye götüren, “hakikatin sırrına mazhar olmuş” yapılar çıkardı önümüze. “Çok tanrılı ve çok hakikatli” dönemi kapatan “tek tanrılı ve tek hakikatli” anlayış, “tek tanrının hakikati tek bir kişiye teslim ettiği” iddiasıyla ortaya çıkan birtakım cemaatlerin saldırısına uğradı. Bu cemaatler, onu sabırlı bir ilkokul öğretmeni gibi insanlığa açan ve açıklayan Hazreti Muhammed’e (s.a.v.) rağmen hakikatin sınırlı insan aklıyla erişilemeyecek bir olgu olduğunu, hakikate ancak onun bahşedildiği bir efendiye itaat edilerek ulaşılabileceğini öne sürdü. Hâlbuki Hazreti Muhammed (s.a.v.) insanları bilinmeyene, efsunlu bir sırra değil, apaçık bir hakikate davet etmişti.

Bu durumda, kendisine hakikat emanetçiliği verildiğini iddia eden efendinin, bağlılarının “akletme” yetilerini köreltmesi gerekirdi. Çünkü aksi durumda, hakikat vaat edilmiş olanların ona bir türlü ulaşamamasının açığa çıkaracağı hayal kırıklığını bastırmak mümkün olamazdı. Tanrının, hakikati bir sır olarak çağın efendisine teslim ettiği iddiası, birilerinin o hakikate ulaşması durumunda çöker ve o bariz tezat açığa çıkardı. Bu tehlikenin önüne geçmek için efendinin yapması gereken, bağlılarının aklî melekelerini devreden çıkarmaktan başka şey olamazdı. Haliyle bu da bizi tekrar en başa, hemen her şeyi aşkın olana bağlayan mitolojik anlayışa götürdü.

Hakikat sırrına mazhar olduğunu iddia eden efendinin düştüğü her çelişki, verdiği her açık ve açıklayamadığı her olgu iki şekilde savuşturuldu. Bir; çilecilik. İki; gazap. Çilecilik, tıpkı Hristiyan teolojisinde olduğu gibi, “hakikate sahip olanlara zulmeden sapkınlara sabretme” anlayışıydı. Efendiye itaat edenler, hakikate ulaşmak için ödemesi gereken bedelleri göze almalı ve zulme sabırla mukabele etmeliydi. Hakikate kör olanların kendi üzerlerinde kurduğu baskıyı gelecek güzel günlerin bir nişanesi olarak tebessümle karşılamalıydı. Gazap ise, hakikate sahip olana yapılan zulmün Tanrı tarafından cezalandırılmasıydı. Bir uçağın düşmesi, mahsule don vurması, bir bölgede salgın hastalık baş göstermesi, deprem olması ya da barajların kuruması hep hakikat taşıyıcısının çilesine karşılık Tanrı’nın insanlığa duyduğu öfkenin birer yansımasıydı.

Hazreti Muhammed’in (s.a.v.) sarih biçimde ortaya koyduğu hakikati reddetmenin değil de, bağlılarına hükmetme niyetindeki efendinin efsunlu hakikatine muhalefetin yol açtığı söylenen bu gazap bir uyarıysa şayet, efendilik iddiasında bulunana uyarıdır. Hakikati zaten bilen ve onu iyi-kötü yaşatma çabasında olana değil. Zira hakikat Peygamber tarafından bir kişiye ya da cemaate emanet bırakılmadı, tüm insanlığa teslim edildi.
.

20 Temmuz 2014

Norveçli doktor Mads Gilbert'ın Gazze mektubu

Çok sevgili arkadaşlarım;

Dün gece müthiş yoğundu. Gazze’nin “kara işgali” arabalar dolusu, çok sayıda sakatlanmış, parça parça edilmiş, kanatılmış, ölmek üzere olan her yaştan sivil ve masum Filistinli yaralı bıraktı ardında.

Renkleri yorgunluktan griye dönmüş kahramanlar, gayriinsani koşullar altında ambulanslarda ve Gazze’nin bütün hastanelerinde 12-24 saat vardiya ile çalışıyorlar (Şifa’da bulunanların hepsi son 4 aydır maaş almıyor). Bunlar bedenleri, cüsseleri, organları yürüyen yürümeyen, nefes alan almayan, kanayan kanamayan insanları önemsemeye, anlamaya çalışıyorlar. İNSANLAR!

Bir kez daha “Dünya’nın en ahlaklı ordusu!” tarafından hayvan yerine konuyorlar. 

Acının, ıstırabın ve şokun içindeyken gösterdikleri dayanıklılıktan dolayı yaralılara sonsuz saygı duyuyorum; çalışanlara ve gönüllülere sonsuz hayranım. Filistinlilerin metaneti bana güç vermesine rağmen çığlık atmak, birine sıkıca sarılmak, ağlamak; bedeni, saçları kana bulanmış çocukları koklamak ve kendimizi bu kucaklaşmayla korumak istiyorum. Fakat hiçbirimizde bunu yapacak kadar bile derman yok.

Kül grisi yüzler… HAYIR, onlarca yaralanmış ve kanayan insan bir kez daha gelmesin! Hâlâ Acil Servis’in yerlerinde temizlenecek kan göllerimiz, kana bulanmış, sırılsıklam damlayan bandajlarımız var. Ah, her yerde temizlikçiler var; kanı, dokuları, giysileri, ölüm artıklarını hızla temizliyorlar, tekrar hazır olmak için hepsini temizliyorlar, sonra tekrar, tekrar… Son 24 saatte Şifa’ya 100’den fazla insan geldi. İyi eğitilmiş, tam teçhizatlı bir hastane bütün ihtiyaçları karşılar fakat burada neredeyse hiçbir şey yok. Elektrik, su, tek-kullanımlıklar, ilaçlar, ameliyat masaları, aletler, monitörler… Hepsi dünün hastane müzelerinden alınmış gibi. Fakat bu kahramanlar şikâyet etmiyorlar. Kahraman savaşçılar gibi, burun buruna, muazzam bir azimle mücadele ediyorlar.

Ve ben bu kelimeleri sıcak yatağımda, yalnız başıma ve gözyaşları içerisinde yazıyorum. Fakat acının, kederin, öfkenin ve korkunun yarattığı gözyaşları işe yaramıyor. Bunlar gerçekten yaşanıyor olamaz!


Şu an, İsrail savaş makinesinin orkestrası korkunç senfonisine başladı. Donanma gemilerinden topçu salvoları kıyılara düşüyor; gürleyen F-16’lar, mide bulandıran insansız hava araçları (Arapça Zennaniler, vınlayanlar) ve gürültülü Apache’ler. Bunlar ABD’de yapıldı ve paralarını ABD ödedi.

Sayın Obama, bir kalbiniz var mı?

Sizi Şifa hastanesinde bir gecelik, sadece bir gecelik kalmaya davet ediyorum. Belki temizlikçi kılığında gelirsiniz.

Yüzde yüz eminim ki bu, tarihi değiştirecektir.

Kalbi ve gücü olan hiç kimse Filistin halkının katledilişini durdurma kararı vermeden Şifa’da geçirmiş olduğu geceye sırtını dönüp gidemez.

Fakat kalpsiz ve merhametsizler hesaplarını yaptılar; Gazze’ye karşı başka bir “dahiya” (İlk kez İsrailli general Gadi Eizenkot tarafından uygulanan, sivil altyapıyı çökertme amaçlı bir askeri operasyon türü) saldırısı planladılar.

Kan nehirleri bu gece de akmaya devam edecek. Ölüm kusan silahlarını birer enstrüman gibi akort ettiklerini duyabiliyorum.

Lütfen. Ne yapabiliyorsanız yapın. Bu kesinlikle böyle devam edemez.

Mads Gilbert MD PhD
Profesör ve Klinik Dekanı
Acil Yardım Kliniği
Kuzey Norveç Üniversitesi Hastanesi

(Çeviri: Ahmet Fatih Madanoğlu)
(Tashih ve Düzenleme: Turgay Bakırtaş)
.

14 Temmuz 2014

‘Olamayan’ tanrıların hikâyesi: Kış Uykusu

  “Kış uykusu, soğuk ve kurak mevsimlere karşı koyabilmek için canlı varlıkların yapısında görülen olayların tümü olarak tanımlanır. Kış uykusu esnasında hayvanlarda vücut sıcaklığı normalin altına düşer ve kalbin atım sayısı azalır. Bütün canlılar kış uykusuna yatmaz. Ama kış uykusu kış aylarında ya da genellikle iklim koşullarının elverişsiz olduğu dönemlerde, omurgalı ya da omurgasız ayırımı olmadan birçok canlıda görülür.” (Vikipedi)

  Nuri Bilge Ceylan’ın Cannes’da Altın Palmiye kazanan son filmini izleyen herkes, yönetmenin eserine bundan daha uygun bir isim bulamayacağını fark etmiştir. Mensubu olduğu toplumun gerçeklerinden bîhaber yaşayıp giden ‘elitlerin’ hantallığı, heyecansızlığı ve muhafazakârlığı bundan daha isabetli bir metaforla anlatılamazdı muhtemelen.

Fildişi kulesinde bir ‘Aydın’

  Ceylan’ın bu son şaheseri, önceki filmlerinden aşina olduğumuz, filmden filme kusursuzlaşan ve nakış gibi işlediği görüntülerden çok diyaloglara dayıyor sırtını. Eski aktör yeni yazar Aydın, dul ablası Necla ve genç eşi Nihal arasında dönen diyaloglar üzerinden Türkiye’nin ‘aydın’ kesimiyle hesaplaşıyor yönetmen. Fakat bunu neden yaptığı sorusu bizi net cevaplara ulaştırmıyor. Aydın eleştirisi yeni bir konu olmamakla birlikte, Ceylan’ın bu filmde ortaya koyduğu aydın tipi günümüz fikir dünyasının sorunlarından biri değil. Haliyle Ceylan’ın filmi Türk izleyicisini değil, oryantalist Batı izleyicisini düşünerek çektiği gibi bir fikre kapıldım. Tabi bu filmin kendisini bağlayan bir mesele değil.


*   *   *

  Aydın Bey'in asıl ilgi alanı tiyatrodur. Babasından (Cumhuriyet rejimi?) kalan mirastan dolayı oldukça varlıklıdır. Artık güncelliğini yitirmiş meselelere getirdiği bakış açılarıyla toplumun sahip olduğu gerçeklerden oldukça uzaktır. Kafasındaki din adamı imajı adeta köy enstitüleri zihniyetinin bir yansımasıdır. “Din adamı karakteri ve yaşamı ile köylüye örnek olmalıdır” gibi bayat bir tez atar ortaya. Hayatında namaz kılmadığı, cami görmediği ve vaaz dinlemediği için din adamı algısı hakiki olmaktan uzaktır. “İslam, bir yüksek kültürdür” gibi klişe bir cümleyle dini gündelik yaşamdan soyutlayarak kendince üst bir kademeye taşır. Kelimenin gerçek anlamıyla fildişi kulesinden analiz yapar ve neredeyse kimsenin okumadığı dergilerde topluma dair öngörülerde bulunur.

Küskün ablanın isyanı

  Aydın’ın ablası Necla ise, kardeşinin yolunda yürümeyi erkenden bırakmak zorunda kalmış bir ‘aydın eskisi’ formunda çıkıyor karşımıza. Özel hayatında yaşadığı büyük sorunlar yüzünden boşanmış ve inzivaya çekilmiştir. Bu sorunlar kendinden kaynaklanmadığı halde suçu hep kendinde arama eğilimindedir. Bu eğilim sebebiyle “kötülüğe karşı koymama” gibisinden anlamsız düşüncelerle boğuşmaya başlamıştır (Bu konunun filmde geniş bir yer bulması enteresan geldi bana, Hristiyan teolojisine yoğun göndermelerinden dolayı yine Batı izleyicisi için eklenen bir tema olduğunu düşünüyorum). Fakat yine de Aydın gibi toplumun gerçeklerine uzak değildir. Bu haliyle ‘küskün solcuları’ anımsatır. Vaktinde insanlığa dair düzgün fikirleri olmakla birlikte, bu fikirleri taşıyacak heyecan ve enerjiyi bir daha bulamamacasına kaybetmiştir. Yine de hıncını Aydın’dan çıkarmaktan çekinmez. Onun imamlara yönelik yazılarını sert biçimde eleştirir ve şu soruyu sorar: “Sen bu insanlara dair hiçbir şey bilmiyorken, sadece ayaküstü konuştuğun bir imama bakarak nasıl böyle ahkâm kesebiliyorsun?”



  Nihal, Aydın’ın baskıcı karakterinin gölgesinden günden güne silikleşen, bunu aşmak için de kendisini yardım faaliyetlerine veren yapmacık bir kadındır. Bir yanıyla Aydın’dan, onun fikirlerinden ve düzeninden nefret eder ama bu düzenin getirdiği ekonomik özgürlükten de vazgeçemez. Aydın’ın ‘kalpsizliğine’ karşı bir vicdan timsali gibi davranır ama bu vicdan para dağıtmaktan başka şey düşünemeyen sentetik bir vicdandır.

‘Bana haksızlık etmiyor musun?’

  Hikâyedeki bir diğer ilginç karakter de pansiyonda kalan öğrenci... Aydın üzerinden eski kuşağı yerden yere çalan Nuri Bilge, öğrenci karakteri üzerinden genç nesle de sözünü söyler. Bu öğrenci tatile başlamaya da bitirmeye de “bir anda” karar vermiştir. Kitap okumaz, referans vermeye çalıştığı sözü internete bir yerlerde gördüğü çok bellidir. Her şeyi çözmüş havasındaki yukardan bakan üslubu rahatsız edicidir. “Hangi türden yazıyorsun” sorusuna “deneme denebilir” diyerek kalıplara girmekten kaçınır ve kitap okumamasını “hayatı yaşıyorum, okumam” biçiminde klişe bir temele dayandırır. Açıkçası fazla karikatürize edildiğini düşündüğüm bu karakter senaryodan çıkarılsa hikâyenin bütünlüğü etkilenmezmiş. Yokluğu hikâyeyi zayıflatmayan bir unsurun büyük bir yönetmen tarafından kullanılmasını eksiler hanesine yazıyorum haliyle.

  Tüm bunlara karşın yönetmen, kendisini yerden yere vurduğu Aydın’ın cenaze namazını kılmıyor, ona bir şans daha tanıyor. Tüm o “köşe yazılarında ahkâm kesme” takıntılarından kurtulup “Türk Tiyatrosu Tarihi”ni yazması için bir açık kapı bırakıyor. Zaten Aydın da Nihal’le (Hatta belki de yönetmenle) olan o uzun tartışmasını kısmen de olsa haklı bir isyanla sonlandırıyordu:

  “Karşımızdakini olduğu gibi görmeyip onu tanrılaştırmak, sonra da sanki böyle bir tanrı olabilirmiş de olmuyor gibi ona kızmak. Bana biraz haksızlık etmiyor musun?”

  Film hakkında konuştuğum bir dostum “Bu, post-modern bir köy ağası filmine benziyor” demişti. Bir yanda emri altında insanları, evleri, tarlaları olan bir ‘ağa’, öbür yanda günden güne çöken ‘feodal sistem’… Pek de haksız sayılmaz, değil mi?

13 Temmuz 2014

Sosyolojinin acı kaybı: Nilüfer Göle

Siyasette, sporda, edebiyatta, müzikte ve hayatın diğer birçok alanında başarı sağlamış, yaşadığı zamana ve mekâna damga vurmaya hazırlanan kimi isimlerin ya da kurumların “tökezlediği” anlar vardır. Bu anların ardından ya toparlanılıp yeniden ayağa kalkılır, ya da bir daha kalkmamacasına yere kapaklanılır. Tarih genellikle yoluna devam edenleri yazsa da, bugüne ışık tutması ve ders vermesi açısından “düşenleri” hatırlamak daha faydalı olabilir.

Geçmişte bunun çok örneği var ancak biz yakın zamanda da bu durumla sıkça karşılaştık. Türkiye’nin özellikle son 5-6 yılda hız kazanan değişim ve dönüşüm süreci daha önce şahit olmadığımız türden toplumsal olgular yarattı. Askeri vesayete karşı girişilen mücadele, sermaye sahiplerinin ekonomik güç ve medya yoluyla yürüttükleri tahakküm arzusuna direniş, 30 sene boyunca binlerce insanımızın hayatına ve devasa miktarlarda maddi kayba yol açan Kürt meselesine çözüm arayışı, bürokrasi içinde yuvalanmış çeteleri tasfiye çalışması gibi birbirinden ağır yüklerin altına giren iktidar, bu yolda yürüttüğü politikaların negatif yansımalarıyla da boğuşmak zorunda kaldı. Cumhuriyet mitingleri, Doğu illerindeki provokasyonlar, Hakan Fidan’ı etkisizleştirme çabaları, Gezi Parkı ve nihayet cemaat patentli yargı operasyonları bu negatif yansımaların birer örneğiydi.

Savrulan aydınlar

Bu örnekler bize sayısız ders verdi. Yaklaşık 200 yıldan beri süren Batı yolculuğumuzun milletimiz içerisinde meydana getirdiği ideolojik yarılmaları ve bu yarılmaların rüzgârından kaçamayan aydınları gördük. Sahip olduğu akademik ve kültürel birikime vicdan faktörünü de ekleyerek düşünce dünyamıza yeni ufuklar kazandıran, bu sayede kalplerimizi de kazanan birçok isim bahsini ettiğim bu tökezleme halini atlatamadı maalesef. Mümtaz’er Türköne, Ali Bulaç, Nazlı Ilıcak, Ertuğrul Günay, Ahmet Altan gibi isimler birer ikişer geçmişlerine sünger çektiler ve kendilerini güncelin kucağına atarak bir zamanlar savundukları değerleri karşılarına aldılar.

Nilüfer Göle de yukarıda ismini andığım isimler gibi “düşenlerden” biri oldu. Türkiye’nin en başarılı ve ufuk açısı akademisyenlerinden sayılan, çağımızın en önemli sosyologlarından Alain Touraine’nin öğrencilerinden biri olan Göle, Gezi Parkı olaylarından sonra açığa çıkan yoğun “mahalle baskısına” dayanamadı.


Nilüfer Hanım, 28 Şubat’ın milletimizin üzerinden silindir gibi geçtiği, İkiz Kuleler sonrası Batı’nın islamofobia hastalığına tutulduğu günlerde Taliban’ı ve kadınlara zorla giydirilen burkayı savunacak kadar uç noktalarda cesurca dolaşıyordu. Yazdığı kitaplarda ve sayısız makalede de 28 Şubat’ın özellikle muhafazakâr kadınlar üzerinde yarattığı etkiyi derinlemesine incelemişti. Ne var ki, nihayetinde batı tedrisatından geçmiş biri olarak düşüncelerinde az da olsa oryantalizmin etkileri görülüyordu. Tam da bu yüzden, net biçimde “Batılı” ve “Batıcı” bir olguyla karşılaştığında zihnindeki oryantalistin açığa çıkmasından korkuyordum. Gezi Parkı, Nilüfer Göle hakkındaki bu tedirginliğimi doğrulayan hareket oldu.

Sosyoloji yerine romantizm

Göle, “Gezi: Bir kamusal meydan hareketinin anatomisi” başlıklı makalesi 8 Haziran 2013’te yayınladı. O günlerde olaylar hakkında konuşmak için kapısını çaldığım İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. İsmail Coşkun’dan şu cevabı almıştım: “Bu tip hareketlerin incelemesini sağlıklı ve doğru biçimde yapabilmek için evvela sonuçlarını görmek gerekir. Bunun için de bazen birkaç hafta, bazen birkaç ay, bazen de birkaç yıl beklemek gerekebilir. Henüz devam eden bir olayın sosyolojik incelemesini yapmak sosyolojinin temel prensiplerine aykırıdır”. Dolayısıyla Nilüfer Hanım’ın bu makalesi daha içeriğine bile gelmeden, zamanlaması açısından da sorunluydu. Tarih boyunca bu tip bir isyan hareketiyle karşılaşmamış olduğumuz için ilk günlerde ne yorum yapacağımızı şaşırdığımız bir olaydı Gezi Parkı. Göle’nin bu şaşkınlığı yaşamaması, sosyolojinin (ve daha öncesinde felsefenin) yüzlerce yıl boyunca inşa ettiği teorileri hiçe sayarak romantik bir tavır takınması enteresandı.

Adı geçen makalede şu türden tespitler yaptı Göle:

“Kendi seslerini duymanın, eylemlerinin birleştirici gücünü görmenin coşkusunu, sevincini yaşıyorlar. Tansiyon beş gün sonra bile halen yüksek. Tedirginlik veren çatışma korkusu, polis baskısı, yaralılar, insan kayıplarına rağmen, şenlik havası hâkim.”

“Çevreci duyarlılık ve kapitalizm eleştirisi iç içe geçti. Genelde kapitalizm, küresel güçler, finans dünyası, neo-liberalizm gibi soyut kavramlar nedeniyle vatandaşın gündelik dünyasında yeterince somutluk kazanmaz. Türkiye’de ise kapitalizmin adı var: AVM.”

“Sol Müslümanlar tarafından ortaya atılan “abdestli kapitalist” eleştirileri Türkiye’deki İslami dönüşüme işaret etmekteydi. Gezi hareketi, kültür yerine tüketimi öne alan hiper kalkınmaya karşı kentli yeni bir farkındalığa tercüman oldu.”

“Bugünkü hareket gönüllü bir sivil direniş hareketi. Laikliğin devlet otoritesi altında dışlayıcı yorumunu benimsediğini söyleyemeyiz. Seküler değerlerin, yaşam biçimlerinde cisimleştiği bir gençlik hareketi.”

“Erdoğan’ın kişiselleşen iktidarı, Kars’taki heykelden, İstanbul’daki AKM projesine kadar, kendi zevkini, ufkunu dayatma alışkanlığı, insanların kendi hayatları, çevreleri, kentleri konusunda iktidarsızlaşmasına sebep oldu.”

“Meydan hareketinin bir özelliği sahneye koyma yetisi. Siyasal hareketlerden farklı olarak, doğaçlamaya, mizaha, yaratıcılığa açık bir hareket. Nitekim gençler 60’lı yılların barış ve karşı kültür hareketlerinin amblemi Woodstock rock festivalini hatırlatırcasına, müzik, ekoloji, politika, çiçek, bira ile birlikte bir tür komün yaşamını meydanda tecrübe ediyorlar.”

“Bu nedenle saygıya davet ile istifa çağrısı farklı dinamiklere işaret eder. Haysiyet ayaklanmasıyla, iktidarı devirme arayışı birbirine karıştırılmamalıdır. Bu, sokağın demokrasi kurallarını çiğnemesi, seçimleri saymaması anlamına gelir.”

*    *    *

Göle’nin tespitleri sizin de gördüğünüz gibi baştan aşağı romantik temellere dayanan; içerisinde “haysiyet, mizah, yaratıcılık, çiçek, bira, ekoloji, kentli farkındalık” gibisinden hiçbir sosyolojik kuramın kapsamadığı, daha ziyade sosyalist devrim güzellemesi yapan ucuz bir filmden alıntılanmış gibi duran kelimelerle dolu eleştirilerdi. Sırtını dayandığı en güçlü argüman ise iktidar (daha doğrusu Tayyip Erdoğan) eleştirisiydi.

Gezi’nin şeytanlaştırdığı kitleler

O günlerde açığa çıkan ve “Bizi desteklemezsen biletini keseriz” sonucuna varan mahalle baskısı Göle’nin zihnini bir hayli gölgelemişti belli ki. Zira Gezi’de meydana dökülenlerin bir “haysiyet ayaklanması” yaptığını iddia ederken o günlerde taş gibi böğrümüze oturan haysiyetsizlikleri (ki yenilir yutulur cinsten değillerdi) görmezden gelmesinin başka bir açıklaması yok. AKP’ye oy veren toplulukların Leyla Erbil’in deyimiyle “Diktatörün sözüne itaat eden, korkak, tırsmış, kendi varlığını gösteremeyen, güç ve otoriteyle baş edemeyen, güce ve iktidara tapan, rant peşinde, toplumsal itibar peşinde her türlü çıkarcılığı yapan kitleler” şeklinde tanımlanması, Gezi’de isyan edenleri otomatik olarak “Özgür, korkmayan, direnen, neyin insanlık için daha doğru ve iyi olduğunu laik ve modern olmak hasebiyle zaten bilen” sıfatıyla onurlandırıyordu.

Azınlığa yüklenen olumlu sıfatların çoğunluğu olumsuzlaştırdığı, Başbakan’a atfedilen “şeytani” özelliklerin ona destek veren kitlelere de yapıştırıldığı Gezi atmosferinde, yakından tanıdığı dindarları da boş geçmedi Göle. “Yeryüzü Sofraları” diye adlandırılan girişimleri, “abdestli kapitalizme hayır” söylemleriyle ortaya dökülen ve İhsan Eliaçık’ın başını çektiği “Anti-kapitalist Müslümanlar” hareketini sınıf içi hareketlerin bir ürünü olarak değil, “gerçekte olması gereken din anlayışı” olarak ortaya koydu. Bu belki tek başına sorunlu bir yaklaşım olmazdı. Ancak az önce belirttiğimiz gibi, azınlığı kusursuz bir komün olarak tarif edip çoğunluğa ayar vermeye çalıştığınızda Nilüfer Hanım gibi saçmalamanız kaçınılmazdır. Zira olumsuzlaştırdığınız çoğunluk sizin “ideal” kodlarınıza zaten sahiptir. Kibrit çöpünü gözüne fazla yaklaştırdığınız için göremediğiniz orman tam karşınızda duruyordur.

Olay merkezinden çıkıp genele dönecek olursak, Nilüfer Göle’nin “tökezlemesinin” bize gösterdiği fotoğrafı şu şekilde özetleyebiliriz: Şerif Mardin’in “Mahalle Baskısı” olarak kavramsallaştırdığı olguyu bu ülkede muhafazakâr kitleden çok seküler, devletçi (devletin yönetimini kendi elinde tutmak anlamında) ve Batılı kitleler sahiplenmiştir. Bu kitleler kendi içlerindeki çatlak seslere tahammül edemedikleri için, sırtını onlara dayayan aydın, akademisyen, yazar ve sanatçıların sınırları keskin biçimde çizilmiş oluyor. (Erdoğan'ın Cumhurbaşkanlığı Vizyon Toplantısına katılan ünlülerin -ki birçoğu sanatçı diyemeyeceğimiz kadar niteliksizdi- nasıl yerden yere vurulduğunu hatırlayın) Bu durumda ya Nilüfer Göle gibi, Ali Bulaç gibi, Murat Belge gibi kolay yolu seçip baskıya boyun eğer, ya da Alev Alatlı, Etyen Mahçupyan gibi aforoz edilmeyi göze alarak yolunuza devam edersiniz.

.[Bu yazım Gerçek Hayat'ın 716. sayısında yayınlanmıştır]
 

©2009 Litost | by TNB